GİRİŞ:
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın vefatından sonra Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti’nce yayımlanan bu eser, vefat ettiği için kitaba son şeklini veremeyen Tanpınar’ın notlarına sadık kalınarak yayıma hazırlanır. Eserin ikinci baskısından itibaren, öğrencisi ve meslektaşı olan Mehmet Kaplan tarafından “Kitap Hakkında Birkaç Söz”, okumayı kolaylaştıran dört ana başlık, Kaynaklar Dergisi’nden alınan “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Hatıraları”, dizin ve fotoğraflar eklenir.
İNCELEME:
1.İlk Karşılaşma
Kitabın ilk bölümü olan “İlk Karşılaşma”da Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal ile edebiyat fakültesinde öğrenciyken Zeynep Hanım Konağı’nda dersine girmesiyle tanışır. Bununla birlikte Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal’i eserlerinden tanımaktadır. Halkalı Baytar Mektebi’nden Darülfünun’un Edebiyat Şubesi’ne,onun burada ders verdiğini öğrendiği için geçer .Tanpınar bu ilk karşılaşmayı ifade ederken öncelikle onun fiziki bir portresini çizer: “Birden bire kapı açıldı. Orta boylu,toplu, yuvarlak çehreli, güzel ve derin bakışlı bir adam içeriye girdi.(…)Hususî hiçbir ihtirası yoktu.(…)Saçları sonuna kadar, olduğu gibi ikiye taranmıştı. Güzel, tombul işçi elleri vardı.” (TANPINAR 2007:18). Bu ilk bakışta hususî hiçbir ihtirası olmayan adam, konuşmaya başlayınca iş değişir. Yahya Kemal, öğrencilerine Alfred de Vigny’den bahseder. “Pek az sonra herhangi bir dersi dinlemediğimizi, bir düşüncenin solosunu seyrettiğimizi anladık’’(TANPINAR 2007: 18) diyerek onun konuşurken etrafından kopuşunu, kendi düşüncesini inşa etmeye çalışışını ifade eder. Vigny’nin “Yahya Kemal’in düşüncesi önümüzde bir çeşit Nijinsky olmuş,‘Kurdun Ölümü’nü,daha doğrusu, arkasında bütün bir tarihten ve ıstıraplarımızdan bir fon, İstiklal Mücadelesi’nin acıklı ve şerefli raksını yapıyordu.’’(TANPINAR 2007: 18).Böylece Fransız ihtilâli ile başlayan ders Milli Mücadele’ye genişler. Yahya Kemal’in düşüncesi zaman mekân tanımaz. Ders zili çalıp dersin bittiğini haber vermesine rağmen sınıf boşalacağına daha dolar. Yahya Kemal’in zekâsı dinleyicileri, dinleyicilerin iştiyâkı Yahya Kemal’i kendine çeker. Bu ilk dersten sonra fakülte odalarında, seminer salonlarında sohbetler başlar. Bu sohbetlerde Nedim, Şeyh Galip, Fransız İhtilâli, Millî Mücadele, Paris, İstanbul birbirine karışır. İlerleyen yıllarda edebiyatta söz hakkına sahip olacak birçok kişi ve tabi Tanpınar, tam anlamıyla hocalarını bulmuşlardır. Bir gün koridorda hocasıyla karşılaşan Tanpınar’ın elinde Jean Moréas’ın bir kitabı vardır. Yahya Kemal kitabı Tanpınar’dan isteyip bakar ve: “Güzel ama sizin için daha erken (…) Klasikleri okuyun, sırasıyla okuyun. Ve her muharriri tekmil okuyun.’’ (TANPINAR 2007: 19) der. Bu yazarın Yahya Kemal’in şiirlerine ve fikirlerine tesirleri vardır. Bu tesadüften sonra Tanpınar ile Yahya Kemal arasında talebe hoca münasebeti daha da artar. Yahya öğrencileriyle daha fazla sohbet eder. Fakültedeki bu sohbetler yavaş İkbal Kıraathanesi’ne taşınır. Sonra Sultanahmet’teki setli kahvelere taşınırlar, sonra Beyazıt’taki Hasan Efendi’nin bakkalına devam ederler. Bu sohbetlerde mesele bir devletin inkisarı, Millî Mücadele, İstanbul’un mimarisi, tarih gibi konular konuşulur.
