Uçsuz bucaksız bir boşluğun ortasında, dağlarla çevrili okulun öğretmenler odasından dışarı bakıyorum. Pis camların ardında, lapa lapa yağan karı izlerken, tüylerimi diken diken eden Kimya Hocasının sesiyle irkiliyorum:
“Yine dalmış gitmişsiniz Hoca Hanım.”
Arkamı dönüp, nezaketen olduğunu gizlemeye pek de çalışmayarak memnuniyetsiz bir ifadeyle gülümsüyorum. Bir şey söyleme zorunluluğundaymışım gibi binbir farklı cümle geçiyor kafamdan; duygusuz, manasız… Yan yana gelmiş harflerin görüntüsü; sıkıcı bir ders kitabının satırları gibi:
“Kar çok güzel yağıyor da.”… -da- ekinin ağırlığı çöküyor içime; ‘Yani, yanlış anlamayın, romantik bir resim öğretmeni gibi yağan kara, dağların tepesinde hiçbir sanatçının tasvir edemeyeceği denli güzellikteki o bembeyaz karlara dalıp gitmiyorum.’ Hayır, diyorum; bu savunmayı yapmayacağım.
“Eve dönüş yine zorlayacak.” Ah, hayır! Yolunun üstü olmamasına rağmen yine kendisine üç gömlek fazla arabasıyla bırakmayı teklif edecek. Sanki bu teklifi etmesini ister gibi görüneceğim.
“Biraz yorulmuşum da.” Bağlacımın ağırlığı halihazırda içimde dururken bu yanıtın da bir muhabbet açacağı apaçık ortada:
“Gece geç mi yattınız yoksa, Asya Hanım?” diyecek; gözlerinde saklamaya çalıştıkça daha da ortaya çıkan şeytani bakışlarıyla. Yalnız geçirdiğimi sandığı -ve bildiği- gecelerimin içine bir gölge gibi sızıp, yalnızlığıma ve gecelerime ortak olmaya çalışacak; pis bıyıklarının altından görünmediğini sandığı pis gülümsemesini saklamaya çalışmayarak.
“Sis de çöküyor,” diyor; benden cevap alamayınca her zaman yaptığı gibi yüzüne ciddi bir ifade takınmaya çalışarak.
“Evet,” diyorum soğuk bir sesle. Her geçen gün bana daha da bilendiğini bildiğim adama sırtımı dönüp karı izlemeye devam ediyorum.
Ders zamanlarında okulun soğuk taş duvarlarına sinmiş ağır sessizlik yerini öğrencilerin coşkulu gürültüsüne bırakırken hademe geliyor: “Size dağ çayı getirdim, Hoca Hanım.” Teşekkür edip alıyorum. Sıkı sıkı kapalı pencerelerden sızamayan sigara dumanlarının arasında bir tütün sarıp yakıyorum: Boğulmamak için, daha da boğuyorum kendimi.
“Akgöl buz tutmuş,” diyor Tarih Hocası.
“Yıllardır tutmuyordu, bu sene zorlu geçecek,” diyor emekliliğine gün sayan yaşlı Coğrafya Hocası.
Bu yaz Elias ile gittiğimiz göl geliyor aklıma. Daha önce göle girmemiş olmama şaşırıp uzun bir süre inanamamıştı. Yarımadada yaşayınca göle gitmek pek cazip gelmiyor, demiştim gülerek. Biraz da, coğrafyamızın güzelliğini ben yaratmışım gibi gururlanarak.
Berlin’in hemen dışında, trenle bir saatlik yolculuktan sonra ulaştığımız, sazlıklarla çevrili masmavi gölün kenarında, yüzüstü yatıp güneşlenirken kaburgasındaki ameliyat izine takılmıştı gözlerim. Yarasına diktiğim gözlerimi görünce uyarır gibi sormuştu: “Where are you looking?”¹
“Oh, sorry,”² demiştim, dalgınlığıma geldi der gibi kafamı iki yana sallayarak. Altın gibi parlayan, açık bıraktığı saçları güzel yüzünü örtüyordu. Gözlerini gözlerime dikmiş bekliyordu; kesinlikle bir cevap “istiyordu”.
