Aylardan nisan. İş yerimden bir ağabeyimin çocukluk arkadaşı olan ünlü bir kardiyoloji profesörüne gidiyorum. Neden? Eşim, annem, yakın arkadaşlar kafamda boza pişiriyor: “Baban, ilki 49, ikincisi 58 yaşında olmak üzere enfarktüs krizi geçirerek vefat etti, senin ondan ne farkın var? Fazla kilo desen var, yüksek tansiyon desen var, hareketsiz, masa başı yaşam desen var; daha ne olacak?”
Doktor güzel bir adam, iyi bir adam, beyaz önlüğünün sol üst cebinde bir sürü kalem var, hepsinin yeri ayrı olsa gerek. Bir sürü idrar ve kan testi istiyor, yetmedi, bir de efor testi. Efor testini geçemiyorum, BT anjiyografi yapılıyor. Sonuçları alınca gidiyorum: “Eren Bey, ben size ne diyeyim? Babanızın öyküsü ortada. Sağlınıza özen göstermeniz gerekirken, kan sonuçlarınız, yani kan yağlarınız ve kolesterolünüz berbat düzeyde; efor testini geçememişsiniz ve BT anjiyo sonucuna göre damarlarda tıkanma da başlamış! Bundan böyle, tuz, şeker, karbonhidrat falan yok! Yani pilav, makarna, her türlü hamur işi ve kızartma yok! Haftada en az üç gün, sabah erkenden en az 45 dakika yürüyeceksiniz ve altı ay sonra buraya, en az 15 kilo vermiş olarak çok daha iyi sonuçlarla geleceksiniz, anlaştık mı?”
“Anlaştık Hocam!”
Canlar canı eşim, 25 Nisan sabahı beni sabah altı buçukta uyandırıyor, daha doğrusu, uyandırmaya çalışıyor. Ben, “Dur yahu, şu rüyayı da bitireyim, kalkacağım,” diyorum. “Başlarım senin rüyana, 9’da işte olman gerek, gittin, yürüdün, geldin, duş aldın, zor yetişirsin,” diyor ve yorganı üzerimden çekip, ben hâlâ yatarken, önce spor çoraplarımı giydiriyor, ardından, fanilamın nemli olduğunu görüp, beni yatakta doğrultarak önce fanilamı değiştiriyor ve sonrasında bir üst eşofman giydirerek, beni tuvalete sürüklüyor: “Hadi, çişini de yap, bugün ilk yürüyüşüne gidiyorsun Eren Bey,” diyor. Gözlerim kapalı, işiyorum. Sonra çıkıyorum tuvaletten, eşofman altımı giyip kapıya yöneliyorum; o kapıda bekliyor zaten, cüzdanımı ve araba ruhsatını koyduğu yağmurluğumu geçiriyor sırtıma, arabanın anahtarını elime tutuşturuyor: “Haydi yallah Eren Bey, iyi yürüyüşler dilerim,” diyor.
Merdivenlerden sendeleyerek, apartmanın açık otoparkına iniyorum. Arabamın yanına geliyorum, kapıyı açıyorum ama canım gitmek istemiyor, arabanın arka koltuğuna uzanıyorum. Meğer balkonda, arabanın otoparktan çıkmasını bekliyormuş. Sıçrayarak uyanıyorum: “Yazıklar olsun sana, seni tembel tenekeler takımının kaptanı, kalk! Kalk çabuk! Tamam, ben de geliyorum seninle ama ben yürümeyecek ve sadece seni izleyeceğim, gereğini yapıyor musun, yapmıyor musun diye,” diyor.
Birlikte gidiyoruz. Eski bir stadyumdan bozma tesise giriyoruz. O da ne? Araba park edecek yer yok! Tesisin, zaten çok da büyük olmayan otoparkı tamamen dolu. Dışarı çıkıyor, bir tur atıyoruz, çok şükür, Maltepe Camisine kadar uzanan, artık sokak mı, cadde mi bilmediğim yolda bir park yeri boşalmış. 3-4 manevrayla sıkışıyorum o boş yere. Sonra hızlı adımlarla tesise geri yürüyoruz.
Saat sabahın 7’si ve tesiste yüzlerce insan deli gibi koşuyor, yürüyor, spor aletlerine biniyor. Burası, Anıttepe Sağlıklı Yaşam Parkuru! Karım, henüz açılmamış olan kafeteryanın masalarından birine oturuyor. Parmağıyla işaret ederek, “Gözüm üzerinde,” demeye getirip, gülümsüyor.
Yahu, bu nasıl bir kalabalık! Bu insanlar her sabah böyle geliyorlar mı buraya? Kışın, rüzgârların kamçısında da geliyorlar mı? Ya geceleri, karanlığın derin kuyularında? Doktor tutturmasaydı, gelir miydim ben? Gelmezdim. Şu kadınlara bak, yaşları 55-65 arası yaklaşık 30 kadın, ormanın derinliklerinden fırlamış geyik sürüsü gibiler. Hem hızla yürüyor hem de birbirlerine laf yetiştirmeye çalışıyorlar.
