Dünyanın Yükü
Öykü

Dünyanın Yükü

Ömer Torlak

Özgür Kökalan’a…

Hayatını şuncacık bir çantaya nasıl sığdırabilirdi ki insan? Çantanın sapı da pul pul döküktü.

 

Ne zaman izlediğimi hatırlamamıştım ama çok önceden olduğunu kestirebildiğim bir film repliği miydi diye düşündüm. Niçin tekrar etmişti zihnimde, doğrusu anlam veremedim. Ama epey iştahlı yemeye devam ederken o anda çok sevdiğim tatlının kalan kısmını yiyemeyeceğimi anladım.

 

Kafeteryada birlikte olduğum meslektaşımın sorusunu duymazdan geldim. O da üstelemedi. Biliyordu çünkü aklımdan her geçeni kendisine söylemeyeceğimi. Klinikte yaşadıklarımı anlatmaktan zaten hoşlanmazdım. Hoş yaptığım işin gereği olarak söz etmemem gerektiğini de biliyordum zaten.

 

“Kahve içelim mi?”

 

Nazire yapmadım, cevapsız bırakmadım bu kez arkadaşımın sorusunu ve nedense hızlıca “olur” dedim. Ara sıra yaptığımız gibi mesai çıkışı gittiğimiz kafeteryada oturmuştuk.

 

Bir yandan bugün onunla daha fazla zaman geçirmek istediğim içindi bu cevap, öte yandan belki de ona biraz da olsa açılmak istiyordum sanki. Samimi olduğum bu meslektaşımın gittikçe beni daha fazla tanıdığını fark ediyordum. Öyle ki, neredeyse hiç kahve içmediğimi bildiği halde bu sözü bile şaka konusu yapmak istemedi. Böyle bir çıkışın benim ona bir şeyler anlatma isteğime ket vurabileceğini düşünmüş olmalıydı o da sanki. Yine de çok ümitlenmiş bir gözle bakmıyordu bana. Niçin mi böyle düşünmüştüm. Ne de olsa ben de arkadaşımı daha fazla tanımaya başlamıştım.

 

Kahve kokusu mis gibi yayılmıştı masaya. Kurulmuş saat gibi aynı anda aynı kelimelerle teşekkür ettik garsona. Tebessümle kikirdeme arası bir bakıştı karşımızda duran. Çok da sevimli gelmişti o anda bana garsonun yüzünden yansıyan. Sonra arkadaşımla birbirimize bakıp gülümsedik. Hissettiklerimiz aynı mıydı bilemezdim ama gülümsememiz ortak oldu birbirine. Garsonun arkadan yürüyüşünü birisine mi benzetmiştim? “Gitme yine bir yerlere” diye seslendim kendi kendime. Arkadaşımsa kahveden aldığım ilk yudumdan aldığım keyfin fotoğrafını yakalamış gibiydi. “Sahi niçin kahveden uzak durmuşum ki ben?” diye söylendim. Arkadaşımı mutlu etmek için değildi bu söz, içtenlikle söylemiştim ve ona da ifade etmiştim. İnanmakla inanmamak arasında bir yerlerde gibi baktı sadece. Öyle olmadığını anlamıştı sanırım ama yine de bozuntuya vermemiş gibi bir hal sezdim onda.

 

“Hah işte şöyle, dediğime geldin mi” diye soran arkadaşıma tam cevap vermeye hazırlanmıştım ki, “oldum olası şu filozofça takılmana takığım ben de biliyorsun değil mi” diye ekledi. Başka bir fırsat vermeye niyetim yoktu. “Ne yani şimdiye kadar yanıldığıma tanık oldunsa söyle” dedim arkadaşıma. Başka şeyler de konuştuk sonrasında, kafeteryadaki diğer seslere karıştı hepsi. Garsonların hızlı ama dikkatli hareketleri, yiyecek ve içecek kokuları ve insanların solukları arasında dile düşenler ortalığı kaplamıştı. Ve bir süre sonra tenhalaşmaya başlamıştı tüm bunlar.

 

“Epeydir böyle keyifli zaman geçirmemiştim, çok teşekkür ederim kırmadığın için.” Arkadaşım, kafeteryadan ayrılırken söylemişti bunu. “Sahi, oğlan nasıl” diye eklemeyi de ihmal etmedi.

