Saudade ve Hüzün
Öykü

Saudade ve Hüzün

Gizem Yenikler

Eski kitap kokusuyla nemli deniz rüzgârının karıştığı o dar sokakta başladı her şey. Lizbon’un Chiado semtinde, ahşap rafları tavana kadar dizilmiş küçük bir sahafın girişinde.

 

Hafif bir yağmur çiseliyordu. Leyla, elindeki ıslak şemsiyeyi kapının yanındaki kovaya bırakıp içeri adım attığında, pirinç çanın çıkardığı ince ses mekânın sessizliğini böldü. Amacı sadece yağmurun dinmesini beklemek ve belki Türkçe ya da İngilizce birkaç eski baskı bulmaktı. Rafların arasında gezindi; parmakları sararmış ciltlerin üzerinde, harflerin dokusunu hisseder gibi yavaşça kayıyordu. Tam o sırada, felsefe ve edebiyat bölümünün ayrıldığı koridorda bir el daha uzandı kitaplara. İkisi de aynı kitaba yönelmişti: Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nın İngilizce çevirisine. Leyla başını kaldırdı. Karşısındaki adam, griye çalan saçları, yorgun ama bir o kadar dikkatli gözleriyle ona bakıyordu. Adamın eli kitabın sırtında asılı kalmışken hafifçe gülümsedi.

 

“Sizin olsun, “dedi pürüzsüz, sakin bir İngilizceyle. “İtiraf etmeliyim ki, bu sayfalarla yağmurlu günlerde karşılaşmak bir nevi gelenektir.”

 

Leyla gülümsedi. “Teşekkür ederim ama ben zaten orijinal ritmini arıyordum diyelim. Sadece İngilizce çevirisiyle idare edecektim.”

 

Adamın gözlerinde anlık bir merak parıltısı belirdi. “Öyleyse Portekizce okumuyorsunuz.”

 

“Henüz değil,” dedi Leyla. “Ama kelimelerin ardındaki duygu diller üstüdür, değil mi? Ben Türkçe yazıyorum. İstanbul’da kelimelerim vardı, buraya ise o kelimelerin sesini değiştirmeye geldim.”

 

Adam elini uzattı: “Miguel. Ben de kelimeleri arayanlardanım. Ya da belki kelimelerin beni bulmasını bekleyenlerden. Portekizce yazıyorum ama bazen kendi anadilim bile anlatmak istediğim o derin sessizliğe dar geliyor.”

 

Sahafın arkasındaki küçük ahşap masaya geçtiler. Dışarıda yağmur sağanağa dönerken, içeride iki farklı dilden süzülen tek bir edebiyat diliyle sohbet sürüyordu. Miguel, Portekiz romanlarında insanı ele geçiren o kırılgan saudade hissini —yani eksikliği duyulan şeye duyulan o derin, yakıcı özlemi— anlatıyordu. Leyla ise Türkçe’deki “gurbet” ve “hüzün” sözcüklerinin insanın içine nasıl kök saldığını…

 

Sohbet ilerledikçe fark ettiler ki biri Tagus Nehri’ne bakarak yazıyordu, diğeri Boğaz’ın dalgalarına. Biri cümlelerini Portekiz’in puslu akşamlarında kuruyordu, diğeri İstanbul’un kalabalık yalnızlıklarında. Ama ikisi de sayfaya düştüklerinde aynı yerde duruyorlardı: Kelimelerin tam ortasında.

 

Miguel cebinden siyah kaplı, küçük bir defter çıkardı. “Bazen bir cümlenin dünyadaki karşılığını başka bir dilde bulursun,” dedi ve masadaki kalemi alıp ilk sayfaya Portekizce bir satır yazdı:

 

“A minha pátria é a língua portuguesa.” (Benim vatanım Portekiz dilidir.)

Defteri Leyla’ya doğru kaydırdı. Leyla kalemi eline aldı. Hiç tereddüt etmeden altına kendi dilinde karşılığını ekledi:

“Ve benim vatanım, anlatabildiğim kadarıyım.”

 

Yağmur dindiğinde Chiado sokakları altın sarısı akşamüstü ışıklarıyla kaplanmıştı. İki yazar sahaftan birlikte çıktılar. Ellerinde yeni alınmış kitaplar değil, birbirlerinin dünyasına atılmış sessiz birer imza vardı. Farklı dillerde yazıyorlardı ama artık biliyorlardı: Hikâye aynıydı, sadece sesler değişiyordu.