Avrupa Etkisi
Yahya Kemal bu kahve kültürünü Paris’te geçirdiği öğrencilik yıllarından alır. “Hugo şiirinin şaşırtıcı ve daima muhteşem orkestrasıyla Héréida sonelerinin tunç ve altın döğülmüş madalyalara benzeyen kesif güzelliği, Jena Moréas’ın adını koyduğu ve nazariyesini yaptığı ‘symbolisme’ den sonra bizzat kapısını açtığı ve o kadar yenilik arasında Fransız dehasını ayıklayıp benimseyen ve onunla kendi nostaljik ruhunu anlatan neoklasisizmi, Fransız tiyatrosu ve bilhasaa Mounet-Sully’nin dehası,bütün sembolist şiir ve tesiri Yahya Kemal’de o kadar âşikar olan impresyonist resim,Anatole France’ın sathî, septik fakat çok insanî ve merhametli, müsamahalı alayı Oktave Mirbeau’nun hırçın realizmi ve hicvi, yüzü aşan karışık nazariyeli edebî mektep, hür yaşamaya, hür düşünmeye alışmış her milletten bir gençliğin müsait toprağını bulmuş bir nebat gibi gelişen coşkun hayatı ve istikbalinden henüz emin bir medeniyetin her türlü imkânı. Hülâsa, siyasî birkaç hezimete rağmen henüz on dokuzuncu asır sonundaki parlaklığını kaybetmemiş Paris.’’ (TANPINAR 2007: 20-21). Bu pasajda Yahya Kemal’i etkileyen isimlerin akımların birçoğu Paris minvalinde verilmiştir. Paris Yahya Kemal’e bir görüş kazandırır. Bu görüş dünyanın hadiselere baktığı pencereden bakabilmektir. Bunun yanında bir yanda sembolistler, öbür yanda empresyonistler; Hugo’dan beri devam eden ama etkisi azalan bir romantizm,bu romantizmin akabinde nostaljik bir klasizm zevki Yahya Kemal’in önüne serilir. Verlaine, Valéry, Mallarmé, Baudelaire’in şiirleriyle Paris’te tanışır. Albert Sorel’in öğrencisi olur, Alfred de Vigny, Jean Moréas,Barrés’in fikirleriyle yoğrulur. Orada Fransız sanatını ve mimarisini temaşa eder. Ve nihayetinde tüm bunlardan etkilenir. “Yahya Kemal, tesir denen şeyin kopya olmadığını, şahsî bir nizam, bir çeşit dersle karşılaşma olduğunu biliyordu.’’ (TANPINAR 2007: 22). O karşılaştığı bir eserin asıl idesi üzerinde düşünür. Bunu yorumlar.
Konuşurken Düşünmek
Tanpınar, Yahya Kemal’in konuşurken dikkatinin vaziyetler üzerine olduğunu ve ‘Biz neyiz?’ ve ‘Biz kimiz?’ sorularına cevap vermeye çalıştığından bahseder. Ona göre Yahya Kemal konuşmayı bir sanat haline getirir. (TANPINAR 2007: 22) Yahya Kemal’de konuşmak kendi düşünceyi üzerine düşünmeyle gerçekleşir. Onun sohbeti de düşüncesi için bir laboratuvardır. “Meselelerin zaptettiği bu zihin, konuşurken bulur, geliştirir, yoğururdu.’’ (TANPINAR 2007:22). Konuştuğu şeyler Millî Mücadele eksenindedir o yıllarda. Tabi bu durum edebiyata da yansır. Yahya Kemal de bu noktada devrine göre konuşur. Düşüncesi Millî Mücadele’den ve milli edebiyat, milli tarih, milli şuura dairdir. Kendisinde gelecek eserlerini oluşturacak bir sanatkarın heyecanı vardır. Avrupa’dan döner dönmez şiirleri ile kendini topluma kabul ettiren Yahya Kemal, bu meselelerin tazyiki altındadır.
