Burhan Sönmez, bilindiği üzere Haymana doğumlu, Kürt kimliğiyle öne çıkan bir yazar ve Eylül 2021’den itibaren Uluslararası PEN Kulübü başkanlığını sürdürüyor. Burhan Sönmez, kitaplarındaki hikâyelerle aslında bir tarihe tanıklık yapıyor ve bu tarihî olayları ve tartışmaları sürrealist denilebilecek bir anlatımla ustalıkla birleştiriyor.
İlk kitabı Kuzey’de, babasının ölümü üzerine onun bıraktığı izler üzerinden bir yolculuk hikâyesi anlatılıyor. Kahramanın çıktığı yolculukta karşılaştığı karakterler ve onların anlattığı hikâyelerle bir tür gerçekliğin felsefi açıdan sorgulanmasını görüyorsunuz. Kahramanın kendi kimliği ile babası arasındaki benzerlik, onu bir benlik sorgulamasına götürüyor ve romanın ilerleyişinde, varlığının gerçekliğini sorgulayan bir kişiye dönüşmesini izliyoruz.
Romanın içinde anlatılan hikâyelerde, örneğin geyik hikâyesinde ve Gölgeler Mezarlığı’nı arayan adamın hikâyesinde, kendi gerçekliğine inanmayan ama Gölgeler Mezarlığı’nda kendi gölgesini arayan adamın çarpıcı hikâyesi karşılıyor bizi. Daha sonra insanın birçok gerçek yüzü olabileceğine, zamanla başkalaşan bir gerçekliğe inanabileceğine dair bir tartışma görüyoruz. İç içe geçmiş hikâyelerle örülü roman, okuyucuyu kendiyle yüzleştiği bir hayat sorgusuna, varoluş biçimlerini sorgulamaya götürüyor.
Masumiyet romanı, Kewe’nin hikâyelerinde belki gerçeküstü gibi görünen ama gerçekliği olan Kürt dünyasını anlatmasıyla, yaşanan geçmişin izini sürme ve o tarihi anlamada kullanılan dilin masalsılığıyla sizi ayrı bir kurgu dünyasının içine sürüklüyor. Aslında yaşanan acının ve anlatılan hikâyelerin gerçekliği, yaralı bir geçmişle Cambridge’e sürgün edilen kahramanın oradaki anlatımında da farklılaşan dil kurgusuyla iki farklı ama iç içe geçmiş kişi üzerinden devam ediyor. Yaşanmış ve yaşayan iç kalabalıkla başka bir dünyaya sürgün olan, yalnızlaşan insanın iç çıkmazlarına ve psikolojik gelgitlerine ışık tutuyor.
Olduğu varoluşsal durumun gerçekliği üzerine düşünsel bir tartışmaya okuyucuyu çeken Burhan Sönmez edebiyatını bu romanda da görüyoruz. Burhan Sönmez’in bize anlattığı bu romandaki kurgusal hikâyeler ve kurduğu ilişkiler; uykusuz geceler ve kendi gibi olanı bulup sevme arasında gidip gelen, iliklerinize kadar hissettiğiniz bir sürgün hikâyesi ortaya çıkarıyor.
Sürgünün içinde olduğu topluma taşıdığı kültür ve dil, başka bir dünyada kurduğu yaralı dil ve geçmişe dönük masalsı anlatılan ama gerçekliği hafızayla taşınan hikâyeler… Kişinin tekliğinde sürgün olma ve kendi coğrafyasında sürgün olduğu hâlde geldiği Cambridge’de de kendi içinde sürgün olma hâllerini görüyoruz. Anlatımdaki derinlik, başka tarzda kendini var edebilen insanın gerçekliğine ve kurgulanan başka bir insan hikâyesine dönüşmesine yol açıyor. Bunu bize izleten Sönmez, iki farklı dünya ve iki ayrı gerçeklik içinde aslında sürdürdüğümüz yaşamın, eklenen deneyimlerle —Wittgenstein’ın mezarı örneğinde olduğu gibi— içimizdeki dünyasının gerçekliği farklılaştıran yanlarını anlatıyor ve okuyucuyu içine kadar işleyen bir duygusal değişime götürüyor.
Kewe’nin hikâyeleri ve köy hayatı geçmişe ait ve döngüsel bir zaman algısıyla aktarılırken, söylediği ninnileri duyan Borani Tawo’nun Cambridge bölümleri daha yoğun bir şimdiki zamanla ve dil olarak da anlatımındaki farklılıklarla felsefi bir dünyada ya da düşünsel bir alanda geçiyor. Anlatımı güçlendiren iki farklı dil kullanımı, iki farklı dünyanın içinde ortak bir hayat gibi.
