“Evlerden rasgele adam toplayıp götürüldüğü döneme bir kez daha girmiştik.”
Hasan İzzettin Dinamo
“Evlerden rasgele adam toplayıp götürüldüğü döneme bir kez daha girmiştik.”
Hasan İzzettin Dinamo
6-7 Eylül 1955’te İstanbul başta olmak üzere çeşitli kentlerde Rumlara, Ermenilere ve Yahudilere ait evler, işyerleri, ibadethaneler ve mezarlıklar saldırıya uğradı. Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığı yönündeki haberle körüklenen şiddet, Kıbrıs sorunu çevresinde yükseltilen milliyetçi gerilimin örgütlü bir programa dönüşmesiydi. Binlerce yapı tahrip edildi; can kayıpları, yaralanmalar ve cinsel saldırılar yaşandı. Bu yıkım, gayrimüslimlerin Türkiye’den ayrılışını hızlandırırken İstanbul’un çoğul toplumsal dokusunda onarılamaz bir gedik açtı.
Hasan İzzettin Dinamo’nun 6-7 Eylül Kasırgası, bu tarihsel kırılmayı yağmalanan İstanbul’un ötesine taşıyarak toplumun düşman kamplara ayrılması ve ortak belleğin iktidarın anlatısına göre biçimlendirilmesi üzerinden kayda geçirir. Saldırının hedefinde evler, işyerleri, kiliseler ve mezarlıklarla birlikte farklı kimliklerin yan yana yaşayabildiği hayat vardır. Talan edilen mallardan daha kalıcı kayıp, bir arada yaşama duygusudur.
Irkçı-Milliyetçi kışkırtma, yıllardır aynı sokakları ve gündelik hayatı paylaşan insanları bir gecede “biz” ve “onlar” diye böler; komşuyu yabancıya, yabancıyı düşmana dönüştürür. Yağma, maddi varlıklara el koymanın ötesine geçerek aidiyetin sınırlarını zorla çizmenin aracına dönüşür. Kimin ülkenin asli yurttaşı, kimin gözden çıkarılabilir sayılacağı kalabalığın şiddetiyle belirlenir. Vitrinlerle yurttaşlık güvencesi, evlerle aidiyet, ibadethanelerle kentin çoğul hafızası parçalanır. Dinamo, bu parçalanmanın ikinci evresini olayların ardından başlatılan tutuklamalarda gösterir. 8 Eylül gecesi evinden “birkaç soru” gerekçesiyle alınır; Sirkeci’de cam ve eşya kırıklarıyla kaplı caddeleri, karanlık dükkânları, bombardımandan çıkmışa benzeyen İstanbul’u görür. Devlet, yıkımın sorumlularına yönelmek yerine Kemal Tahir, Aziz Nesin, Dr. Müeyyet Boratav, Dr. Hulusi Dosdoğru, İsmet Selimoğlu, Dr.CanBoratav ve Asım Bezirci’nin de aralarında bulunduğu solcu aydınları, yazarları ve işçileri toplar. Maddi talanı, suçun izini silmeye ve failin yerine önceden seçilmiş muhalifleri koymaya çalışan bir bellek yağması izler.
Bellek, yaşananlar unutturularak değil, anlamları değiştirilerek ele geçirilir. Örgütlü saldırı “kendiliğinden gelişen millî öfke”, mağdurlar toplumun dışındaki yabancılar, tutuklanan muhalifler de yıkımın sorumluları gibi sunulur. İktidar böylece topluma hatırlaması gereken başka bir geçmiş önerir; kendi sorumluluğunu örten resmî anlatıyı tarihsel gerçeğin yerine geçirir. Dinamo’nun yapıtı bu kurguya karşı tanıklığı öne çıkaran bir karşı-bellek oluşturur.
Bu süreç, yalnızca belirli toplulukların kentten ve kamusal hayattan silinmesi değil, toplumun renklerinden arındırılmasıdır. Farklı dillerin, inançların, hayat biçimlerinin ve itirazların taşıdığı demokratik yönelim ile yüzyıllar içinde oluşmuş birlikte yaşama birikimi tasfiye edilirken düşünsel zenginliğin yerini, dünyayı sürekli dost ve düşman kamplarına ayıran çatışmacı bir “beyin fukaralığı” alır. Böyle bir yoksullaşma, aklı kuşkudan, vicdanı başkasının acısından, siyaseti de çoğul hakikatlerden koparır. Kabalık gündelik ilişkinin dili, vandallık ise gücün kendini kanıtlama biçimi haline gelir; kırıp dökmek yalnızca hoşgörülen bir taşkınlık değil, makbul yurttaşlığın sınırlarını ilan eden siyasal bir gösteriye dönüşür. Sonunda renksizleştirilen toplum, yalnızca ötekini kaybetmez; kendi düşünme yetisini, demokratik hafızasını ve insanca birlikte yaşama imkânını da yitirir.