Toplumsal düşünce olarak Fikret’in ahlakçılığı, Akif’in Garbın fennini alıp Asr-ı Sadet ahlakıyla yoğurduğu İslamcılığı, Türk Ocağı’nın Ziya Gökalp’in yumuşatıcı çabalarına rağmen ırkçılığa varan Türkçülüğü teklifler sunar. Ne yazık ki bu teklifler çare olmaz. (TANPINAR 2007: 23). Edebiyat da bu tekliflerin tazyiki altındadır. Edebiyat-ı Cedide aruzu bir cihaz olarak kullanmaya devam eder. Bunun karşısında Türk Ocağı heceyi teklif eder. Bu esnada esas şiir bu iki mengene arasında sıkışmıştır. Yahya Kemal bu meseleler üzerine kafa yorar. Bu noktada Yahya Kemal ‘Sade Bir Görüş’ adlı makalesinde şöyle der: “Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lîme lîme olur, bir kemik çerçevesi kalırsa Türk şiirinin de öyle, önce rûhu çekildi, sonra yavaş yavaş lîsanı çürüdü, vezni bozuldu, âhengi çetrefilleşti. Nihâyet kuru bir iskeleti kaldı. Senelerdir en usta sanatkârlar bu iskeleti diriltemiyor. İnkıraz devirlerinin başlıca fârikasıdır, bir edebiyat ölürse lügat, vezin, sarf, nahiv hevesleri ortalığı sarar, edebi nazariyeler kaynaşır, yenilik bir iptilâ olur, şiirin kendi ölür binlerce şair ürer; tıpkı bir naaş, rûhu olduğu zaman bir vücûtken, çürüdükten sonra bir kurt mahşeri kesildiği gibi!’’(BEYATLI 2010: 51)Burada görüldüğü üzere Yahya Kemal, şiiri bir naaşa benzetir ve bu naaşın iskeleti kalır. Bu iskeleti diriltme çabaları ne olursa olsun muvaffak olamaz. Önemli olan ruhtur. Bu ruhsa bir şuur ile dirilebilir. Bu şuur Malazgirt’ten başlayan Anadolu Türklüğüdür. Yani şiirin, edebiyatın, dilin bir kökü olmalıdır. Bu kök ortak değerlere nüfuz etmelidir.
İthaf
Tanpınar, ‘İthaf’ manzumesini Yahya Kemal’in tek otobiyografik eseri olarak görür. Ona göre bu şiir, Yahya Kemal’in arızalarını değil, ruhunun susuzluğunu, zekâsının macerasını nakleder. Ona göre Yahya Kemal, bu manzumeyle şarkı mazisi ve bugünüyle nasıl ele almamız gerektiğini söyler. (TANPINAR 2007: 25) İthaf manzumesi adeta şiir maceramızı Tanrı’dan alıp Horasan Erenleri’ne, oradan Anadolu’daki tekkelere ve dergâhlara, oradan divanlara, oradan da bugüne getirir.
İstanbul Sevgisi
Tanpınar’ın “Kaç defa fetih muhasarasının topoğrafyasını beraberce tekrarladık’’ (TANPINAR 2007 :29) dediği Yahya Kemal, tam bir İstanbul aşığıdır. Öğrencilerini sık sık Tarihi Yarımada’da gezintiye çıkarır. Boğaziçi, Kanlıca, Bebek, Moda deniz ile birleşip onun şiirlerine de girer.
“Sanat-Kültür-Medeniyet”te Tanpınar, Yahya Kemal’in sanatını neoklasizm akımıyla Fransız siyaset ve edebiyatının arasında konumlar. Maurice Barrès, Charles Maurras gibi yazarlarla ortak yanları doğduğu, çocukluğunu geçirdiği toprakların düşman elinde kalmasıdır. Kemal de Türk milletine ait özellikleri bir araya getirerek ulus bilincini aşılamaya çalışır. Bu bilinçte din anlayışının büyük bir etkisi vardır. Dini, estetik ve toplumsal kaynaşmanın temeli olarak ele alır. Tasavvuftaki aşırı kaçışı eleştirir. Ders aldığı Albert Sorel’in etkisiyle fikirsel olarak ortak bir paydada bulunmasa da dili ve zevkini beğendiği için öğrencilerine Ziya Gökalp’i okutur.
Kaynakları Yoklamak
‘İthaf’ manzumede kaynakları yoklayan Yahya Kemal, şiirde anlatılan Şark’ın öldüğünü kabul eder, bu Şark’ın nostaljisi kalmıştır. Yahya Kemal için şark bir kaynaktır. Oradan hızını alan şiir mecramız(maceramız) başka bir noktaya doğru gider. Gittiği noktada mazi, an ve ati hemhal olur. Malazgirt’ten beri bu vatanı yapan değerler, bizim dilimizi ve sanatımızı da yapar. Çünkü her millet bir toprağın, bir coğrafyanın ve bunlar üzerinde yaşamış cetlerin mahsulüdür. Dilimiz zaten halkın ağzındadır, kaynak bellidir, istikamet ise daha da bizim olan bir şiirdir.
