Oğuz Atay – Tutunamayanlar – İletişim Yayınları
56 Chevrolet

Oğuz Atay – Tutunamayanlar – İletişim Yayınları

Fuat Sevimay

Edebiyatla yeni yeni buluşup, o güne kadar okuduğu romanların bir kademe üstüne çıkmaya hevesli genç okurun yolu mutlak surette Tutunamayanlar’la kesişir. O büyülü romanın illaki alt edilmesi gerekir ama bir yandan da hacmiyle, bilindik biçimde akmayan kurgusuyla göz korkutucudur metin. Ama yine de ne yapıp edip içinden çıkılmalıdır o romanın çünkü başkişiler Turgut ve Selim de belli ki genç arkadaşımız gibi hayata tutunamamış, aykırı kalmış, kaybedenler kulübünün birer üyesi olmuşlardır. Ortak acılarda buluşulacak satırların büyüsüne tutunulmalı ve kasvetli hayatımızda bizi anlamayan …

 

Durun, durun. Bir dakika genç kardeşim. Mevzu öyle değil!

 

Edebiyatımızın dev ismi, hani şu kitabın kapağında sakallı, karizmatik fotoğrafını gördüğün Oğuz Atay hiç de öyle kaybedenler kulübü havasına girmemiştir. Ortada tutunamamaktan ve vazgeçmekten ziyade, ne tutunacağım bu tuhaf sisteme diye sorgulayan birisi (iki kişi değil, evet, bir kişi!) vardır. Bakın neden öyle olduğunu anlatayım ama önce romanda ne olup bittiğini ufacık hatırlayalım.

 

40’lı yaşlara merdiven dayamış, evli, aile babası, başarılı mühendis Turgut Özben bir gün, gençliğinde çok samimi arkadaşı olmakla birlikte hayat gailesi içinde yollarının ayrı düştüğü Selim’in intihar ettiğini öğrenir ve bu elim haber üzerine, dostluklarında neyi ıskaladıklarını, Selim’in neden canına kıydığını anlamak üzere, ortak tanıdıklarının ve Selim’in hayatına sonradan dahil olmuş kişilerin kapısını çalıp, kopuk geçen yıllarda neler olup bittiğini anlamaya çalışır. Hepsi bu kadar. Dev romanların birçoğunda olduğu gibi Tutunamayanlar’da ne olup bittiğinin yanıtı da bu kadar kısa. Çünkü bu büyük eserlerin ana derdi aslında ne olup bittiği değil, “Neden” sorusunun etrafında dolaşmak ve hayata, hayatlarımıza buradan bakmaktır.

 

Romana dair bu kısa anlatıda bilerek atladığım (çünkü çoğu okur da Tutunamayanlar’ı okuyor olmanın heyecanıyla dikkat etmez pek), eserin hemen başındaki birkaç sayfa var. Birincisi, gazetecinin notu ve ikincisi de yayıncının notu. Turgut’un ve Selim’in merkezde yer alan ve sayfalarca sürecek hikayelerine dalmadan önce, bu olaylara ve kitabı oluşturan notlara nasıl ulaşıldığına dair, meslek itibariyle birbiriyle çelişen (çünkü gazeteci günlük, kesin bilgileri aktarırken, yayıncı kurgusal ve hayali olması muhtemel bilgilerle karşımıza çıkar) iki farklı bilgi okuruz. İşte romanı bu farklı algılarla okuduğumuzda, okura kendi bakış açısını oluşturabileceği fevkalade demokratik bir imkân sunan, birkaç farklı hikâye akar önümüzde. Dolayısıyla Tutunamayanlar her yeni okunuşunda yepyeni edebi lezzet sunacak müthiş bir eserdir.

 

Ben bu farklı okuma şekilleri içinde en sevdiğimden bahsedeyim. Yukarıda da andığım gibi Turgut’la Selim iki farklı kişi değildir ve aslında, kentsoylu hayatın sahte dünyasına dalarak o güne dek eğreti mutluluklar yaşamış Turgut, yıllar önce bir köşeye bırakmış olduğu aklı-Selim’inin göstereceği Işık’la, Özben’liğini aramaktadır. Ve Süleyman Kargı’lar, Burhan’lar (veya buhranlar), Günseli’lerle yapılan sohbetlerin ardından, kendine dayatılan sisteme tutunmama kararı alıp, sahte dünyasını geride bırakarak geçmişine, sükunete yol alır.

 

Tutunamayanlar’ı özel kılan niteliklerden biri de çok tatlı, ironik dilidir ama bu dile dair okur algısı da bazen yanıltıcı olabilir. “Disconnectus Erectus, ah hah ha, yumuşakçalar, çok komik,” diye ilerleyen satırlardaki eleştiri esasen, kendi kimliğini Selim Işık üzerinden tanımlayan okura yöneliktir. Yani bize dayatılanı sorgulamadığımız sürece, o ironik dilin ağında çırpınan aslında biziz. İşte bu bizim büyük çaresizliğimiz.

 

Tutunamayanlar’ın bir diğer başkaldırısı da egemen sanat formlarına karşıdır. Post-modern kalıplarla, o güne dek belirgin olay örgüsü, özdeş kahraman, sadece sahne olarak görülen mekanlar ve kronolojik zaman akımı üzerinden ilerleyen edebiyatımıza bambaşka bir yapı getirmiş, araya giren şiir/şarkılarla, kesintisiz sayfalarıyla, orta oyununu andıran bölümleriyle çığır açmıştır.

 

Oğuz Atay romanına, tıpkı Joyce’un Ulysses’de yaptığı gibi Don Kişot’u, Hamlet’i, İncil’i ve daha birçok kadim metni yedirmiştir. Eleştirinin eleştirisi, resmi tarihin eleştirisi, dilin eleştirisi, burjuvazinin eleştirisi romanda akıp gider. Gerçekle kurmaca arasındaki bağ sürekli yer değiştirir. Belki de Olric yahut benim okumamla Ol’hiç’in tavsiyeleri gibi, önce hiçliği aramalı ve kendimize sonra yeni kimlikler edinmeliyiz.

 

Tutunamayanlar ve Oğuz Atay’a dair son sözü benim yerime Orhan Pamuk’un söylemesini isterim. Der ki üstat, “Oğuz Atay kişilerini, doğrudan Oğuz Atay’ı düşünerek çok daha iyi anlayabiliyorum.” Sonuna kadar katılıyorum. Genç yaşta aramızdan ayrılan Oğuz Atay’ı, ucu açık kalmış ve sonu okura bırakılmış muhteşem bir hikâye olarak okumak gerek.