“Merak ediyorum,” diyebilmiştim sadece. Duyacağım şeylerin ağır geleceğini bile bile, ürkekçe… Anlatmıştı: Üçüncü sayfa haberlerini sunan bir spiker gibi anlatmıştı. Hiç tanımadığı; tanımayacağı bir takım insanların hikâyesini anlatır gibi…
Gölden değil de Akdeniz’den çıkmış gibiydim; ağzımda tuzlu bir tat; mavi suların ötesinde bir ufuk arayan, ama görüp görebildiği anca gölün karşı kıyısı olan gözlerimden sicim gibi dökülen gözyaşlarımın tadı. Başımı çevirdiğimde şaşkın gözleriyle karşılaşıp, “Çok üzüldüm,” demiştim; kısık gözlerinde aynı ısrarcı bakışı gördüğümden, gözyaşlarımı da açıklamak zorunluluğuyla.
Daha yeni tanışmıştık. Yaz tatilinde, eşini yıllar önce kaybetmiş, o gün bu gündür bir daha da iyi hissedememiş teyzemin yanına, Berlin’e gitmiştim. Dünyada hiç kimse yokmuş gibi, gece kulüplerinde bir tek ben varmışım gibi dans edebildiğim o gecelerin birinde tanışmıştım Elias ile. Upuzun, altın sarısı saçlarını topuz yapmış, yeşil gözlerinin aydınlattığı güzel yüzü daha bir ortaya çıkmıştı. Dansı bırakıp dinlenmek için oturduğum yere gelip sormuştu:
“Which tobacco is this?³ Daha önce hiç görmedim.”
“Yunan tütünü,” demiştim; yüzümde yayılan gülümsememin gözlerimden gözlerine geçtiğini görerek.
Bu sayede nereli olduğumu da öğrendiğini sanarak: “So you are from Greece,”⁴ demişti. Yunan olma ihtimalimi beğenmiş gibi bir ifadeyle.
“Hayır,” demiştim, sesinin kalbimden kulaklarıma, oradan yüzüme yayılan sıcaklığıyla: “I am from Turkey.”⁵
“Ah,” demişti, “tabi ya! Benim çok Türk arkadaşım var.” Alman aksanıyla konuştuğu İngilizceden bir anda Türkçenin melodik tınısına geçip, “Nasilsin?” diye sormuştu.
“Çok iyiyim; sen nasılsın?”
“Ben. De. İyiyim. Teşekkürler” demişti ağır aksak.
Ağzım kulaklarımda: “Alles gut?”⁶ diye sormuştum; komşumun tabağını boş gönderemezdim.
“Alles gut,” demişti yeşil gözlerini kahverengi gözlerime dikerek.
Issız, çorak topraklarımda yemyeşil ağaçlar bitmişti bir bakışında. O gece ve sonraki geceler dans pistinde, dünya üzerinde bir tek ben, bir de o varmış gibi dans etmiştim. Ben değildim dans eden artık; bizdik…
Sonra yaz bitti, Eylül geldi, okullar açıldı. Yapraklarım sararıp toprağa düştü. Ardından kış geldi, toprağım buz tuttu. Dağlarıma karlar yağdı: Dağlar yol vermedi; biz geçemedik. Sevdiğimizi son bir olsun yakından göremedik.
Ders zilinin her defasında yüreğimi hoplatan sesiyle aniden arkamı dönüyorum. Kimya Hocasının kaçırdığı gözlerine baskın yapmak değildi amacım. Ama onun bunu böyle düşünebileceğini varsaydığımdan tadım daha da kaçıyor.
Acele etmeden, ağır ağır, kalan son nefeslerini de çekip özensizce kültablasına bastırdıkları sigaralarının sönmeye yüz tutmuş dumanlarını ardlarında bırakıp, yıllardır aynı şeyleri anlata anlata bıktıkları derslerine girmek için ayaklanıp gidiyorlar. Nihayet yalnız kalabildiğim için rahatlıyorum. Pencere kenarına çektiğim bir sandalyeye oturup bir tütün daha sarıyorum. Tek bir gözümden düşen bir damla gözyaşı, siyah kazağımın üstünde eriyip gidiyor. Telaşla gözümü silip tütünümü yakıyorum.