Yahya Kemal vezin olarak aruzu tercih eder ama ona göre vezin bir vasıtadır. Hece ölçüsü ile ‘Ok’ şiirini yazar. Heceyi küçümsemez. Vezin bir tercih meselesidir. Mühim olan ruhtur.
Tanpınar’a göre Yahya Kemal halkın dilini bulur. Türkçe içinde Türkçeyi keşfetmiş. Ona göre iptidai bir dil telakkisi ile tarih öncesini yoklamaya gerek yoktur. Onun bu keşfi şiire yeni bir yön tayin eder. Türkçe’nin billur bir avize gibi tılsımlı düşünü yakalamaya çalışan Yahya Kemal, kılı kırk taran bir hassasiyet ile kelimelerle oynar. Az ama öz yazar.
Mütareke dönemi İstanbul’unda Türkçeyi keşfeden etrafında gençlerden örülü bir muhit bulur. Milletçe benimsenir ve ‘Milli Şair’ olma yolunda ilerler.
Dergâh
Yine ‘İthaf’ şiirinde geçen ‘dergâh’ kelimesini Tanpınar kaynaklar şeklinde okur ve bu vesileyle Dergâh dersinin ismi buradan gelir. Ahmet Haşim, Abdülhâk Şinasi Hisar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay gibi yazarların yer aldığı Dergâh dergisi çıkarılır. Tanpınar, bu dergide yazdığı şiirlerle yayın hayatına atılmış olur.
Bu derginin parlayan iki yıldızı Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’dir. Yahya Kemal, bize ait olan bir klasiğin peşindedir. Haşim ise sürekli avant-garde kalmayı tercih eder. Biri sürüklemenin, öbürü şaşırtmanın peşindedir. (TANPINAR 2007: 37)
Ama daha ziyade Yahya Kemal, dergiye yön verir. Gençlere yazı ısmarlar, onlardan bildikleri şey hakkında yazmalarını ister. Yahya Kemal, dergiyi bizim klasiğimizi aramada bir vasıta olarak kullanır.
2.Sanat-Kültür-Milliyet
“Sanat-Kültür-Medeniyet”te Tanpınar, Yahya Kemal’in sanatını neoklasizm akımıyla Fransız emrpresyonizminin ve sembolizminin arasında konumlar. Bu manada Yahya Kemal Maurice Barrès, Charles Maurras gibi yazarlarla ortak yanı doğduğu, çocukluğunu geçirdiği toprakların düşman elinde kalmasıdır. Yahya Kemal derslerinde bilhassa Barrès‘ten çok bahseder. Aralarında bugünle geçmiş zamanı birleştiren millet noktasında yakınlık vardır. “Şu farkla ki, realist Yahya Kemal’de hiçbir geriye alma ve öç fikrine rastlanmaz.’’ (TANPINAR 2007: 45). Fakat bu yakınlık çok ileri gitmez. Barrès’in ‘ölülerin yattığı toprak’ fikri onun açsından önemlidir. Vatan kavramı üzerine düşüncelerinde bu fikir ön plana çıkar. Yahya Kemal, Misak-ı Millî sınırları içindeki vatanı kabul eder. Bu noktada Michellet’in Fransa toprağının Fransız halkını yaptığı fikrine katılır. Yahya Kemal için tekevvün kavramı bundan ibarettir. Bir ülkenin toprağı o ülkenin insanlarının mayasını oluşturur. Nitekim Osmanlı dağıldıktan sonra bir sürü farklı şiveyi konuşan çeşit çeşit insan Anadolu’ya gelir. Böylece diğer lehçelerden ayrı bir Türkçe doğar. Bu Türkçe onun yazdığı Türkçedir ve böylece millet anlayışı da toprağa, tarihe bağlanır. Bu yönden Yahya Kemal, Fransız milliyetçilerinden ziyade muhafazakâr Maurras’a daha yakın görünür. Bununla beraber Yahya Kemal bir sosyalist devir de geçirmiş, sonra Turancılığa bağlanmış ve nihayetinde Fransız İhtiali’ne dair malumatı ile kendi milliyetçilik fikirlerine ulaşmıştır (TANPINAR 2007: 46). Yahya Kemal Türk milletine ait özellikleri bir araya getirerek millet şuuru aşılamaya çalışır. Bu şuurda din telakkisinin de büyük bir etkisi vardır. Dini, estetik ve toplumsal kaynaşmanın temeli düşünür. Tasavvuftaki her şeyden aşırı kaçışı eleştirir. Bununla beraber din meselelerine bakışı Barrés’e daha yakındır. ‘Koca Mustafa Paşa, ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’, ‘Atik Valide’, ‘Üsküdar’, ‘Ezan-ı Muhammedî’ dini bu şekilde düşünüşünün eseridir. ‘Rıhlet’ şiirinde Yahya Kemal, Sultan Selim’i bu bakış bağlamında Allah kelamını taşıyan bir kahraman olarak görür (TANPINAR 2007: 53).