 

Şimdi daha tenha bir trafikte ama çoğu göz alan far ışıkları içindeydim. Karşılıklı istikametlerde giden ve gelen araçlar. Tekerlekler çukurlara denk geldikçe yola daha bir dikkat kesilmem. Hangi yolu nasıl geçmiş olduğumu anlayamadan eve varmışım. Düşünce yoğunlaştığında aynı anda başka bir şeyi nasıl yapabiliyordu insan. “Meleke” kelimesi döküldü açılan kapıdan içeri. Ben söylemiştim evin içinde kim varsa duymuş olmalıydı. “Evde karşılayanı olmalı insanın” Bunu başkasının işitmesi imkansızdı.

 

*****

 

O saatte çoktan uykuya dalmış olurdum. Bu akşamın her zamankinden farklı olacağını kısa zamanda anlamıştım. Böyle zamanlarda kullandığım film izleme yöntemi de fayda etmemişti. Filmin sonu gelmiş ama neredeyse filmle ilgili hiçbir iz kalmamıştı geride. Ekrandan kareler akarken zihnim oyun oynamayı seçmişti. Tıpkı çocukluğumda olduğu gibi, annem bakkaldan şunu şunu al deyip de aklım oyun oynayıp her seferinde eksiklerle eve döndüğüm gibi olmuştum. Hoş çok da olmazdı böyle şeyler ama az da olsa aklımda kalmış işte. Zira öyle sık sık bakkaldan alışveriş yapacak kadar paramız olmazdı çoğu zaman. “Keşke annem olsaydı şimdi ve beni azarlasaydı” diye geçirdim aklımdan. Bu keşkenin telafisi olmadığının farkındaydım elbet. Sadece derin bir özlemdi, hepsi bu. Pişmanlık başka bir şeydi. Sabah çok erken kalkmam gerektiğinin farkında olarak yatağa uzandım. Uykuda gözü olmayan gözlerimi yumdum. Dişlerimi fırçalamayı istememiş, pantolonumu da çıkarmamıştım.

 

Ertesi sabah sopa yemiş gibi kalkmıştım. Uzun süre uykuya dalamamayı da yorgun hissi ile uyanmamı da kahveye verdim. Akşam çok hoşuma giden kahve sabah suçun kaynağı mı olmuştu yoksa. Duş alırken akan suyla birlikte unutup gitmiştim sanki bu ikilemi. Serinlemek iyi gelmişti.

 

*****

 

Çok fazla iş arkadaşıyla samimi olmamıştım. Yapım da buna müsait değildi zaten. Hatta bazı arkadaşlarımın kendi aralarında; “fazlasıyla içe dönük bir yapısı var” diye konuştuğunu az çok kestirebiliyordum. Sadece bir meslektaşımla arkadaşlığım samimi düzeyde gelişmişti. “Herkes herkesle samimi olmalı mı”yı da arada sorgulardım.

 

İşe giderken sabah uyandığımdaki düşünceyi yeniden tarttım zihnimde. “Kahveye haksızlık yapmayayım, bugüne kadar ben yanılmışım” diye geçirdim içimden. Her zamanki yer boştu, aracımı park edip asansöre yöneldim.

 

O gün ilk fırsatta en samimi olduğum meslektaşımla birlikteydim yine. Odasına elimde iki kahve ile geldiğimi gören arkadaşım çok şaşırmıştı. “Bugüne kadar yanlış yapmışım demek ki” dedim. Hemen peşinden de “kahve içenlerin aldığı zevki ilk kez ben de yaşadığımı hissettim” diye ekledim. Bir de yanındaki çikolata ile acayip bir lezzeti tattığımı söyledim. Şaşkındı arkadaşım. “Enteresan” diyebildi sadece. Başkaca bir şey söylese sanki ona söyleyeceklerim varmış da bunları kısıtlayacakmış gibi hissetti sanırım kendisini. Artık onun da beni iyi tanıdığını düşünüyordum ve sanki bir şeyleri paylaşmak istediğimi hissetmişti. Bu yüzden de gülümseyerek suskun kalmayı tercih etti.

 

Beklediği gibi oldu.

 

“Dün sana bahsettiğim çanta sapıyla ilgili söylediğim, hatırladığımı zannettiğim bir film repliği değildi biliyor musun?” diye söze başladım. Bunun arkadaşıma değil kendime söylenmiş bir söz olduğunu hatırladım ve neyse diye toparlamaya çalıştım. Arkadaşım o kadar çok istekli gözüküyordu ki beni dinlemeye hiç bozuntuya vermedi. Dinlemeye devam ettiğini belirten çok hafif bir onaylama anlamında başını salladı sadece. Vereceği en küçük bir karşılığın, hatta tek bir kelimenin bile kendisine anlatmak istediklerime engel olmasına asla gönlü razı olamaz gibi duruyordu karşımda.

