Anne Kucağı
Öykü

Anne Kucağı

Ömer Torlak

“İnsan Döner Bu Topraklara”.
Elindeki kitabın adı buydu. Nihayet son sayfalara gelmişti. Nasıl da kendini vermiş sanırdı uzaktan görenler. Gözleri orada ama zihni başka yerdeydi.
Uzun bir aradan sonra ilk kez bir kitabı baştan sona okuduğunu fark etti. Uzun kelimesi bile sürenin uzunluğunu anlatmakta yetersizdi aslında. Neredeyse bitmek üzereydi kitap. Yere düşen dörde katlanmış kâğıdı alıp okumasaydı kalan birkaç sayfayı da bitirmiş olacaktı belki.

 

Kitabı solunda duran sehpanın üzerine bıraktı. Ne kadar da tozlanmıştı sehpa. Eşinin vefatından sonra kütüphanesinin bulunduğu odaya sık girmiyordu. Bazı evraklara bakmanın dışında kitaplara elini sürmediğini fark etti. Masaya yöneldi, kitabın içinden düşen kâğıdı eline alıp masa lambasının anahtarına bastı. Parmaklarında toz tanelerinin hissi, ince kum taneleri gibi.

 

Neredeyse altı aydır kitap okumadığını o an fark etti. Masa lambasının aydınlığında takvimde şubat ayını gördü. Temmuz ayının bu sıcağında ürperir gibi oldu. 7 Şubat Pazar günü eşini kaybetmişti. O cenaze günü hissettiği üşümeyi yaşamıştı yeniden.

 

Mezarlıklar müdürlüğünden eline tutuşturulan kağıttı elindeki. Otuz iki senelik hayat arkadaşının canlı kanlı Leyla’sının kayıtlardan düşürülmüş donuk yüzlü evrakına bakarken eşine kendisini yalnız bıraktığı için ne denli kızmış olduğunu hatırladı. İstemeyerek de olsa mezar taşı için pazarlık ettiği ustanın nasıl da gayet doğal bir ticaret yapar gibi hareket ettiği geçti gözünün önünden. Birilerinin acısı birilerinin kazanç kapısıydı. Kayıtlardan silinen evrak ne denli soğuksa, taşa eşi için yazdıracağı şeyin de o denli sıcak olmasını diledi. Üşümemeliydi Leyla bu soğuk Şubat günlerinde.

 

“Dünyanın en güzel evladını doğuran eşime rahmetle” diye yazıyordu o soğuk taşta.

 

Mezar taşı ustasının itirazları hiç de yabana atılır cinsten değildi. Olur muymuş böyle şey, daha neler gibi tepkilerini görmezden gelmiş ve parasıyla değil mi usta diye de çıkışmıştı. Şimdi düşünüyordu da ustanın o ticaret kokan yaklaşımına verdiği cevap tam yerine oturmuştu.

 

İki kişilik sardırmıştı mezarı. Ne garip bi duyguydu yaşadığı. Topraktan gelen insan döneceği yer için hazırlık da yapabiliyordu demek. Ama kendisi değil de yakınları bırakıyordu oraya insanı. Geldiği toprağa bırakılıp bırakılmadığının farkına varıyor muydu insan? Bilen biriyle karşılaşılmamıştı. Mezardan kalkmış, dirilmiş gelmiş gibi efsaneler anlatılırdı dilden dile lakin adı üstünde işte,efsaneydi anlatılanlar.

 

Dönmek istemediği ya da gitmeyi aklına getirmediği öte dünya mıydı insanın, yoksa aklını çelen başka yerlerden sonra çektiği sıkıntıları hatırlatan mekanlar ve oralardaki insanlar mıydı? Aile olamayınca mı dönmek istemiyordu insan acaba yoksa parası bollaştıkça şımarıp arkasında bıraktıklarını unutunca mı? Sarsılır gibi oldu. Sahi, onca sevdiği Leyla’sını bıraktığı bu mezara niçin gitmemişti bıraktıktan sonra bir kez bile?