Fransız klasizminden etkilenen Yahya Kemal, klasik edebiyatın kaynağı olan Yunan sanatı hakkında bilgisiz değildir. Nev-Yunanî söyleme yakın durduğu birkaç manzumesi de vardır.
Yahya Kemal ve Ziya Gökalp
Ders aldığı Albert Sorel’in etkisiyle fikirsel olarak ortak bir paydada bulunmasa da dili ve zevkini beğendiği için öğrencilerine Ziya Gökalp’i okutur. Çünkü o biz lazım olan şeyin peşindedir (TANPINAR 2007: 47).
3.Milli Şair
“Hakikat şu ki, tarih ve milliyet gibi büyük meseleler etrafında Atatürk’le başlayan hareket hiç olmazsa kısmen bu vadideki polemiği birdenbire lüzumsuz kılmıştır.’’ (TANPINAR 2007:63). Bu bölüme kadar dil, millet, tarih gibi meseleler üzerinde fikirlerinin polemiğiyle uğraşan Yahya Kemal, Atatürk’le başlayan hareketle son bulur. “Milli Şair” adlı bölüm Yahya Kemal’in fikir ve sanat alanındaki değişimin bir özetini verir. Yahya Kemal, o dönem dünyada yankı uyandıran Stéphane, Mallarmé, André Gide, Marcel Proust, James Joyce, Victor Hugo’yu okur. Paris’te geçirdiği yılların etkilenmeleri devam eder. Ama Yahya Kemal, bu etkileşimleri alışverişten öteye götürmez. Tanzimat ve Servet-i Fünuncular gibi yönünü tamamıyla Batı’ya çevirmemiştir.
Tanpınar, Abdülhak Hamit Tarhan, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Mehmet Akif Ersoy, Ahmet Haşim, diğer Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemi yazar ve şairleri hakkında bazı malumatlar verir. Bu malumatların ortak noktası Yahya Kemal’in tüm bu diğer şair ve yazarlardan farklı oluşudur. Tanpınar’a göre tüm bu şair ve yazarlar eskiyi bozarak yeniye ulaşacaklarını sanırlar. Oysa Yahya Kemal hep bize lazım olanı arar. Ne Şark’ı inkâr eder ne de Garb’a sırt çevirir. Onun tarih, medeniyet, millet fikirlerini bünyesinde ihtiva eden bir şiir oluşturmaktır.
4.Yahya Kemal ve Eski Şiir
Tanpınar göre bunca yabancı sözcüğe, anlaşılması zor mazmuna rağmen eski şiirin bizim esas şiirimiz olduğu üzerinde durur. Bu düşünceyle de Yahya Kemal’i eskiye bağlılığı noktasında temize çıkarır. Mesele dil meselesi ise birkaç tekke ve zümre edebiyatlarında rastladığımız numuneler Türkçe, esas Türkçedir. Fakat onlar bizim esas şiirimiz değildir.
Konuşma Dili
Tanpınar konuşma dilinin şiir diline yaklaştığı şiirleri Yahya Efendi’ye, Nâ’ilî’ye, Nedîm’e götürür. Onların şiirleri yaşanan zamanın dilini yansıtır. Yahya Kemal kendi sanatında da bu anlamda konuşulan dille yazmanın peşindedir.
Klasik nedir?
Tanpınar divan şiirlerinden örnekler vererek Türk şiirinde klasiğin bunlar olduğunu ifade eder. Nâ’ilî, Nedîm, Nâbi ve Şeyh Galip’i şiirlerinin yüzümüzü Batı’ya çevirdiğimiz için göz ardı edildiğini düşünen Tanpınar, Yahya Kemal’in dildeki milliliği Divân Edebiyatı’nı göz ardı ederek değil, bunları inkâr etmeyerek ve özümseyerek kurduğunu belirtir. Yahya Kemal divan şiirinin bir enstrümanı olan aruzu kullanarak toplumsal lirizmi yansıtır.