 

Tahmin edebilirsin sanırım, günlük rutinimizde hiç aklımıza gelmeyen vakalar bizim mesleği icra edenlerin şaşırmaması gereken konulardandır. Bugün beni bile hayret içinde bırakan bir örnekle karşılaştım. Hayatına son vermek isteyen on dokuz yaşında bir kız ve yere bırakırken bile sanki yerler kirlenecekmiş gibi sapı dökük çantasıyla perişan bir vaka. Sakinleştirmeye çalışmanın anlamsızlığı içinde dalmışım. Asistan arkadaşım kızı hemen oturttu ve bir küçük su şişesini açarak kendisine ikram etti. Asistanımın dingin ve olgun hali kendime hızlıca gelmemi sağladı. O anda ben geçmişime gitmişim demek ki!

 

“Ne denli olumsuz olursa olsun hiçbir şey insanın hayatını sonlandırmasının sebebi olamaz, olmamalı” gibi kalıplaşmış bir söylemi böylesi durumlarda söylemeyecek kadar tecrübem vardı tabii ki. Onca süre tıp eğitimi ve psikiyatri alanındaki dirsek çürütmelerim boşa değildi anlayacağın. “Sanırım seninle biraz dertleşmeliyim. Biliyor musun, dertleştiğimizde ya da konuştuğumuzda aslında bizden çok daha zor durumda nice insanın olduğunu öğrenebiliriz. Ve belki de o zaman benim derdim de neymiş ki, nice dertli ve çıkmazda olanlar varmış ve ben kendi derdim içinde sıkışıp kalmışım” diye söze girdim. Duvara konuşmuştum aslında. Bu kadar zor bir durum olduğunu tahmin edememişim. Konuşmak ya da tepki vermek gibi bir durumda değil gibiydi. Böylesi birine ne soru sormak ne cevap beklemek doğru olurdu. “Peki” dedim, hemen peşinden de “seni içerdeki odada biraz misafir edelim ha ne dersin?” diye sordum. Cevap alamayacağımı biliyordum elbette. Asistanım anladı içerdeki odaya aldı ve kendisi de ona refakat etti.

 

İki saate yakın süre geçmiş neredeyse. Asistanım da belirli bir tecrübeye ve bilgiye sahip olduğu için onunla hiç konuşmadan bir süre yanında oturmuş, sonra yanıma gelmişti. Bu süre zarfında ne sehpaya bırakılan çayı içmiş ne bisküviyi ellemiş ne de su şişesini açmış. Arada yan odaya geçen asistanım kızı rahatsız etmeden kısa sürelerle orada kalmıştı. Herhangi bir şey konuşmamışlardı tabii ki. Poliklinik randevularımız bitmişti. Doğrusu sabah hissettiğim yorgunluk da aynısıyla üzerime çökmüş gibiydi. Yan odaya geçip; şimdi seni birkaç gün misafir etmemiz gerekiyor, yukarıda odanı hazırlattık” dediğimde karşımdaki gözler boşluğa bakar gibiydi. Ama yine de iki saat öncesine göre biraz daha farklılık olduğunu hem ben hem asistanım fark etmiştik. Kızı odaya yerleştirdikten sonra asistanım bunu söylediğinde ikimiz de benzer şeyi yakaladığımızı anlamıştık.

 

Biraz durakladım, kahvemden bir yudum daha aldım. Epey soğumuştu kahve. O anda arkadaşımın kahve bardağının neredeyse doluya yakın olduğunu fark ettim. Dikkat kesilmekten neredeyse hiç içmemişti demek. Arkadaşımın meraklı bakışlarına dayanamayıp devam ettim anlatmaya:

 

“Bir yorgunluk kahvesine ne dersiniz?”

 

İlk kez asistanımdan böyle bir şey duyuyordum. Hep çay tercih ettiğimi bildiği için arada çay alıp geldiği çokça olurdu. “Olur” dedim gayri ihtiyari. Sanki böyle bir cevabı beklemiyor gibiydi asistanım. Yorgunluk sonrası iyi gelmişti ortalığı toparlayıp evlere gitmek üzere ayrıldık.