Köydeki olayların masalsı anlatımı, aynı zamanda Kürt toplumuna uygulanan şiddetin, asimilasyonun, sömürgeci sistem karşısında o dile ve kimliğe uygulanan baskının ve yeni kimlik oluşturma arayışının ruhsal anlatımını da ortaya koyuyor. Mülteci olma olgusu ve eve dönüş olgusunun anlatımı da çok etkileyici.
Borani Tawo, Haymana Ovası’ndan sürgünde olan ve Cambridge’de yaşayan, Kürt asıllı; tıpkı Burhan Sönmez gibi anlatıcı kişiyle benzeşen, işkenceye maruz kalmış, dili bile sistem tarafından sorgulanmış bir yazarı temsil ediyor. Onun odasını ve iç kalabalığını, başka bir coğrafyaya sürgün olmanın insanı başka bir dilsizliğe mahkûm edişini de içsel bir rahatsızlıkla okuyorsunuz. Okuyucuyu rahatsız eden, yüreğine taş gibi oturan bu acıya ve bu acının hafızasına Burhan Sönmez’in bütün romanlarında rastlıyorsunuz.
Aynı zamanda Kürtlerin yaşadığı hayatî acının Cambridge’e taşınan sürekliliğine şahit oluyoruz. Kürtlerin masallarının ve ağıtlarının anlatımı, sanki Borani’nin Cambridge yaşamında buranın tarihiyle de örtüşen bir izlek aramaya, başkalaşan benlik ve bellekle sürgünün geri dönme veya asla memleketine dönememe olgusunun içinden çıkılmaz bir felsefi tartışmasına sürüklüyor okuyucuyu.
Bu romandaki gerçeklik tartışması, sizi bir fotoğraf makinesinin anısına takılıp kalan kahramanla sürgün olduğu yer arasında; aradığı şeyin ve geri dönmek istediği yerin tamamen başkalaştığını anlama sürecine götüren felsefi bir tartışmayla baş başa bırakıyor.
Taş ve Gölge romanında ise merkezinde İstanbul’un tarihî katmanlarıyla iç içe geçmiş Avdo adlı mezar kazıcısının hikâyesi anlatılırken, Dersim Katliamı’nın gelecek nesillerde nasıl bir bellek ve izlek oluşturduğuna dair bir kurgu karşılıyor bizi. Bu anlatım, derinleşmiş bir acı hafızasını anlamanıza neden oluyor.
Ölüm, yaşam, geçmiş ve hatıralar arasında gidip gelen bir anlatı kurgusuyla Taş ve Gölge, taş ve gölge karşıtlığı üzerine inşa edilmiş sembolik bir dünyada, tek tek insanların yaşadıkları üzerinden bir hikâyeler silsilesi sunuyor.
Dersim Katliamı’nı birçok yönüyle, tek tek kişiler üzerinden işleyen romanda kötülüğün ve iyiliğin gerçekliği üzerine bir tartışma kuruluyor. Romandaki kahramanların yok oluşları ve kendilerini var etmeleri, katliamın iki tarafının da kayıp, kimlik ve psikolojik bozulma yaşamasını ortaya koyuyor. Sistemin maşası olmuş ama uyguladığı vahşeti unutmuş insanların hikâyeleri, taraf olmasanız bile sizi bir şekilde içine çeken trajik bir anlatı oluşturuyor. Hak edene hak ettiğini verme düşüncesi de —Avdo’nun, jandarmanın köpeğini öldürdüğü için onu yok etmesinde olduğu gibi— bu anlatının bir parçası hâline geliyor.
Çünkü katliamların tek bir yüzü yoktur. Katliamlardan sadece insanlar değil; bir kültürü sürdüren kuşaklar, doğa, hayvanlar ve bütün varlıklar etkilenir ve yok edilmeye çalışılır.
Burhan Sönmez’in bu romandaki anlatımı, gerçekliğin hayal gibi algılansa da unutuşla kapanamayacağını; Dersim çocuklarının yaralarının, kimlik yitimlerinin kayboluşla değil, direnç hafızasıyla var olacağını anlatıyor. Dili unutturulanların, kayıp olanların ve kimlik kaybı yaşayanların hayata başka bir gerçeklikle tutunma eğilimini açığa çıkaran anlatım, romanda oldukça yoğun bir biçimde işleniyor
İstanbul İstanbul romanında, İstanbul’daki bir cezaevi hücresinde geçen dört mahkûm —Doktor, Kamo, Dara ve Demirtay— ağır işkenceler ve belirsizlik içinde yaşamaya çalışırken birbirlerine kendi İstanbul’larını anlatıyor ve bir hayal ile gerçeklik dünyası yaratıyorlar.
Herkesin anlattığı başka bir İstanbul var. Hatta İstanbul’u hiç görmemiş olanların bile kafalarında kurguladıkları bir İstanbul’u anlattığını görüyoruz.
