Hikâyeler vahşi yaratıklardır, dedi canavar. Onları serbest bıraktığında,
ortalığı nasıl kasıp kavuracaklarını kim bilebilir?
Hikâyeler vahşi yaratıklardır, dedi canavar. Onları serbest bıraktığında,
ortalığı nasıl kasıp kavuracaklarını kim bilebilir?
Çocuk ve gençlik edebiyatı; uzun yıllar korumacı yetişkin algısının çizdiği güvenli sınırların içinde kalarak ölümü, kaybı ve travmayı ya ehlileştirme ya da tümüyle yok sayma yoluna gitmiştir. Ebeveynlerse, çoklukla baş etmekte zorlandıkları bu olgunun çocuklarının da gündemine girmesine lüzum görmez. Durum böyle olunca şanslı bir grup çocuk için kayıp; sonsuz bir uyku ya da doğanın dingin akışında zamanı gelince varılacak bir durak olarak kalır. Büyükanneler ölür o hayatlarda, torunlar yıldönümlerinde mezarlara çiçek bırakır. Bir grup şanssız çocuk ise edebiyatın sağaltıcı kucağında karşılaşmaz bu kavramla, ona sert bir kayaya çarpar gibi toslar. Conor’ın annesi de yaşam döngüsünü tamamlamış, “hayatının amacını yerine getirmiş” bir sonbahar yaprağı olan Freddie[i] gibi süzülerek düşmez hayattan; kusar, saçları dökülür ve geride kalan çocuğun ruhunda suçluluk, hiddet ve yıkım bırakır.
Yasın genellikle ölüm anıyla, kalbin durduğu o keskin çizgiyle başladığı düşünülür. Oysa kanser gibi terminal dönem hastalıklarında yas, ölümden çok önce, teşhisin konulduğu veya iyileşme umudunun tükendiği anda başlar. Psikolojide “beklentisel yas” olarak adlandırılan bu evre, kimi zaman kaybın kendisinden bile daha yıkıcı olabilir. Eşini kaybetmiş İsveçli kadınlarla yapılan araştırma[ii], katılımcıların yüzde 40’ının kayıp öncesindeki bu belirsiz ve sancılı bekleme sürecini, ölüm sonrasındaki yas döneminden daha stresli bulduğunu ortaya koyar (Johansson AK, Grimby A, 2011). Siobhan Dowd’ın özgün fikrinden yola çıkan Patrick Ness imzalı Canavarın Çağrısı[iii] kitabı da fiziksel kayıptan çok önce başlayan bu yas süreciyle Conor’ın tek başına verdiği mücadeleyi anlatır.
Kitabın daha ilk satırlarında ebeveynleşmiş bir çocukla karşılaşırız. Conor, annesinin kemoterapi seansları, bitmeyen bulantıları ve halsizliği karşısında evin düzenini sağlamaya, kahvaltıyı hazırlamaya, çamaşırları yıkamaya ve annesine destek olmaya girişir. Çocukluğu askıya alınmış, evin “küçük yetişkini” hâline gelmiştir. Büyükannesinin, “Buradayım çünkü on üç yaşındaki oğlanlar, kendilerinden istenmediği hâlde mutfak tezgâhı silmemelidir,” sözleri, cinsiyet rollerinden bağımsız okunduğunda, Conor’ın bir çocuğun olağan dünyasının çok dışında ağır bir sorumluluğu üstlendiğini gösterir. Bu tersine dönmüş bakım ilişkisi, çocuğun içindeki kırılganlığı bastırmasını ve duygularını dış dünyaya kapatmasını zorunlu kılar.
Kitabın iki ana karakterinden biri varsayabileceğimiz “Canavar” figürü, Conor’ın hâletiruhiyesinin çok katmanlı bir temsilidir. Mezarlıktaki kadim porsuk ağacından doğan canavar, mitolojide hem ölümün hem de yeniden doğuşun simgesidir.[iv] Conor, kemoterapi ilaçlarının hammaddesi olan bu ağacın[v] bir mucize yaratarak annesini kurtaracağına inanmak ister. Burada “canavar” bir kurtarıcı fantezisi olmaktan ötedir, aynı zamanda Conor’ın “iyi çocuk” zırhı altına gömdüğü hiddetidir. Büyükannesinin paha biçilmez antika eşyalarını parçalarken de okulda Harry’nin kafasına birbiri ardına yumruklar indirirken de açığa çıkan yıkıcılık, çaresizliğin çağırdığı öfkenin bedenleşmiş hâlidir.
Conor’ın ruhsal çöküşünü derinleştiren ise maruz kaldığı görünmezlik ve cezalandırılmama durumudur. Annesi kanser olan bir çocuk olarak herkes ona acımakta, iltimas geçmektedir. Ödev yapmasa, dersi dinlemese, hatta ortalığı birbirine katsa bile yetişkinlerin ortaklaştığı tek bir şey vardır: “Ceza ne işe yarar ki?”. Verdiği onca zararın ardından cezasız kalmanın Conor’a çağrıştırdığı şey “merhamet” olmaktan uzaktır; yaşadığı hayat artık mantık sınırlarının dışındadır ve kendisini yok sayılmış hissetmektedir. Oysa ceza almak Conor’ın, dünyanın düzenini koruduğunu ve eylemlerinin bir karşılığı olduğunu hissetmesini sağlayacaktır!