Burada zaman, pistin çevresinde dönen bir çember, kulvarlara bölünmüş, numaralanmış…1 ila 4 numaralı kulvarlar koşanlar, 5 ila 8 de yürüyenler içinmiş. 6 iyi, 6 numaralı kulvardan yürümeye başlıyorum.
Şu adama bak, 70’ten fazla yaşı, nasıl da koşuyor… Bu insanlar her zaman böyle miydi? Peki ben neredeydim? Sanki onlar çoktan karar vermiş, bir yerlerde imzalarını atmış da bana kimse haber vermemiş. Ben hep geç kaldım. İşe, hayata, kendime. Şimdi de onların arasında yürürken, ayaklarımın tartan pistin üzerinde çıkardığı ses bile bana yabancı geliyor.
Tabela orada, yeşilin kenarında bir nöbetçi gibi dikiliyor: “Çimlere basmak yasak!” Neden yasak? Yasaklar, yasaklar, hayatımızı felç eden, dünyadan soğutan yasaklar. Ha tabii, sigara da yasak, içki yasak değil ama, sadece iki kadeh şarap… Çimlere basmak, belki de başka bir hayata adım atmak demek. Ama yasak!
İhtiyar bana tur bindirdi. Yetmişi geçmiş, nasıl böyle koşuyor? Ben gençken bile böyle koşamazdım. O zamanlar önümdeki yolun sonsuza kadar uzadığını sanıyordum. Bir sınav vardı mesela, belki de hayatımın yönünü değiştirecek olan bir sınav. Ama tam sınav günü, çok sevdiğim çocukluk ve lise arkadaşımın cenazesine katılmak için memlekete gitmem gerekmişti; giremedim sınava. Başka bir işe girdim, derken yıllar birbirine eklendi. Bazen durup düşünüyorum: O sınava girebilseydim, kazanıp o kapıdan içeri adım atsaydım, şimdi kim olurdum? Burada, sabahın yedisinde, altıncı kulvarda yürüyen bu adam mıydım; yoksa çoktan başka bir hayata mı karışmıştım?
İhtiyar yine tur bindirdi. Ben yürürken, o, benim kaybettiğim zamanın turlarını atıyor.
Herkes kendi ritminde, kendi zamanında, dalgaları farklı kıyılara vuran bir okyanus gibi. Ben ise kaçırılmış anların yankılarıyla doluyum, içimde bir fırtına, dalgalar hırçın ve yabancı. Yanımdan hızla geçen insanların nefesleri gelip gidiyor, bir gel-git gibi. Nasıl da kaptırmışlar kendilerini. Doğru olanı yapmanın ayakları yerden kesen huzuru, bir kuşun kanat çırpışı gibi…
Tap… tap… tap… Her adımım, bir şeyleri gömüyor piste. Tap… Çocukluğum, o sonsuz yaz günleri… Tap… Gençliğim, zamanın uzadığını sandığım günler… Tap… Üniversite, aşk, evlilik, çocuklar, kariyer… Tap… Gericilerin her yere sızışı… Tap… Kızağa çekiliş! Tap… Öfke, antidepresan… Tap… Pişmanlıklar…
İhtiyar yeniden yaklaşıyor, yanımdan geçiyor, bir kez daha tur bindiriyor, adımları bir metronom gibi dakik ve sessiz. Nefes sesi yok. Sadece bir rüzgâr hışırtısı, geçmişten gelen bir hayalet gibi.
Altıncı kulvar boyunca, o hayaletin ritmiyle yürümeye devam ediyorum. Kulvar numaraları gibi, hayatım da bölünmüş: Bir ila dört, rüzgârla yarışanlar. Beş ila sekiz, mütevazı yürüyüşçüler. Ben altıdayım.
Sabahın ışığı güçlenirken, ihtiyar bir kez daha geçiyor beni. Arkasından seslenmek, “Sen kimsin?” diye sormak istiyorum, ama sesim çıkmıyor, rüzgâr yutuyor sözlerimi.
Her tur bindirme, bir şeyleri daha açığa çıkarıyor.
Eşim geliyor aklıma. Pistin başladığı noktaya gelince, refleks gibi kafeteryaya bakıyorum. Sol köşedeki masa. Masa boş! Birkaç adım daha atıyorum. Ne zamandan beri boş? Dokuz yıl mı, doksan gün mü? Bazen karışıyor. Bazen sabah kalkarken, bir an, yanımda olduğunu sanıyorum. Elim uzanıyor, ona dokunmak için. Sonra hatırlıyorum. Tap. Adım atıyorum. Tap. Yürümeye devam ediyorum.
İhtiyar yine geçiyor beni. Bu sefer yanımdan geçerken bakıyorum ona, yüzünü görmeye çalışıyorum ama o çok hızlı ve güneş gözümü alıyor. Belki de yüzü yok!
Altıncı kulvar. Yarın yine burada mı olacağım? O masa yine boş mu olacak? İhtiyar yine tur bindirecek ve ben yine sayarak, piste mi gömeceğim her şeyi? Ama bugün, yalnızca bugün de olsa, bir an için durup çimlere basmak istiyorum. Sadece yasak olduğu için.