George Orwell – 1984 – Can
56 Chevrolet

George Orwell – 1984 – Can

Fuat Sevimay

Edebiyat tarihinin en tartışmalı isimlerinden birisi de kuşkusuz İngiliz yazar George Orwell’dir. Hayatına ve romanlarına dair aynı cümle içinde kullanılacak şu ifadeler, tartışmanın nedenini açıklamaya yetecektir;

1903 yılında Britanya sömürgesi Hindistan’da dünyaya gelen Orwell, burada sömürü düzenini görmüş ve bundan nefret etmiştir ancak aynı Orwell, polis teşkilatında görev yaptığı Burma’da, İngiltere’deki sürek avlarının bir benzerini, insan avlayarak yapmıştır. Hayvan Çiftliği romanında totaliterleşen Stalinist komünizmi haklı tezlerle eleştirmiş, öte yanda dünya hegemonyasının diğer ayağı Amerika hakkında pek görüş belirtmemiştir. Ütopyaların sonunun habercisi distopya türünün en bilinir örneklerini vermiştir ancak özellikle kült romanı 1984’ün, Zamyatin’in Biz romanıyla benzerliği aşan ortak yönleri edebiyat tarihinde es geçilmektedir. Orwell’ın anılarından Zamyatin’i okuduğunu ve bayıldığını da biliyoruz. Belki de yeni dünya düzeninin distopik metinler için Rus değil de İngiliz bir yazara ihtiyacı vardı.

Ve son olarak, Orwell’ın Hindistan ve Burma’da yaşadıklarından sonra devlet görevinden istifa edip yazarlığı seçmesi, İspanya iç savaşında cumhuriyetçilerin safında yer alması, geç olsa da bir vicdan muhasebesi olarak görülebilir, ne var ki iç savaşta aynı zamanda mutlak Rus karşıtı bir tutum belirlemiş, dönüşünde pek kolaylıkla BBC’de görev almış, İngiliz gizli servisi MI5 ile örtülü ilişkiler içinde bulunmuştur.

Bir de şunu eklememek olmaz, George aslında Orwell değildir ve yazarımızın gerçek adı Eric Arthur Blair’dir.

Tüm bu esrarengiz bilgiler, Hayvan Çiftliği’ne yahut 1984’e halel getirir mi? Pek sanmıyorum.

Konumuz edebiyat ve bizi ilgilendiren, edebi metnin toplumu ne denli etkilediği. Bu bakımdan her iki eser de somut öneme sahiptir. Sadece, putlaştırmadan önce yazarın hayatını ve bakış açısını bilmenin önemine değinmek istedim ki herhangi bir metinle ilgili kişisel yargılarımızı oluşturup algımızı buna göre mi oluşturuyoruz yoksa bize/bizlere empoze edilen bakış açısının kuyruğuna mı takılıyoruz, üstüne düşünelim. Son soruya yanıt aramak için 1984’te neler olup bittiğini kısaca hatırlayalım.

Büyük savaşlarının ardından dünya üç temel bölgeye ayrılmıştır ve başkişimiz Winston, İngiltere’nin de içinde olduğunu tahmin ettiğimiz Okyanusya’da yaşamaktadır. Diğer bölgelerden birisi de ütopik ve insani hayalleri geride bırakmış, baskıcı bir rejime dönüşmüş komünist bloktur. Ve bu üç bölge birbiriyle sürekli savaş halindedir ancak anılan savaşlar, bilindik çarpışmalara da benzemez. Daha ziyade birlik ve beraberliği sağlamak üzere cepheden gelen haberler şeklindedir olan biten oysa bir cephenin varlığı bile muammadır. 1984 resmi tarih algısını yerle bir etmesi bakımından çok başarılı bir eserdir. Çünkü resmi tarih dediğimiz biraz da Büyük Birader’dir. Hayatımızı izleyen kameralar, yönlendirilen algılar, düşünce polisleri ve romanın daha nice unsuru, yazılmasının üstünden elli yıl geçmeden gerçeğe dönüşmüş, distopya hayatımıza çöreklenmiştir. Bu basit bir öngörünün ötesinde, modern çağın garabetidir aslında.

Romanda sloganlaşan söylemler, edebiyatın aforizmaları gibi, düşüncenin duygunun mantığın yerini alıyor ve işin tuhaf tarafı, kitabı bitirip kapağını kapattığımızda, uyuşmuş beyinlerimizle aynı büyük biraderlerin arasında nefes alıp vermeye devam ediyoruz. 1984 romanı hakkında Zizek’in yorumuna bayılırım. Orwell’i fazlasıyla iyimser bulur Zizek. Özgürlük, cinsellik, ifade gibi konularda hiç sınırlama olmaksızın ya da yokmuş gibi yaparak pekâlâ totaliter rejimlerde yaşanabileceğini söyler. Çok doğru tespittir ve günümüzün özetidir belki.