 

İlhan gözünde tütüyordu. Beş yaşındayken bir iş gezisi dönüşünde; “Yarın parka gidelim mi” diye sormuştu. Oğlum çok yorgunum dediğinde oğlunun düşen yüzünü hatırladı. Çok sıktı iş seyahatleri. Leyla’sı oğullarına kol kanat olurdu hem annesi hem babası adına. Ama olmuyordu işte, babanın yeri dolmuyordu. Leyla’nın çabasının farkına da tam anlamıyla varamadığını İlhan üniversite sonrası eve dönmeyince ancak anlayabilmişti. Emekli olmuş vakti bollaşmıştı. Ama onunla oynamak isteyen bir oğlu yoktu artık.

 

Bayramlarda gelse bile bir gece ya kalıyor ya kalmıyor, evde nadiren onlarla yemekte olmayı yeterli görürken, arkadaşlarına daha fazla zaman ayırıyordu. Annesi ile göz göze gelmemeye çalışıyordu İlhan, çünkü babasına olan hıncı yüzünden annesini üzdüğünü biliyordu. Tek yapabildiği gözlerini annesinden kaçırabilmekti. Leyla, anneydi ve farkındaydı. Oğlunun geldiğinde yaşanan bu karşılaşmalar kalbine hançer gibi saplanıyordu. İlhan arada uğradığı bu topraklardan dönerken ardında obruklar bırakıyordu.

 

Ve Leyla’nın bedenini altı ay kadar önce bu obruklara bırakmışlardı sanki. O gün İlhan, babasının yüzüne sadece bir kez bakmıştı. Annesinin mezarının üzerine toprak atarken bir kenarda çömelmiş babasıyla göz göze gelmişti. Yanındaki biri eline dokunup küreği yere bırakmasını isteyince aldırış etmeden annesinin mezarına torakları atmaya devam etmişti. İlhan’ın öfkesini topraktan alır gibi küreği kullandığını babasından başka hiçbir kimsenin anlaması mümkün değildi.
Bu topraklara annesini mezara koymak için dönen İlhan’dan o gün bugündür hiç ses çıkmamıştı. Birkaç kez aramayı düşünmüş ama her seferinde telefondan elini geri çekmişti.

 

Büyümek istemeyen, gelişirse şayet aslını inkâr edecek gibi kendisini hisseden bu küçük ilçede çok şey değişmemişti kendini bildi bileli. Gençlerin başka büyük şehirlere gidip yaşlıların kendisine sığındığı bir sessizlikti ilçeye hâkim olan. Çocukların bir kısmı zaman zaman para gönderip ustalara evleri tamir ettirmiş, birkaç tanesi ise yeni ev yaptırmıştı. Geri kalan evler içindekilerle beraber eskimeye yüz tutmuştu. Bakkalın, berberin nalburun vitrinlerinin eskidiği gibi. Yüzlerde oluşan kırışıklıklar gibi. İnsan yaş aldıkça alnındaki yatay çizgilerin belirgin hale gelmesi gibi insanlar da evler de kırış kırış olmuştu ilçede. Boyaların solduğu gibi yüzlerin feri de kaçmıştı. Sokaklar bile insan hasret kalmış gibiydi. Kahvelerde daha az toplanılıyor, pazardaki esnaflar da yavaş yavaş azalıyordu. Yaşlanan ilçe halkı eskimeye yüz tutmuş evlerinde yalnızlığı arkadaş edinmişti. Yalnızlık mıydı yoksa yaşlılık mıydı arkadaş edinilen?

 

O da buna ayak uydurmuş ve evden çok fazla dışarı çıkmamaya başlamıştı. Arada çarşı pazara indiğinde ise gözü yerdeydi. Tanıyıp selam veren olursa kafasını kaldırmadan bazen karşılık verir bazen de duymazdan gelirdi. Gerçekte duymadığı da olurdu. Bir iki ay yadırgayan tanıdıkları da artık onun acılı haline verip kafaya takmamaya başlamışlardı.