İstanbul İstanbul, sadece politik bir roman değil; aynı zamanda insanlık durumunu sorgulayan, felsefi derinliği olan bir roman. Herkesin gözünde farklı bir gerçekliğe açılan İstanbul hikâyeleri, kimi zaman Platon’un Mağara Alegorisi’ne, kimi zaman da gerçekliğin farklı algılanmasına götürüyor bizi. Mahkûmlar hücrede olsalar da derinlerinde herkesin kafasındaki İstanbul kurgusuna ve gerçekliğine ulaşan bir dünya yaratıyorlar.
İstanbul İstanbul’un anlatımındaki sadelik ve felsefi bağlantılarla apayrı bir Burhan Sönmez romanı görüyoruz. Türk edebiyatında cezaevi ve işkenceyi anlatan birçok roman olmasına rağmen bu roman, anlatımındaki farklılıkla işkence gibi olağanüstü durumlarda farklı bir dünya yaratan insan düşüncesine, algıların ve anlatımın karanlıkta geçse bile nasıl aydınlık bir dünya yaratabileceğine ve insanın varlığını nasıl koruyabileceğine götürüyor bizi.
Romanın kurgusu felsefi düşünce ve kuramlarla bağlandığı için, Türkiye’deki işkence olgusunu başka bir bakış açısıyla anlamamızı sağlıyor. İnsanların olağanüstü durumlarda başka bir dünya, başka bir kurgu ve gerçeklik yaratması; direnç, dürüstlük ve sözünde durabilme; yaşadığın sürece her yerde aynı kişiliği sergileme erdemi kişiler üzerinden tek tek işleniyor.
Mesela hayali olarak sigara içen biri, sigarasının izmaritini söndürecek bir yer bulamadığı için hayali bir kül tablası yaratıyor. Yaşadığın her yerde, burası bir işkence hücresi olsa bile aynı kişiliği sergileme ve kendi içinde dürüst olma erdeminin tartışmasını romanın işleyişinde görüyor ve okuyucuyu şaşırtan bir gerçeklik tartışmasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Labirent’te kişi bazında, belki de kendi kimliğini ve kendini ararken ne ve kim olduğuna, var olduğu toplumda nerede bulunduğuna ve yokluğunda ne olabileceğine dair varoluşsal sorgulamalar silsilesini görüyoruz.
Toplumsal ve bireysel olarak kendini nereye koyacağını bilemeyen kahramanın intihar girişiminden sonra kendini unutmasıyla başlayan bir gerçeklik sorgulaması var bu romanda da.
Geçmişi bilmek mi, yoksa unutmak mı insan ve toplum için daha özgürleştirici olur?
Burhan Sönmez, aslında bu soruyla hatırlamanın ve toplumsal hafızanın gerçeklikle kurulan bağlarını sorguluyor bu romanda.
Franz K. Aşıkları romanı ise Kürtçe yazdığı, artık kendi anadilinde yazmak istediği için Kürtçeden çevrilmiş bir kitap. Hocayla son konuşmalarımızda, kendi dilinde yazmanın kafasındaki Kürt vatanına ve dünyasına bir taş koymak olduğunu; bunun yazılıp okunduğunda veya kitabın üzerinde “Kürtçeden çevrilmiştir” yazsa bile ne kadar büyük bir adım olduğundan bahsetti bize. Artık ana dilinde yazmak istediğini de vurguladı.
Franz K. Aşıkları, diğer romanları arasında belki de Burhan Sönmez’in en farklı romanı. Bu romanda felsefi olarak tartıştığı şey şudur: “Yazarın özgürlüğü ve eseri üzerindeki karar hakkı ne kadardır? Yazılan artık kime aittir?”
Bu tartışma okuyucuyu bir hak tartışmasına götürüyor. Düşünce, düşünenden her zaman daha büyüktür. Yazılıp paylaşıldığında ise başka bir tartışma başlar. Bu tartışma, Kafka’nın eserlerinin kendi isteği olmamasına rağmen ölümünden sonra basılması meselesiyle de ilgilidir. Romanda bunu tartışan Burhan Sönmez, kararı okuyucuya bırakır.
2026 Hemingway Ödülü’ne layık görülen Burhan Sönmez, ödülünü “Cumartesi Anneleri’ne ve barış yolunda mücadele edenlere” adadı
Hemingway Ödülleri jürisi, Burhan Sönmez’i “Çağımızın Tanığı” kategorisinde ödüle layık gördü. Bir hak ediş olan bu ödül, onun romanlarında çağın tanıklığını yaparak gerçeklerin ve çarpıtılmış gerçekliğin gölgesinde okuyucuyu da bir tanıklığa sürüklediğini gösteriyor.