Ses Unsuru ve Yahya Kemal
Tanpınar’a göre eski şiirin hususiyetini veren lirizmi bulmuş olması Yahya Kemal’in esas kabiliyetidir. O Tanzimat’tan beridir başlayan eski şiirden kopuştan sonra bu lirizmi bulur, böylece eski ve yeniyi birleştirir. Bunu yaptığı zaman dilimi Avrupa’da olduğu yıllara tekabül eder. Avrupa’dan eski şiirden çıkardığı lirizmi bulmuş olarak döner. Tabi yaptığı şeyin öneminin bilincindedir. Yahya Kemal, sanatıyla kendini masalını kurmaya çalışır. Bunu yaparken neoklasiktir. “Hakikatte o bizim klasiğimizdir. Vezne, kafiye ve şekle verdiği ehemmiyet, şiirlerinde teganniye yaklaşan ses üstünlüğü, mısra yapısı ve manzume bütünlüğünde bir yığın yenilik arasından olsa bile geleneğe bağlı kalışı, ferdîden ziyade umumîde duruşu bir tarafa bırakılsın, her şairde mevcut olan ve eseri doğrudan doğruya veya dolayısıyla idare eden şahsî masalıyla da klasiğin –bizim klasiğimizin- içindedir.’’(TANPINAR 2007: 120).Bu satırlarda bahsedilen ‘teganniye yaklaşan ses üstünlüğü’ ifadesi, Yahya Kemal’in şiirinin asli unsurlarından birini teşkil eder. Yahya Kemal, eskiden aldığı lirizmi ile şiirini teganniye yaklaştırır, şahsî masalını yaratmasına olanak sağlar. Bu şahsi masal, lirizmi, teganniye yaklaşan ses üstünlüğü ile ‘rind’ kelimesi üzerine inşa edilir. Bu kelimenin Yahya Kemal’in sanatındaki önemini ifade için yine ‘İthaf’ şiirine dönen Tanpınar “Bulamadığını söylerken aradığının hepsini yaratan ve sonunda birdenbire en ideal çehresiyle bize ‘şark’ı veren bu şiir, bilhassa bir nefes, yani tasavvufî bir eser olduğu için ‘rind’ kelimesi tam yerindedir.’’ (TANPINAR 2007: 121)diyerek bu düşüncesini derinleştirir. ‘Rind’ kelimesi Yahya Kemal’in ses unsuru noktasında kilit bir kelimedir. ‘Rindlerin Hayatı’, ‘Rindlerin Akşamı’ ve ‘Hafız’ın Kabri’ şiirlerinde bu kelime stoist rıza, sessiz isyan ve hayata üstün bakışıyla insan kaderi, cemiyet hayatı ve iç dünyasında psikolojik bir fonksiyona bürünür. Bu sebeple Yahya Kemal için bu kelime, mihver bir kelimedir (TANPINAR 2007: 121). Yahya Kemal’ için bu rind hali ‘Abdülhak Hamid’e Gazel’, ‘Kadri’ye Gazel’, ‘Sen Olmasan’, Kadar’ redifli gazel,’ olsun’ redifli gazel; öbür taraftan ‘Tanburi Cemil Bey’e Gazel’, ‘Fazıl Ahmed’e Gazel’inde görülür. Bu gazeller eski alemi ledünnî tarafıyla verir. Bu ikincilerde alkol, bireysel hayatın dışına taşarak Vahdet-i Vücud düşüncesiyle beraber verilir. Bununla beraber birincilerde alkol, bir kaçış, bazen ilahi aşka açılan bir kapı olur (TANPINAR 2007: 122). Onun bu rind kelimesiyle kurduğu masalında Cemşid ve Dionysos ve bezm kelimeleri de önemlidir. Bu kelimelerde alkolün rolü yadsınamaz. Çünkü Cemşid ayinlerinde içki içilir, bezm kelimesi içkili meclistir, Dionysos ise zaten Şarap Tanrısı’dır. Yahya Kemal’in şiirleri dionisyen ve apolonik olarak sınıflandırılabilir Tanpınar’a göre. Dionisyen şiirler daha ziyade lirik,alkol,bezm,Cemşid gibi kelimeler etrafında kurulan bir alem yaratır. Yahya Kemal, ‘Şerefâbâd’şiirinde Dionysos ve Cemşid aynılaşmasından bahseder. ‘Apollonik şiirler ise daha realist, daha akılcı şiirlerdir. “Fakat Dionysos, bir sanat eserinde hiçbir zaman tek başına değildir. Yokluğu ile olsa bile yanı başında daima Apollon vardır.’’ (TANPINAR 2007: 128). Yahya Kemal bu noktada eski şiirin argümanlarını ne kadar kullanırsa kullansın ne kadar dionisyen, lirik şiirler yazarsa yazsın asıl şiir terbiyesini Batı’dan almıştır. Dolayısıyla apollonik bir şiir kurulumu görülmesi normaldir.