Hayalimde Elias’ı buraya getiriyorum. Esenköy’ün adının hakkını veren rüzgarlı bir akşamüstünde, Berlin’de serseri gibi gezindiğimiz günlerin birinde görüp beğendiğim ama almadığım kırmızı renkli yün şalımı başıma sarmış, Elias’ın güven veren koluna girmişim… Evin etrafındaki elma bahçelerinin arasında yürüyoruz. Ceviz ağaçlarının kuru dallarının bir sanat eseri gibi uzandığı korulukların içinden geçip kuzulara, ineklere bakıyoruz. Bütün gün koşuşturup duran sülünlerin peşinden koşup onları taklit ediyoruz. Evin önündeki toprak yoldan geçerken her zamanki gibi sesli konuşacağını varsayıyorum:
“Lütfen,” diyorum, “biraz sessiz konuşur musun? Dikkat çekmek istemiyorum.”
“Neden?” diyor.
“Çünkü,” diyorum, “burası Berlin değil.”
“And?”⁷ diyor, sonuna eklediği bir soru işaretiyle: “Deminden beri bu ses tonuyla konuşuyorum.”
“Evet, ama şu an evin önündeyiz,” diyorum.
“Also?”⁸
Nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Biraz düşündükten sonra, “Şöyle düşün,” diyorum: “Benimle, gördüğün tüm bu erkekler arasında görünmez bir duvar var; tuğlalarla örülmüş. Bu duvar beni koruyor. Ama eğer seninle görürse beni; yani bir erkekle, o duvarın tuğlalarından biri yok oluyor; o boşluktan görüyor beni. Ve her gördüğünde bir tuğla daha eksiliyor. Eksiliyor, eksiliyor. Ve nihayetinde aramızda duvar kalmıyor. Ben kendimi savunmasız hissediyorum. O aynı şekilde davransa da bana, artık ben rahatsızlık duyuyorum. Fiziksel bir şiddetten bahsetmiyorum; bakışın şiddeti bu. Ve erkek olduğun için bunu anlayabileceğini sanmıyorum. Çünkü bu bir empati meselesi değil; bu, bedende, kadınların sinir hücrelerinde yaşayan bir bilgi. Bize bu aktarıldı: Güvende olmak için görünmez olmamız gerektiği. Sözle değil; bedenle. Biz kendi ördüğümüz görünmez duvarların içine hapsettik kendimizi; özgür olmak isterken. Çünkü güvenlik, çağlar boyu ilk sırada yer aldı. Özgürlük sonra geldi.”
Anladığını gösteren bir ifadeyle başını sallıyor. Anlamadığını anlıyorum.
“Katılmıyorum,” diyor: “Ben sokaklarda yaşarken; sana bahsetmiştim; on altı yaşımdan on sekiz yaşıma dek iki yıl sokaklarda yaşadım. Ve inan bana, hiç güvenli değildi ama hiç olmadığım kadar da özgürdüm.”
Hafif öne eğik sırtını daha da dikleştiriyor; bir doksanlık boyuyla aramızdaki boy farkını artırıyor.
“Peki,” diyorum sakince, “o özgürlüğünün içinde her an senden daha kuvvetli olduğunu bildiğin insanların şiddeti karşısında kendini savunamayacağına neredeyse emin olduğunu varsay. Hala aynı güvenlikten bahsettiğimizi söyleyebilir miydin?”
“Yes,”⁹ diyor, kendinden çok emin olduğunda yaptığı gibi s’nin üstüne basarak. “I can! Because¹⁰ aynısını ben de yaşadım. Bir değil, birkaç kişi saldırınca ben de emindim kendimi savunamayacağımdan. Biri kollarımdan tutarken diğerleri zaten kısa bir zamanda beni dövmüş oluyorlardı.”
