“Sen bir gaflet içindeydin . Şimdi gözünden perdeni kaldırdık.
Bugün gözün keskindir!”
—Kur’an, 50:22
Soğuk iliklerime kadar işliyor, karanlık etrafımı sarıyor…
Bu yerde on gündür yalnızım; donmuş haldeyim, bağıramıyorum ya da onlara nefes alabileceğim bir delik açmaları için yalvaramıyorum.
Adamlar, bana en ufak bir merhamet göstermeden girip çıkıyor.
Bir tanesi tiksintiyle, “Bu ihtiyardan bir an önce kurtulmamız gerekiyor,” dedi. Hepsi bu kadardı.
Beni de daha önceki insanların yaptığı gibi uçaklara mı bindirecekler, yoksa sınırdaki bir ormana mı fırlatacaklar?
Küllere dönüşüp bir anka kuşu gibi yeniden mi doğacağım, yoksa çürüyüp bedenimi kurtlar mı yiyecek?
Düşüncelerim dağınık , zihnim bir türlü toparlanmıyor — tıpkı iki ay önceki halim gibi.
⸻
“Çocuklarım, Almanya’daki hastanelerde kalp ameliyatlarının hatasız yapıldığını ve Alman doktorların bu konuda büyük bir deneyime sahip olduğunu söyleyerek, seyahat etmem konusunda ısrar etmeyi sürdürdüler.”. Ne yazık ki sonunda kabul ettim; Tanrı’nın yeşil yeryüzünün üzerinde süzüldüm. Dağ eteklerinin, nehirlerin üzerinden uçtum; ömrümün üçte ikisini geçirdiğim çölün öğle sıcağından uzakta. Havada saçları dağılmış kadınları hayal ettim, saç telleri havada şiir gibi savruluyordu. İş yerindeki patronlarımın çatık kaşlarının yerine, kendiliğinden doğan kahkahaları ve habersizce beliren gülümsemeleri düşledim.
Krallığa yerleşmeden önce, petrol bakanlığına hizmet eden bir bilimsel ve mühendislik çalışması için Moskova’yı ziyaret ettiğimi ve fotoğraf çekmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Komik olan şu ki, bir gün oradan geçen bir kadın ansızın arkamdan gelip bana sarıldı, anlamadığım bir şeyler geveliyordu. Sonra arkadaşım bir fotoğraf çekti ve kadın beni öpüp gitti.
Yolculuktan, o genç kadının parfümünün kokusu tamamen üzerime sinmiş olarak döndüm.
Evlendiğimde bile o koku gitmedi; kısa süre sonra kalbim yorgun düştü.
Oğullarımdan biri bir trafik kazasında öldüğünde kalbim neredeyse ikiye ayrıldı — beni, geriye kalan günlerimle ve düşlerimle baş başa bırakarak.
En büyük oğlum yanıma geldi ve kardeşleriyle birlikte Almanya Büyükelçiliği’nden bana Schengen vizesi aldıklarını, ardından Paris’teki Charles de Gaulle Havalimanı aktarmalı Berlin uçağımı ayarladıklarını söyledi.
Çok mutlu olmuştum. Daha önce hiç Paris’e gitmemiştim.
Eyfel Kulesi’ni, Şanzelize Caddesi’ni görmek istiyordum.
Hayata tutkuyla bağlı, büyüleyici genç kadınları bir anlığına da olsa seyretmek istiyordum.
Belki havalimanında bana sarılıp öpecek, sonra da gidip beni yeniden hayata döndürecek bir kadın bulurdum.
Ah, keşke hiç gitmeseydim! Keşke…
Paris’e varır varmaz göğsümde bir sıkışma hissettim ve bayıldım. Uçağın kaptanı, havaalanındaki sağlık ekibini çağırdı; beni hızla garip bir kokunun hâkim olduğu beyaz bir odaya götürdüler. Orada birinin “Öldü,” dediğini duydum.
Güldüm. Ölmemiştim ki!
Ama oğlumun çılgınca haykırışını duymam yeterliydi:
“Peki şimdi ne olacak?”
Ses çok netti — belki eskisinden de netti…
Evet, artık karıncaların sürünüşünü, suyun damlayışını, ışıklarla dolu bir odada yankılanan ayak seslerini duyabiliyordum. Artık gaflet içinde değildim — bugün gözüm keskin!
“Vize aldığı yere kadar yolculuğuna devam etmek zorunda,” dediler.
Ama o öldü.”
“Biliyoruz, ama burada kalamaz; çünkü onun akıbetini belirleme yetkisine sahip ülke Fransa değil, kendisine ziyaret iznini veren Almanya’dır.”
Beni Federal Almanya Cumhuriyeti’ne götürdüler. Karanlık bir odaya kapattılar; orada, sadece sarışın bir kızın inlemelerini duydum —her fırsatta sevişmek için onu buraya getiren iş arkadaşıyla kıvranıyordu.
Sanki Araplığımdan intikam almak ister gibiydiler.
Bu buzdolabının içine tıkılan tek kişi benim artık.