‘Zevk-âbâd’, ‘Söylenir’ redifli gazel, ‘İsmail Dede’nin Kâinatı’ ve ‘Tur’dan Mülhem’ adlı gazelleri bu ‘bezm’ kelimesinin etrafında şekillenir. ‘Erenler’ adlı gazeli bu şekilde başlayıp bir ölüm düşüncesine açılan şair, tüm bir kâinata sahip olup bunu beraberinde götürmek ister. Bu manada ölüm şairi de sayılabilecek Yahya Kemal, bu düşünceyi birçok şiirinde işler lakin pek az şiirinde direk ölümü alır. “Şiir terbiyesinin mühim bir tarafını sembolizmde yapan bu idealist ve mutlakçı şairde ölüm, hayatın perdenin öbür tarafında devam eden kısmıdır.’’ (TANPINAR 2007: 123). ‘Sessiz Gemi’, ‘Eylül Sonu’, ‘Yol Düşüncesi’ şiirleri bu tarz şiirlerindendir. Yahya Kemal, bazı şiirlerinde ölümü bir ‘uyku’ olarak düşünür. Bazı şiirlerinde de ölüm bir yolculuktur.
Tanpınar’a göre Yahya Kemal, dionisyen ve apollonik tavrıyla,ölüm düşüncesini telakkisiyle,rind kelimesi etrafında şahsî masalını kurmaya çalışmasıyla yenidir. Bu yeniyi eskinin içinden çıkarabilmesini bilmiştir. Aruzu kullanır, aruz ona göre plastik sanatlara daha yakındır, dolayısıyla kendi şiirine, kendi masalına daha uygun olduğunu düşünür. Yahya Kemal’in şiirimize getirdiği bir diğer yenilik ise kadını haremden ve saraydan çıkarıp daha toplumsal olarak kullanmaktır. Tabi bu kadın imgesinin gelişi alkolle, denizle, hülasası suyla olur. Tanpınar’ın Yahya Kemal’in sanatında dikkat çekmek istediği en önemli unsur belki de genel olarak ‘su’dur diyebiliriz. Denizle ilgili birçok şiiri bulunan Yahya Kemal, onu hem bir kaçış, bir yolculuk unsuru, hem de ölüm vasıtasıyla bir kainatla birleşme olarak kullanır. Bu kainatla birleşme tasavvurunda da bir kadın vardır. Kadın da aslında bir anlamda Yahya Kemal’e suyla gelir. Suyun dalgaları kadın vücudunu hatırlatır. Keza kadını getiren bir diğer unsur olan alkol de sudur. “(…) su, Yahya Kemal’de akıp giden yahut muhafaza eden ve hatırlayan unsurdur da’’ (TANPINAR 2007: 132) diyen Tanpınar, Yahya Kemal’in akan suda Descartes’in suyunu ve durgun suda bize bir şeyleri hatırlatan bir unsuru görür. Belki de durgun su, küçük yaşta öksüz kalan Yahya Kemal’in bilinçaltında annesiyle beraberdir. Anne karnındaki su da deniz gibi, göl gibi durgun ve dalgasızdır.
Tanpınar, onun bazı denizi anlatan şiirlerinde bir intihar düşüncesini yokladığını belirtir. Bu intihar ile de bir alemle bir olma düşüncesi vardır. Tanpınar’da da mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzme unsurunu hatırlarsak orada da cosmosla bir bütünleşme işlenir ki bu bütünleşme de biraz anne karnına dönüş daüssılası vardır. Su ile başlayan yolculuğu su ile bitirme fikri iki şairi de düşündürür.
