Uyandığı anda hissetti: şehir gri bir bulutun altında nefes alamıyordu — o da öyle. Yatağın ucuna çöktü, başını ellerinin arasına aldı. Perdeler kapalıydı; aralarından sızan puslu ışık odanın köşelerini aydınlatmaya yetmiyordu. Göğsünde ağır bir taş, ciğerlerine yerleşmiş nemli bir duvar gibi. Pazar sabahıydı, kutsal pazar. Televizyonun karşısında hiçbir şey yapmadan geçirilen saatlerin günü. Ama daha sabah başlamadan içine edilmişti.
Gece bütün WhatsApp gruplarını sessize almıştı. Alarm kurmamıştı. Uyanmasam belki gün başlamaz diye geçirdi içinden. Kahkahası boğazında takıldı. Dışarıda bekleyen gün, küf kokulu apartman boşluğuna çoktan yayılmıştı.
Ayağa kalktı, pencereye yürüdü. Camın ardından bomboş sokak göründü. Binalar kapalıydı; perdeler çekilmiş, balkonlarda hayat belirtisi yoktu. Yalnızca sabah soğuğunu yaran bir gölge geçti: telaşsız bir adam, elinde poşet, başı öne eğik. Apartman çürük yumurta kokuyordu. Bu koku, sokağa, bütün mahalleye sinmişti haftalardır. Kimse ses çıkarmıyor, kimse kaynağını aramıyordu. Koku, herkesin evine çoktan yerleşmişti.
Mutfağa girdiğinde N masayı hazırlıyordu. Çatal bıçakların birbirine çarpan ince sesi, sanki odanın ağır havasını kesmeye çalışıyordu. Kadın, onu görür görmez mırıldandığı şarkıyı kesti. Kısa, kısık bir günaydın bıraktı havaya; kelimenin kendisi değil, sesinin tonu yabancı geldi S’ye. Uzun zamandır süren bir alışkanlığın yankısıydı.
N’nin gözleri tabağa takıldı, çatalı düzeltti, sonra sanki masayla birlikte S’yi de hizaya sokmak ister gibi bir tonla konuştu:
“Sen krem peynir istersin, değil mi?”
S başını salladı. Kelimeye gerek yoktu; bu evde çoğu şey gibi bu da söylenmeden biliniyordu. Ama o bilmenin içinde yakınlık değil, yalnızca alışkanlığın tortusu vardı.
Masa düzenliydi ama ruhsuzdu. Beyaz tabakların kenarında çatlaklar, yılların çizdiği damarlar vardı. Bardakların camı artık şeffaf değildi; silinse bile gitmeyen izler göz önünde birikmişti. Bir zamanlar pazar sabahlarının neşesini taşırdı belki bu masa; şimdi yalnızca yinelenen bir ritüelin soğuk yüzüydü.
S sandalyeye oturdu. Sandalye gıcırdadı; o ses bile yasaklı bir söz gibi yankılandı. Çatalın bıçağa teması ağır geldi, sanki metal değil, kalın bir perdeye çarpıyordu. Sessizlik, sofradaki her şeyden daha büyüktü: peynir tabağından, zeytin kâsesinden, kahveden bile. Sessizlik masanın ortasında oturuyor, ikisinin nefesini bastırıyordu.
S, N’ye bakmak istedi ama kadın gözlerini tabağından kaldırmadı. Ekmeği keserken bıçağı biraz fazla bastırıyordu; ekmek ufalandıkça parmaklarındaki gerginlik arttı. O hareketin içinde yorgunluk mu vardı, öfke mi, yoksa sadece devam etme zorunluluğu mu, anlayamadı.
S’nin boğazında kelimeler birikti ama çıkmadı. İçinden “günaydın” demek geçti — gerçek bir sesle. Sonra sustu. Çünkü bu evde sözcükler, daha dudaktan çıkmadan ağırlığını yitiriyordu.
N başını kaldırmadı. Dudak kenarındaki kas titredi, göz köşesinde ıslaklık belirdi. Ekrandaki kızın fotoğrafı, mutfakta duran peynir tabağından bile daha canlıydı. S bir an elini uzatmak istedi, sonra vazgeçti. Dokunsa bile o temas, sahte gelecekti.
Televizyon Gazze’ye kaydı. Bombardıman altındaki sokaklar, taş taş üstüne bırakılmamış evler, kucağında çocuk taşıyan kadınlar… N’nin yüzü değişti. Dudaklarından bir fısıltı döküldü:
“Cinnet bu… dünya delirdi.”
S sessiz kaldı. O sözdeki yorgunluğun ağırlığını hissetti ama karşılık veremedi.
Tam o sırada pencerenin aralığından içeri sızan koku ikisini de irkiltti. S pencereyi açmak istedi, ama N’nin bakışı onu durdurdu. O koku içeri dolarsa ikisini de boğar gibiydi. Sessizlik yeniden çöktü. Kahve tazelendi, çatal bıçak tıkırtısı döndü, ama kokunun gölgesi masadan kalkmadı.
Televizyonda cesetler çıkarılıyor, yan yana diziliyordu. S gözlerini kaçırdı.
“Kapat istersen,” dedi. “Sabaha ölülerle başlamayalım.”
İçine çöken sıkıntı, dilinin ucuna kadar çıkmıştı.
N kalktı, süpürgeyi hazırladı.
“Ayak altında dolaşma,” dedi, sesi sertti.
S yalnızca başını salladı, itirazsız.