 

Otururken uyuyakalmış ve sonra uyanmış bir hali yaşar gibi sehpaya bıraktığı kitabı tekrar eline aldı. Biraz düşündükten sonra kaldığı yeri hatırlar bir hareketle o sayfayı açtı. Kalan birkaç sayfayı okuyup kitabı tamamladı:

 

“Bırakıp gitmiştin ya hani beni üç çocukla bi başıma! Nerdeyse bir yıl dolmak üzereyken bir mektup göndermiştin amca oğlun Dursunla. Ne kadar zorluk çektiğini, işinin ağırlığını bir türlü fırsat bulup da arayamadığını, gelen birkaç kişiden iyi olduğumuz haberlerini alıp içinin rahat ettiğini, hala bekar birkaç kişiyle zor şartlarda kaldığını yazmıştın. Daha önce yazını da görmediğim için sen mi yazmıştın yoksa başkasına mı yazdırmıştın. Hoş onu da bilememiştim ya. Biliyor musun her şeye katlandım ama, o ilk mektupta bir hatır bile sormamıştın. Ne yapmıştık sen yokken, çocuklar nasıldı, büyümüşler miydi, seni sormuşlar mıydı diye bi satırbile yoktu o mektubunda. Ne çok sormuştu altı yaşını bugün dolduran Hasan. İki yaşını geçen Ayşe senin fotoğrafına bakıp kim bu anne diye sormaya başlamıştı.

 

Yalnız çocukların soruları olsa iyiydi. Babamlar, abimler ve gözü dışarda Celal arsızının alaycı soruları içimi deler geçerken ben dirayetli gözükmeye çalıştım hep. Yeter ki sana laf gelmesindi.

 

Sen döndün beş sene sonra bu topraklara. Hasan ilk okulu bitirmiş, Ayşe ikinci sınıfa geçmiş Sinan dördüncü sınıfı geçememişti. Ne sorsan cevap vermiyordu. Kendisine konuşan biri olmuştu. Bana bile küsmüş hali içimi acıtıyordu. Bunu anlatacak kimsem de yoktu kendimden başka. Gittiğin ilk hafta babam ne zaman gelecek sorusundan sonra senden her söz açıldığında dışarıya çıkıyordu. Nasıl da geç fark etmiştim.

 

Sana laf gelmedi, ama senden de hatrımızı soracak bir mektup gelmedi. Şimdi döndün bu topraklara. Bak bakalım bıraktığın gibi mi?

 

Gez toz, arkadaşlarına uğra. İlçeye git, çarşıları gez. Hoş senin gittiğin Avrupalardaki gibi değil buraların çarşısı, pazarı, bakkalı marketi ya. Yine de döndün buralara.

 

Bi tek bana dönmedin. Bize, çocuklarına dönemedin. Cenazen dönerse bu topraklara o vakit bekleyecek misin mezarına beni, çocuklarını. Kim bilir belki biz bu topraklarda olmayız ya da toprak alır bizi içine!”

 

Kitap dizinin üstünde öylece kalakaldı. Onu şimdi gören birisi kitabın arka sayfasında yer alan tanıtım yazısını okuduğunu sanırdı.

 

Birkaç aydır yapmaya cesaret edip de yapamadığı şeyi yapmaya karar verdi.

 

Beş altı kez çaldırmıştı. Daha fazla ısrar etmedi. Bir acıkma hissetti ama umursamadı. Açlık mıydı yoksa sancı mıydı, onu da anlayamadı. Oturduğu koltuktan kalkıp kitaplara göz gezdirmeye başladı. Böyle bakarken ne kadar süre geçmişti, bilemedi. Sanki bir kitabı arıyormuş gibiydi hareketleri. Düşünceli bir halde raflara göz gezdiriyordu adeta. Aklı cevap alamadığı telefonda kalmıştı.