İçime bir ayaz vuruyor; kalbimden göğsüme, göğsümden boğazıma ve en nihayetinde… Berlin’den bana getirdiği kırmızı yün şalım kulaklarımı korurken, topuz yaptığı altın saçlarının açıkta bıraktığı kulaklarına varıyor ayazım… Ağzımdan dökülen kırık dökük birkaç kelimeyle:
“Why did… why did they…”¹¹ Donmuş boğazımdan kelimeler zar zor çıkıyor. Gözyaşlarımın önüne buzdan barajlar örüyorum. Tek nefeste soruyorum: “Neden dövmüşlerdi seni?”
Sesimde ne “Bunu nasıl yaparsınız! Soysuz köpekler!” isyanı, ne “Ah, bunu sana nasıl yaparlar kıyamam!” acıması… Nötr mü nötr bir soru; sadece bilmek istiyorum: Neden?
“Because,” diyor her zamanki gibi kelimenin üstüne basarak. Her “because”u çocuksu; ister tartışıyor olalım ister bir sohbette. Hep aynı tonda, aynı vurguda. Bir anda altı yaşındaki Elias’ı dinler gibi oluyorum: “Uyuşturucu almak için para bulmaları gerekiyordu. Ve bu çok yaygın bir şeydi. Tek başlarına dövemeyecekleri insanları grup grup ziyaret ederlerdi.”
Acı bir gülüşle karşılık veriyorum; bir anda kırk yaşına basmış, hem güvende hem özgür hissettiğini sanan Elias’a. “Peki,” diyorum, “seni döverlerken, bir yandan da tenine dokunup bundan elde edeceği tek şeyin zevk olacağını varsay… Bedeninin en mahrem yerlerinde, çırılçıplak teninin üstünde bir başkasının pis elleri… ve zevk alıyor… Dediğimi anla… ‘sadece’ zevk almak için yapıyor.”
“Anlıyorum,” diye hırçınca lafımı kesiyor.
Sevişirkenki, o içimi zevkle titreten vahşi haline benzetiyorum bu halini. Beni özgürleştiren bir vahşi; sınırsız, kuralsız, yasaksız… Kokusunu içime çekiyorum o konuşurken. Bir an önce eve dönmek ve vahşi kırlarımda özgürce, güvenle dört nala koşmak istiyorum.
Gür sesiyle tekrar gerçek olmayan gerçekliğime dönüyorum: “Do you understand what i mean?”¹²
“Oh… sorry… I couldn’t catch you. Can you repeat, please?”¹³
“I said; i understand what you said, because¹⁴ onlar da tam olarak kendi uyuşturucu zevkleri için benim bedenime dokunup beni bayıltana kadar döverken, içlerinde birikmiş dev öfkeyi de atma fırsatı buluyorlardı. Ve inan bana, bu onlara müthiş bir zevk veriyordu: Görebiliyordum.”
Diyecek hiçbir şeyim kalmıyor; kafamda biriktirip ona sunacağım her şey anlamını yitiriyor. Konuyu daha da detaylandırıp ayrıntılarıyla tahayyül ettirmemin ikimize de bir faydası yok. Hepimizin yarası hepimizindir işte. Şekli başka olsa da, acısı aynı…
Tenefüs zili çalmadan, ani bir kararla, Müdür Yardımcısının odasında buluyorum kendimi; iyi hissetmediğimi söyleyip izin istiyorum. Bir uçak bileti alıp valizimi hazırlayıp basıp gitmek isterken, zar zor ulaştığım evimde Kimya Hocasının tahminini doğrulayacağım. Berlin’den getirdiğim şarapla, yalnız gecelerime bir gece daha ekleyip geç yatacağım.
- (İng.): Nereye bakıyorsun?
- (İng.): Ah, pardon.
- (İng.): Hangi tütün bu?
- (İng.): Demek Yunan’sın.
- (İng.): Türk’üm.
- (Alm.): Her şey yolunda mı?
- (İng.): Ve?
- (Alm.): Yani?
- (İng.): Evet.
- (İng.): Söyleyebilirim! Çünkü…
- (İng.): Neden… onlar neden…
- (İng.): Ne dediğimi anlıyor musun?
- (İng.): Ah… kusura bakma… Söylediklerini yakalayamadım. Lütfen tekrarlar mısın?
- (İng.): Dediğini anladım dedim, çünkü…