Conor, tüm bu yas sürecinin içinde bir de okulun zorbası Harry ile mesai yürütmektedir. Kitap boyunca Conor’ın Harry karşısındaki teslimiyetçiliğine anlam vermekte zorlandığımız bir ilişkiye tanık oluruz. Harry ile Conor arasındaki dinamik, tipik bir akran zorbalığından çok daha karmaşık bir psikolojik zemine oturur. Conor, gerçek kâbusunu görmeye, hakikatin suç yükünü zihninde taşımaya başladığında Harry için “görünür” olur. Harry’nin sezdiği şey Conor’ın acısı değil, üzerine sinmiş olan suçluluk psikolojisi ve cezalandırılma arzusudur. Çevresindeki herkes Conor’ı bir cam fanusta tutup cezasız bırakırken, Harry ona hak ettiğine inandığı bedeli ödeten tek figürdür. Durum böyle olunca Harry’nin Conor’a vurabileceği en yıkıcı darbe de onu herkes gibi yok sayması olur. Yemekhanede “Sana artık hiçbir şey yapmayacağım, artık seni görmüyorum” dediği an, Conor mutlak bir hiçliğe hapsolur. Canavarın devreye girdiği ve Harry’yi hastanelik ettiği o patlama anı, görünmez adam masalının doruk noktasıdır: Görünmez adam artık görünmez olmaktan bıkmış ve insanları kendisine bakmaya zorlamıştır. Bu eylem, Conor için “Buradayım” demenin bir yoludur. Bu olayla birlikte Conor, Harry ve Lily arasında geçen sahne de bir yanıyla anlam kazanır. Conor okul müdürüne karşı, kendisini korumaya çalışan çocukluk arkadaşı Lily yerine Harry’i savunmuştur, çünkü Lily, Conor’ı tüm okul için görünmez kılarken, Conor’a kendi varlığını duyumsatan tek kişi zorbasıdır.
Canavarın anlattığı masallar, iyilik ve kötülüğün net çizgilerle ayrılamayacağını gösterir; insan, doğası gereği gridir: Her zaman iyi taraf diye bir şey olmayabilir. Ya da kötü taraf. Çoğu insan, ortada bir yerdedir. Conor artık “iyi çocuk” olmaktan yorulmuştur ve içinde debelenip durduğu bu girdaptan kurtulmak istemektedir. Conor’ın kâbusu, tam da bu kurtulma arzusunun getirdiği ezici suçluluktan doğar. Annesinin gidişine katlanamazken, bir yandan da “Ne olacaksa olsun ve artık bitsin” diyebilmenin yükü altında ezilir. Bilge Karasu’nun Ne Kitapsız Ne Kedisiz[vi] yazısında insan ruhunun en karanlık köşesine tuttuğu ışık, Conor’ın taşıdığı bu derin suçlulukla örtüşür: “Çok sevdiğiniz, birlikte yaşadığınız, onsuz bir yaşamı düşünmeyeceğiniz ölçüde yaşamınızda yer etmiş kişiler, varlıklar da, sizi bezdirir arada bir; içinizin bir kuytularında onlardan kurtulmak istersiniz. O kişinin, o varlığın ölümünü bile geçirirsiniz usunuzdan, getirirsiniz gözünüzün önüne (tepkinin ilkelliği apaçık değil mi?). … Çılgınca şeyler düşündüğünüzü de bilirsiniz (suçluluk duygularından falan söz etmiyorum) çünkü bilirsiniz ki onsuzluk, sizin de en azından bir parça ölümünüzdür.”
Conor’ın, kendisini büyükannesinin baskısından, annesini ise ölümden kurtarmak için geldiğini sandığı Canavar; aslında o büyük gerçeği itiraf ettirerek Conor’ı suçluluk duygusundan kurtarmayı arzulamaktadır. Çünkü Conor’ın asıl gerçeği, annesinin ölmesini değil; bu belirsizliğin, tükenmişliğin ve acının artık bir son bulmasını dilemesidir. Conor’ın yasını tutabilmesi, ancak kaçınılmaz olana nihayet izin vermesiyle mümkün olacaktır. Çünkü canavar sandığımız şey, çoğu zaman yaşanmayı bekleyen yasın kendisinden başka bir şey değildir.
[i] Leo Buscaglia. The Fall of Freddie the Leaf.(1982). Henry Holt&Co.
[ii] Johansson AK, Grimby A (2011). Anticipatory grief among close relatives of patients in hospice and palliative wards. Am J Hosp Palliat Care. 2012;29(2):134-138. doi:10.1177/1049909111409021
[iii] Patrick Ness, 2016, Canavarın Çağrısı. Delidolu.
[iv] https://treesforlife.org.uk/into-the-forest/trees-plants-animals/trees/yew/
[v] A Story of Discovery: Natural Compound Helps Treat Breast and Ovarian Cancers. https://www.cancer.gov/research/progress/discovery/taxol Erişim Tarihi: 23.08.2026
[vi] Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz. (1987) Metis Yayınları. ss.12