Adam derin bir uykudan; ağzı açık, bacakları çapraz ve boğazından sızan pes bir tıslamayla uyandı. Gözlerini aniden açtı, sanki bir boşluğa düşmekten son anda kurtulmuş gibi ağzını kapattı ve doğruldu. Sağ elini düşünceli bir şekilde saçlarında gezdirirken, şifonyerin aynasındaki o yabancıya, gördüğü rüyayı anlamlandırmaya çalışırcasına baktı. Lavaboya doğru ilerlerken adımları akşamdan kalma bir gövdenin hantallığını taşıyordu.
Elini yüzünü yıkadıktan sonra, parmak uçlarını kaz ayaklarında ve alnındaki derin yarıklar gibi duran kırışıklıklarda gezdirdi. “Yaşlılık,” dedi, sesi banyonun soğuk fayanslarında yankılandı, “insanın en büyük acısı.” Göbeğini kaşıya kaşıya koridordan çıkarak mutfağa yöneldi. Her sabah olduğu gibi zihni kahve kokusuna ayarlıydı. Makineye kahve ve su koyduktan sonra balkona geçti.
Hava henüz griydi. Dün kedi kumunu temizlemeyi unutmuştu; üç kedinin ağırlığı oradaydı. Duman, balkon kapısının eşiğinde dikilmiş, küçümseyen gözlerle bakıyordu. Annesi ve Fındık pek umursamazlardı ama Duman… O, düzenin bozulmasına tahammül edemezdi. Kum kirli kalırsa tepkisini salonun tam ortasına, bir protesto gibi bırakırdı. Adam küreği eline alırken Duman’ın o dik bakışlarında sanki gizli bir yargılama gördü.
Kahvesini yudumlarken sigaranın dumanını ciğerlerinin en ücra köşesine kadar çekti. En büyük zevki ‘it öldüren’ içmekten sonra buydu. Parmaklarının arasındaki sigarayla beraber alnını ovdu. Şakaklarında bir zonklama vardı. “Kara bir yılan beni neden öptü?” diye fısıldadı boşluğa.
Rüyasındaki o soğuk temas… Yılanın düşman olduğunu bilirdi de o ıslak ve şefkatli dokunuşun ağırlığını nereye koyacağını bilemiyordu. Rüya tabiri yapabilecek arkadaşlarını geçirdi aklından, sonra vazgeçti. Ne anlardı o ayyaşlar rüyalardan? Onlar sadece şişenin dibindeki gerçekle ilgilenirdi. Düşündükçe dudaklarının kenarına acı bir gülümseme yayıldı. “Aman, siktir et! Rüya işte,” dedi.
Yüzüne düşen çizgiler ne bir pişmanlığı ne de bir hevesi ele veriyordu. Sorular havada asılı kalıyor, omuzları yalnızca alışkanlıktan kıpırdıyordu. Cümlelerin sonu, dudaklarında kuruyup dökülüyordu. Bir ihtimalden söz açıldığında bakışları masanın kenarına kayıyor, ahşabın damarlarında kayboluyordu. Beklemek de vazgeçmek de aynı yere bakıyordu artık. Sesini alçaltacak bir neden bulamıyor, korkuyu saklayacak bir cep taşımıyordu üstünde. Telefonu günlerdir sessizdi; masanın üzerindeki toz, kimsenin ona dokunmadığını söylüyordu zaten. Hayat onu kılıktan kılığa sokmuş, sonunda bu “aymaz” yürüyüşü üzerine bir üniforma gibi bırakmıştı.
Kahve makinesinden gelen o metalik ‘tık’ sesiyle mutfağa döndü. Fincanını doldurdu. Daha oturmadan aldığı o ilk yudum, sabahın tek ciddi testiydi. “İyi olmuş, bu sefer de tutturdum,” diye mırıldandı.