 

Arayış isimli bir kitabı fark etti. Beyaz iki kitap arasında sarımsı bir renk üzerine siyah yazıydı kitabın sırtındaki. Neyi Kaybettiğini Hatırla isimli İsmet Özel’e ait yıllar önce okuduğu kitabı hatırladı bunu görünce. Aramak için kaybetmesi mi gerekiyordu insanın yoksa kaybettiği şeyi anlamadan bilmeden aramanın anlamsızlığının farkına mı varılmalıydı? Peki ya kaybetmeden önce kıymet bilmedi ise, neyi arayacaktı insan? Kıymet, ancak kaybettikten sonra mı bilinmeliydi?
Son aramayı tekrar etti. Israrcıydı bu kez. Sanki bir şeylerden emin olmak istiyordu. Dokuzuncu çalmada alo dedi karşıdan sanki tereddüt içindeki bir ses.
Ani bir soru karşısında ne yapacağını bilemeyen biri nasılsa öyle kalakaldı bir an ama fırsatı da kaçırmak istemiyordu.

 

“İlhan ile görüşecektim” dedi, farkında olmadığı bir mahcubiyet tonuyla.

 

“Ben yakın bir arkadaşıyım, biraz önce de sanırım çaldırdınız ama o sıra ambulanstaydık. Sizinle arasının iyi olmadığını biliyordum, kendisi anlatmadığı için ben de sormuyordum. Ama bu durumdan haberiniz olursa uygun olur diye düşündüğüm için onun telefonunu açmak istedim. Ali,benim adım. İlhanla üniversiteden beri arkadaşız.”

 

Çok sigara içiyormuş İlhan, söylemiş oysa yakın arkadaşı:

 

“Yazık ediyorsun kendine. Yemek de yemiyorsun doğru düzgün, kendine bakmıyorsun. Bak kız seninle yuva kurmak istiyor, evlen onunla iyi bir ailen olsun. İşin gücün yerinde arkadaş, senin derdin ne anlamıyorum. Bak Sezin de aynı şeyi söylüyor sana, bizim gibi mutlu bir aile olabilirsiniz.”

 

“Dedim ama dinletemedim. Maalesef ikna edemedim. Annesinin ölümünden sonra sigarayı benden daha fazla dost edindi kendisine. Üstüne üstlük yemeği de iyice azalttı. Sanki kendisine yemek yememe cezası veriyor gibiydi. Birkaç kez eve aldık yemeğe eşimle birlikte. Bizim oğlanı da seviyor, ellerinizden öper beş yaşında. Onun hatrına davetimizi kabul etmiş ve kendisi de farkına varmadan yemeklerini güzelce yemişti. Sezin’in hassasiyetini de bildiği için bize geldiğinde sigara içmezdi. Sigara kokmasın diye son gelişinde sıkmış olduğu parfüm tüm odayı doldurmuştu. Oğlan ne güzel kokuyorsun deyince çok da hoşuna gitmiş, sana da bu kokudan getireyim mi diye sormuştu.”

 

“Bir hafta önce zorla doktora götürmeye kalktım. Öksürükleri her zamankinden farklılaşmıştı. Sanki benim ciğerlerimden bir şeyler kopuyordu. Tamam deyip geçiştirmeye kalktı. On gün sonra elimdeki proje işi hafifleyecek o zaman gidelim dedi. Ben de mecbur tamam dedim. Belki de beni geçiştirmişti.”
Oğluyla ilgili ne çok şey duymuştu bu ne kadar sürdüğünü tahmin edemediği telefon konuşmasında. Oğlum! Diye kendi içine konuştu. Ondan duyamayacağı ne çok şey işitmişti. Ayaklarından yere doğru çekildiğini sandı.

 

Ali’nin son söylediklerini işitmemişti. İçindeki fırtına uğuldama olarak kulaklarına vurmuş, karşıdan gelen sesler uğultuya dönüşmüştü. “Hangi hastanedesiniz” diye sorabildi ve telefonu kapattı.