Benimle buraya getirilenlerin hepsi evlerine ve mezarlıklarına döndü… Ve bu ahmak, zamanımla birlikte uçuruma sürüklenen erkekliğimi bana hatırlatmak istercesine, günde iki ya da üç kez zevk almaktan başka bir şeyle yetinmiyor. Birkaç gün önce biri öfkeyle içeri girdi; Araplara ve Müslümanlara sövüp sayıyor, yaşlı meslektaşına bağırarak diyordu ki: “Krallığa dönüşünü onaylamayacaklar!”
“Niye ki? Orada yaşamamış mıydı?”
“Evet, ama vatandaş değil. Elinde olan tek belge başka bir Arap ülkesine ait.”
“Anlamadım, başka bir ülkenin belgesi derken ne demek istiyorsun?”
“Diyorlar ki, o Filistinliymiş; havaalanı ya da limanı olmayan, iki ülke tarafından —biri Arap, diğeri İsrail devleti— kuşatılmış küçük bir şehirden.”
“Peki neden onu, belgesini aldığı ülkede ya da hayatını geçirdiği yerde gömmüyorlar? Çok basit aslında —çölde küçük bir çukur kazarsın ve mesele biter.”
“Bilmiyorum. Aptallar işte.”
Günler geçti, sarışının inlemeleri hiç dinmedi. Bu mahlûkun kendi zevkine dalışı beni öldürüyordu. Bağırmaya çalıştım ama sesim çıkmadı…
“Lütfen dur! En azından ölümümün hatırına saygı göster. Hâlâ bu buzdolabının içindeyim; bilinmeyen bir akıbetin korkusuyla titriyorum.”
O alçak, bütün gücüyle, övünür gibi inledi —tam karşımda.
Sonunda hastanede üst düzey bir yetkili geldi; doktorlar ve hemşireler onun etrafında toplandılar. Hemşirelerin yumuşak seslerini duydum; bedenimin Arap dünyasının demografisini etkileyebilecek jeostratejik duruma dair son gelişmeleri değerlendiriyorlardı.”Efendim, Filistin büyükelçiliğiyle temastayız. Oradaki yetkililerle birlikte onu gömmek için mümkün olan her yerde yer bulmaya çalışıyorlar. Görünüşe göre mesele karmaşık, çünkü ona bu belgeyi veren ülke, belgenin süresi yıllar önce dolduğu için ne Gazze’ye girişine izin veriyor ne de kendi toprağına gömülmesine.”
“Bu durum sizce nasıl çözülür?” “Başka çaremiz yok; büyükelçiliğe teslim edip gömme işini onların üzerine aldırmalıyız. Buzdolabı pahalı ve sigorta şirketi bu belayı ne pahasına olursa olsun kapatmak istiyor.” “Cesetten kurtulabilmemiz için ilgili makamlara bir öneride bulunacağım.” “Efendim, zaten çok sayıda yaşayan Arap’ın sorununu çözdük; bana göre bu ölü adam devletin sırtında bir yük olmamalı.” “Kesinlikle olmamalı. Endişe etmeyin.”
Onlar odadan çıktı, ama sarı saçlı, Kafkas yüz hatlarına sahip bir doktor kaldı. Buzdolabının kapağını açtı; yüzümdeki beyaz örtüyü kaldırırken gülümsüyordu. Ardından Kur’an okumaya başladı. Ben hâlâ hayattaymışım gibi benimle konuştu ve onu bu şehre getiren yasadışı göç yolculuğunun ayrıntılarını da içeren bazı küçük sırlarını anlattı. Ailesi Srebrenitsa katliamından sonra Frankfurt’a yerleşmişti; bana kendi ailesinin bir üyesiymişim gibi davrandı. Boşnak Müslümanların ve Bosna-Hersek’in hikâyesini anlattı. Hikâyesini dinlemek, sanki Berzah’tan geçip öte âleme varmış da orada bir roman okuyormuşum gibi hissettirdi.Bana hayatını, Mona Lisa’ya benzeyen yoldaşını kaybettikten sonra nasıl neşesini yitirdiğini anlattı. Sanki tüm acılarını dökmeye ihtiyacı var da onu dinleyecek benden başka kimsesi yokmuş gibiydi!
Onun uzun konuşması sırasında uyuyakaldım. İlk kez gerçekten uyuyabildim ve derin bir rahatlama nefesi verdim. Etrafımı, bir zamanlar beni öpüp kalbimi çaldıktan sonra terk eden genç bir kadının kokusu sarmıştı.
Yousri Alghoul, Gazze kentindeki El-Şati Mülteci Kampı’ndan Filistinli bir yazardır. Bugüne dek birkaç roman yayımlamıştır; bunların en yenisi, Filistinli ve Suriyeli bir grup mültecinin Avrupa’ya uzanan gizli yolculuklarını anlatan Mashaniq al-‘Atmah (“Karanlığın Darağaçları”) adlı eserdir.
Bu metinlerin de alındığı en son öykü kitabı ise John Kennedy Yahdhi Ahiyanan (“Bazen John F. Kennedy Halüsinasyon Görür”) başlığını taşır.