Buna mukabil Yahya Kemal’de ‘su, deniz, alkol, hava, rüzgâr, ışık’ kelimeleri önemlidir. Bunların önemi dört asli unsurun üçünü ihtiva ediyor olmasıdır. Tanpınar’a göre alkol, ateştir. dördüncü unsur olan toprak ise ‘Kaybolan Şehir’ adlı şiirde geçer. Üsküp kaybedilmiş, Yahya Kemal’in annesinin mezarı orada kalmıştır. İşte toprak budur. Yine annesiyle alakalı bir durum vardır. Tanpınar Yahya Kemal’i kitabın sonlarına doğru bilinçaltına, annesine götürmeye çalışır. Yine Tanpınar’a göre ‘Şerefâbâd’ şiirinde sevgilisini kaybeden şair, ’harap havuzlar, boş cetveller, kırık mermerler’ ile sevgilisini yitiren Orpheus’un onun yerine lirini koyması gibi, sevgilisinin yerine hayalindeki Lâle Devri’ni koyar. Burada sevgilisini ölüler diyarından kurtarmaya çalışan Orpheus’un, ölüler diyarındaki suda yolculuğu anlatılır. Buradaki su kavramı aslında bize Tanpınar’ın Yahya Kemal’in şiir dünyası ile kendi şiir dünyasını birleştirmek istediğini gösterir.
Tanpınar Yahya Kemal kitabını vatanlaştırılan toprak ile başlatıp anneyi yutan toprak ile bitirir. Burada da aslında şairin bilinçaltında kaybedilen toprak fikrine hala biraz yer olduğunu görürüz.
Tanpınar’a göre Yahya Kemal, anne babasının evlenmesiyle ailenin uzun zaman önce ayrılmış iki kolunun birleştiğini ve bu evlilikten Yahya Kemal’in doğduğunu belirtir. Ona göre Yahya Kemal’de eski ile yeni bu ailenin kolları gibi devam ettirir, bir taraftan da eski ile yeniyi birleştirir. (TANPINAR 2007: 155). Bu anlamda Tanpınar ‘Milli Şair’ bölümünde adı geçen şair ve yazarlara, eskiye borçlu olduğundan daha fazla borçlu değildir.
4.Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Hatıralarından
“Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Hatıralarından” Tanpınar, Yahya Kemal’in öldükten sonraki bir aylık süreci ara ara içinde bulunduğu maddi ve psikolojik durumu, hissettiği acıyı, arkadaşlarıyla yaptıkları anmayı anlatır. Tanpınar’ a göre Yahya Kemal’in ölümünden sonra yapılan anma ona saçma gelir. Adeta Yahya Kemal tüketilir ve Tanpınar bundan rahatsız olur.
SONUÇ:
Tanpınar’ın Yahya Kemal kitabı Yahya Kemal’in hayatı, kişiliği, eserleri nezdinde o dönem Türk edebiyatı tarihinin bir özeti niteliğindedir. Tanpınar’ın mitoloji, resim, heykel, mimari ve müzik estetiği bilgisine sahiptir, Yahya Kemal’le yakından tanışır; bu vesileyle onun hayatını, kültürünü, yaratıcılığını daha derin anlatır. Bu da kitabı daha değerli kılar. Tanpınar’ın yaptığı edebiyat üzerine edebiyat yapmaktan ziyade Yahya Kemal’le zihinsel bir bağ kurar. Bu bağ kimi yerde şaire hayranlık duygularını açığa çıkarır. Kimi yerlerde de Tanpınar üstadını eleştirir. Ama hakkını da yemez, onun Türkçeyi bulduğunu söyler. Ona göre Yahya Kemal, eski ile yeniyi birleştirerek Türk şiirine yeni bir kapı açar.
Kitap bittiğinde sadece Yahya Kemal’in kişiliğini ve sanatını değil; Türk siyasetinin, Türk edebiyatının, dünya edebiyatı ve bilhassa Fransız edebiyatının edebiyatımızda yarattığı etkinin, şairlerin ve yazarların birbirleriyle kimi zaman büyük tartışmalara yol açan ilişkilerinin bir panoramasını da seyretmiş oluruz.
KAYNAKÇA:
TANPINAR,Ahmet Hamdi,Yahya Kemal,Dergah Yayınları,İstanbul,2007.
BEYATLI,Yahya Kemal,Edebiyata Dair,İstanbul Fetih Cemiyeti Yatınları,İstanbul,2010.