Bir süre sonra N mutfağa gidip buzdolabını açtı. Çürük elmalardan birini eline aldı. Kabuk kahverengi lekelerle kaplanmış, dokusu yumuşamıştı. Elmayı kavradığında yapışkan bir sıvı kabuğun altından sızdı; parmaklarının arasından kayarak tezgâha damladı. Koku, metalik ve tatlımsı bir fenalıkla yayıldı. O koku, televizyonun gösterdiği ceset görüntüleriyle birleşti. N elmayı buruşturup çöpe attı. Ama koku çoktan mutfağa yerleşmişti; duvarlara sinmiş, çıkmamaya yemin etmiş gibiydi.
“Çöpü de sen at bari,” dedi N. “Çık biraz, hava al.”
S poşeti aldı. Dış kapıyı araladığında apartman boşluğundan üstüne kesif bir lağım kokusu çarptı. Koku, boğazına saplanan paslı bir çivi gibiydi. Poşetten gelmiyordu; sokak günlerdir böyleydi. Herkes susuyordu. Sanki o kokuya da, hayatın kendisine de alışmışlardı.
Sokağa çıktığında televizyonun sahneleriyle buzdolabındaki çürük elmanın imgesi zihninde birbirine karıştı. Bombardımanda yıkılan evler, kucağında çocuk taşıyan kadınlar, yan yana dizilmiş cesetler… Hepsi kokan bir meyvenin fenalığıyla aynı ağırlığa bürünmüştü. İçinde bir çığlık kabardı ama boğazında düğümlendi. Ses çıkmadan içeri gömüldü.
Marketin rafları arasında oyalanırken kalabalığın içindeki yalnızlığını daha çok hissetti. Işıkların altında parlayan paketler, renkli etiketler; her şey fazla parlak, fazla sahteydi. Yanından ağır adımlarla geçen yaşlı bir adam dikkatini çekti. Adam poşetine bir şeyler yerleştiriyor, her hareketinde sanki bir şeyi unuttuğunu fark ediyormuş gibi duraksıyordu. Onu izlerken S’nin çocukluğundaki tutsaklık hissi geri geldi. Apartmandaki çürük kokuya aldırmadan yaşayan herkes, aynı dar koridorda yürüyordu; nefesleri kısıtlı, adımları hep aynı boşluğa çıkıyordu.
Temizlik reyonunda durdu. Çam kokulu bir şişeyi aldı, burnuna yaklaştırdı. Kesif kokudan kaçmak için bir anlık sığınak gibiydi bu. Ama zihni hemen başka bir görüntüyle doldu: şantiye alanında üst üste dizilmiş cesetler, televizyonun gösterdiği o toz toprak içindeki ölüler. Marketin yapay çam kokusu ile evin içindeki çürük kokusu birbirine karıştı; ikisi de aynı karanlık tadı bıraktı boğazında.
Alışverişini tamamladı. Kasada görevli, ezberlenmiş bir gülümsemeyle “İyi günler” dedi. Ama o söz, kulaklarında boş bir yankıdan ibaretti. Çıkışta başını kaldırıp gri gökyüzüne baktı, derin bir nefes aldı. Hava ciğerine dolmadı; nefes yarıda kesildi. Ne özgürdü ne de tutsak; ikisinin arasında, gri bir boşluğun içinde asılıydı. Kalabalığın ortasında yapayalnızdı.
Eve döndüğünde N süpürgeyi çoktan çıkarmıştı. Kapıda onu gülümseyerek karşıladı. Bu kez zoraki değil, kısa bir anlık samimiyet vardı bakışında. S poşetleri kapı eşiğine bıraktı. Televizyonda gündüz kuşağı başlamıştı; bağırış çağırış içinde kadınlar, saç saça baş başa birbirine giriyor, birkaç dakika sonra aynı ekranın önünde göbek atıyorlardı. Ekranda komiklik, içeride sessizlik. N, ona bakıp hafifçe gülümsedi.
S’nin aklından bir an geçti: belki de bu kez “akıllı uslu” olabilirdi. Bu evdeki kırılgan dengeyi daha fazla zorlamamaya karar verse, belki N’nin gülümsemesi biraz daha uzun sürerdi. Ama kokunun ağırlığı ikisini de bastırıyordu. Televizyonun uğultusu, süpürge sesi, apartmandan sızan lağım kokusu… hepsi tek bir uğultuya dönüştü.
Televizyonu kapatsam mı? diye geçti aklından. Çürük kokusu duvarların arasına sinmişti; sessizlik onu yok etmezdi ama belki kısa bir süreliğine unutturabilirdi. Odada üç ses yarışıyordu: televizyonun uğultusu, süpürgenin homurtusu, apartmandan sızan kokunun sessiz çığlığı. Kapansa, en azından biri eksilirdi.
Elini uzattı kumandaya. Parmaklarının ucunda karar anının soğukluğu vardı. Düğmeye bastı. Televizyon sustu birden; ekran karardı. Ama kararmayan, mutfağın köşesine sinmiş çürük kokusuydu. Sessizlik, kokunun daha da keskin duyulmasına yol açtı. N’nin süpürgeyi çekiştiren adımları odada yankılandı, apartmanın derinden gelen hırıltısı nefeslerine karıştı.
S başını kaldırıp pencerenin ötesindeki gri gökyüzüne baktı. Pazar sabahı yine aynıydı; kokular, gölgeler, suskunluk…
İçinden geçen tek cümle ağırlaştı:
“Çürüme durmaz, sadece ertelenir.”