Harbiye’de aylarca suçları açıklanmadan tutulan insanların yaşadıkları, parçalanan toplumun cezaevindeki izdüşümüdür. Soğuk ve rutubetli hücreler, akan damlar, belirsizlik, muhbir kuşkusu ve infaz tehdidi, tutukluları özgürlükleriyle birlikte hukuksal kişiliklerinden de yoksun bırakır. Önce kişiler seçilmiş, ardından onlara uygun suç aranmıştır. Cezaevi, hakikatin kapatıldığı ve suçun siyasal gereksinimlere göre üretildiği bir düzene dönüşür. Baskı ailelere de uzanır: Dinamo’nun eşi günlerce onun nerede olduğunu öğrenemez; parasızlık, ev baskınları ve tehditlerle baş başa kalır. Devlet bedeni hücreye kapatırken güveni, dayanışmayı ve gündelik hayatın sürekliliğini de dağıtır.
Dinamo’nun öfkeli ve alaycı dili, bu bellek savaşının anlatım biçimidir. Aziz Nesin’in mizahı, tutukluların dayanışması, hücrelerde sürdürülen okumalar ve yazarın farelerle kurduğu sessiz yakınlık, iktidarın insanı bütünüyle teslim alamadığını gösterir. Tanıklık, baskı karşısında bir direnme edimine dönüşür: Yaşananı anlatmak, resmî söylemin silmek istediği insanları ve ilişkileri yeniden görünür kılmaktır.
Dinamo serbest bırakıldığında vitrinler onarılmış, dükkânlar yeniden doldurulmuştur; fakat kentin toplumsal dokusundaki yarık kapanmamıştır. Onarılan vitrinler, yitirilen hayatın geri döndüğü yanılsamasını yaratır; oysa nesnenin yarası ustanın eliyle kapanabilse de birlikte yaşama iradesinde açılan yara zamanın kendisine siner. Çünkü bir kenti kent yapan, taşın ve eşyanın sürekliliği değil, birbirinin varlığıyla çoğalan hayatların ortak devingenliğidir. Düşmanlaştırılarak uzaklaştırılan insanlarla birlikte onların dilleri, sesleri, ritüelleri ve yaşam biçimleri de İstanbul’un belleğinden sökülür; geride kalan boşluk, yalnızca eksilen nüfusun değil, kentin kendisinden koparılmış bir anlamın sessizliğidir.

6-7 Eylül Kasırgası, toplumun çoğul varlığının parçalanmasıyla geçmişi hatırlama hakkının gasp edilmesini aynı şiddet zincirinde buluşturur. Gayrimüslimler mülklerinden ve yurt duygularından, muhalifler özgürlüklerinden, toplum kendi gerçeğinden yoksun bırakılır. Dinamo’nun tanıklığı, unutturma siyasetine karşı açılmış bir bellek alanıdır. İstanbul’un camları kırılırken toplumun aynası da parçalanmış; iktidarın suçunu gizlemeye çalıştığı o parçalardan korku, suskunluk ve eksiltilmiş bir kent kalmıştır.
Hasan İzzettin Dinamo’nun 6-7 Eylül Kasırgası, 1955’te İstanbul’da Rumlara ve diğer gayrimüslim azınlıklara yönelik gerçekleştirilen 6-7 Eylül saldırılarının ardından yaşanan gözaltı ve tutuklama sürecini, kendi tanıklığı üzerinden anlatır. Olaylarla ilgisi bulunmadığı halde evinden alınarak sorgulanan aydınlardan biri olarak dönemin korku ortamını, hukuksuz uygulamalarını ve suçun başkalarına yüklenme çabasını gözler önüne serer. İlk kez 1971’de yayımlanan eser, anı kitabı olmanın ötesinde, yakın tarihin karanlık bir dönemine tanıklık eden güçlü bir toplumsal belgedir.