 

Yatak odasına yöneldi. Üstüne başına çeki düzen vermeye çalıştı. Aynaya bakmamaya çalışarak cüzdanını cebine koydu. Açık olan pencereyi kapatıp evden çıktı. Onca yılın eksikliğini gidermek isteyen bir baba titizliği sinmişti üzerine sanki.

 

Hızlı adımlarla yürüdüğünü gören komşusu soru sormaya fırsat bulamadan köşeyi dönmüş otobüs durağına yönelmişti.

 

Tren garına varmış bilet almak üzere gişeye yönelmek üzereyken cebindeki titreşimi hissetti. Oğlum yazıyordu ekranda.

 

“Amca başımız sağolsun” diyordu Ali’nin sesi.  Yere düşmek üzereyken hemen yakındaki genç delikanlı fark etti ve en yakın koltuğa oturttu. Açık kalan telefondan; “alo alo amca iyi misiniz” diye seslenmeye devam ediyordu Ali. Delikanlı telefona cevap vermek durumunda kaldı: “Amca biraz fenalaştı da cevap veremiyor şu anda.”

 

– Kendisine geldiğinde söyler misiniz size rica etsem. Ben oğlunun arkadaşıyım. Amcanın oğlu vefat etti. Bana vasiyeti vardı. Senden önce ölürsem beni doğduğum topraklara, annemin yanına gömersin diye. Yarın cenazesini amcanın oraya getireceğiz. Bu şekilde kendisine söyler misin?- Tabii söylerim dedi delikanlı, sorar soruşturur kendisini de evine götürürüm birazdan, merakta kalmayın.
– Benim telefonumu da not ederseniz.

 

Evi fark ettiğinde ancak yanındaki gence sorabildi. Yolcu olduğunu öğrendi. “Hakkını helal et evladım” diyebildi. “Seni de yolundan ettim, ne olur hakkını helal et.” diye de ekledi. “Helal olsun amca, yalnız mısın kimsen var mı yanında” diye sordu kendisini eve getiren genç. “Yalnızım ama komşular var sağ olsunlar, sen işinden gücünden, yolundan kalma” dedi. Ali’nin söylediklerini tekrarladı delikanlı, şimdi söylenilenleri daha iyi anlayabildiğini görüyordu. Yetişmek zorunda olduğu bir işi olmasa kalacağını söyleyerek başsağlığı ve özrünü belirtip ayrıldı yanından. Sokağın köşesini döndükten sonra ancak aklına geldi de; “hay aksi bir su bile ikram edemedim delikanlıya” diye döküldü ağzından.

 

Giderken seslenemeyen komşusu şimdi yanındaydı.

 

İnsanlar azalsa da acı haber tez duyulmaya devam ediyordu. Komşular bir bir geldiler. İlk gelen komşu eve dönüp yeniden gelmişti. Zorla bir sıcak çorba içirebildi.
Nöbetleşe yanında kalmıştı komşuları. Sabah ezanı okunduğunda camiye doğru yola koyulmuşlardı. Sabaha kadar gözüne uyku girmemişti, aldığı abdest uykusuzluğunu örtmüş gibiydi.

 

Yanında kalan hiçbir komşusu aklından geçenleri okuyamazdı.

 

Vakit biraz daha ilerlediğinde Ali, yanında sessizce yolculuk yapan İlhan’ı getirmiş, arkadaşının vasiyetine sadık kalmıştı.

 

Altı ay sonra sıcak bir Temmuz günü İlhan annesinin yanında yatıyordu. Babası iş seyahatlerindeyken olduğu gibi. O zamanlar anne kucağında nasıl yattığını hiç düşünmemiştioğlunun. Demek böyle kucak kucağaydılar annesi ile.

 

İlhan dönmüştü anne kucağına. Yalnız bıraktıkları, onu yalnız bırakmıştı şimdi bu topraklarda.