Kapı çalındığında kahvenin sıcaklığı dudağında asılı kaldı. Saat sabahın yedisi bile olmamıştı. Omuz silkti; alt kattaki emekli albay yine anahtarını unutmuştur, diye düşündü. Açmaya yeltendi, sonra durdu. Gözleri aynadaki yansımasına çivilendi. Bir an için rüyadaki kara yılanın soğuk pulları, ensesinden aşağı bir buz parçası gibi süzüldü. Yılanın dudaklarında bıraktığı o iğrenç, yapışkan hissi hâlâ damağında duyuyordu.
O an, zihnindeki bir kapak aralandı: Bir kış gecesi, buz tutmuş camların ardında yükselen o ince, titrek çocuk sesi. “Anne…”
Aniden irkildi. Ses, paslanmış bir kapak gibi zorlandı zihninde; yıllardır kimsenin indirmediği bir kovayı yukarı çekiyordu. Yüzündeki çizgiler, sanki o gecenin bıraktığı kırbaç izleri gibi derinleşti. Kapı tekrar çaldı. Bu kez daha ritmik, daha ısrarcı. “Kim o?” diye mırıldandı. Sesi, sanki boğazına kum kaçmış gibi boğuktu. Cevap gelmedi. Sadece kapının sertçe çalınışı boş koridoru doldurdu. Kalbi, rüyadaki yılanın gövdesini kurbanına sarması gibi göğüs kafesini daraltmaya başladı.
Bir adım geri attı, sonra bir tane daha. O kış gecesi soğuktan morarmış, küçük parmakların kapı koluna erişemeyişi… Titreyen dudaklar ve bakışlardaki o dipsiz terk edilmişlik… “Beni yalnız bırak!” diye fısıldadı kendi kendine. Sanki o geçmişin hayaleti, şimdi elinde bir tebligatla kapının ardında bekliyordu. Kahve kupası parmaklarının arasından bir ölü gibi kaydı. Seramiğin parkeye vurduğu an çıkan o tiz ses, sessizliği bir bıçak gibi kesti. Sıcak kahve halıya yayıldı, koyu kahverengi bir leke, bir günah gibi büyüdü.
Kapıdaki ses aniden kesildi. Odanın içinde sadece kendi hırıltılı nefesi ve kırık parçaların keskin dilsizliği kaldı. Adam yere çöktü, ellerini başının arasına aldı. Yılan rüyası, o eski travmayı mı uyandırmıştı? Kara yılan; ihanetin, susturulmuş çığlıkların ve hiç kapanmayan o yaranın kendisi miydi? Gözlerini kapattı ama karanlık bir perde değil, bir sinema perdesiydi şimdi. Açlıkla, soğukla, “neden?” diye soran o masum gözlerle bakıyordu çocuk ona.
“Ben… Ben yapmadım,” diye inledi. Sesini kime duyurmaya çalışıyordu? O gece kapıyı açmayan kendisine mi, yoksa şimdi kapının ardında sustuğuna inandığı o hayalete mi?
Perdenin arkasından sızan solgun gün ışığı, halıdaki kahve lekesini aydınlatıyordu. Leke, halının desenlerini yutarak büyüyor, odadaki tüm eşyaları içine çekecek bir kara deliğe dönüşüyordu. Leke büyüdükçe desenler kayboldu; halı artık kendini hatırlamıyordu. Yılanın bıraktığı iz, acıtmıyordu. Ama dokunuldukça derine işliyordu. Bir affedilme çağrısı mıydı, yoksa bir hesaplaşma ilanı mı?
Yere eğildi, kırık kupanın keskin parçalarını toplamaya başladı. Her parça elini kesse de o acıyı hissetmiyordu; avuçlarında can bulan şey kendi geçmişinin kırıklarıydı. Balkondaki kedilerin miyavlaması uzak bir uğultu gibi geliyordu şimdi. O artık dünyada değildi; rüyasındaki yılanın soğuk öpücüğünü kalbinin en derininde, o kış gecesinin buz tutmuş anısında hissediyordu. Kapı tekrar çalmadı, ama adam artık kapının hep çalacağını biliyordu.