 

Son söylediklerimden sonra pencereden dışarıya baktım. Dalmışım o an. Arkadaşım hiçbir şey söylemeden duruyordu. Sonra pencereden odaya yönelip yutkundum. Bu kez, kursağımda bir şey kalır gibi olur ya hani insan konuşmakta zorlanır, aynen öyle olduğumu hissettim ama yine de arkadaşıma bakarak; “dün asistanıma anlatamadığım şeyi ilk kez seninle paylaşmış oluyorum” diyerek devam ettim:

 

“Biliyor musun ben daha dokuz yaşındayken annem, dört yaşındaki kardeşimle beni o güne kadar hiç yapmadığı bir şeyi yaparak, kucaklayarak, öperek vedalaşmış. Vedalaşmış diyorum, çünkü birkaç saat sonra ben bunu polis amcalardan öğrendim. Babam bizle vedalaşmamıştı. O annemi ve kardeşimle beni öylesine bırakmış ve sanki biz sadece annemin çocuğuymuşuz gibi kendi heveslerini başkalarında arayarak ardında bırakıp gitmiş. Hayal meyal hatırlıyorum bunu ben. Belki de annemin bölük pörçük anlattıklarından aklıma kazınmış. Sadece merakımdan, yani baba diyemediğim ve diyemeyeceğim bir adamın nasıl biri olduğunu görmek için yıllar sonra ve epey çaba sonucu buldum, ama sadece uzaktan baktım. Evlendiği kadın onu boşamıştı ve bakımsız bir haldeydi. Yanına gidip konuşmak içimden gelmedi. Görüş o görüş. Ve hayatımın hiçbir döneminde buna ilişkin pişmanlığım olmadı.

 

Annem o adamın bizi terk etmesinden sonra dört yıl canla başla çabalamış. Temizlik ve dilencilik denebilecek işler dahil gocunmadan yapmış. Kardeşim engelliydi. Ne ilaca para yetiştirebilmiş ne de doğru dürüst yemeğe. Mahallenin çocukları bana mesafeliydi. Toplarına hasretle bakabiliyor, topaçları ve misketleriyle onların izin verdiği kadar oynayabiliyordum. Onların anne ve babalarının çocuklarını bizden uzak tutmalarını tembihlemeleri de cabası. Sadece birisi vardı içlerinde. Benimle arkadaş gibi oynuyor, yediğini paylaşıyor ve kendisinin temiz elbiseleriyle yanımızda oturuyordu. Kardeşimin hissetmediği hissedemediği ama benim hissettiklerimi annem fazlasıyla hissediyormuş. Nasıl anlayabilirdim ki? Anneler demek ki çocuklarının koruyucu melekleriymiş. Ama, peki ya ben, kardeşim, benim annem?..

 

Bir süre annemin bizi düşünmediğini hissettim. Neden bırakmıştı ki bizi? Ben büyüyordum. El ele verir kardeşimle üçümüz hayatı daha güzelleştirebilirdik. Kızmıştım anneme; niçin beni bu hayallerimle baş başa ve yalnız bıraktığına, kızmıştım bırakıp gitmesine, bunca çabadan sonra pes etmesine kızmıştım. Hatta öfkelendiğimi de hatırlıyorum ona.

 

Kardeşimi başka bir yere götürdüler, beni ise yetiştirme yurduna. Şaşkındım önce ve de üzgün. Bari kardeşimle ayırmasalardı beni. Söz verdiler. Durdular da sözlerinde. Ayda bir kardeşime götürdüler beni. Bir yıl sürdü bu ziyaretler ve bir gün gidemedim ziyarete. Ertesi gün annemin yanına defnettikleri mezarına götürdüler. Annemin mezarını da ilk kez görmüş oldum. Bizi biraz yalnız bırakır mısınız dedim yanımdaki görevlilere.

 

Vedalaşamamak ne kötü bir duygudur bilir misin? Bizi öperek koklayarak vedalaşan annemle mezarında ve yanında kardeşimle ilk kez vedalaşma duygusunu yaşamak. Böylesi bir hayatın parçası olan adamla ise ömür boyu vedalaşmama duygusuyla ve acıyla yoğrulmak.

 

Bu asıl vedalaşmamda ben anneme bir söz verdim.

 

Çocukken benimle oyun oynayan, yediğinden bana da veren ve elbiselerimin eskiliği ve belki de pisliğine rağmen benimle olmaktan gocunmayan o arkadaş vardı mahallemizde. Ve onun babası ve annesi kim bilir ne iyi insanlardı. İşte böyle iyi insanlar varsa ben de kötülere ve kötülüğe yenik düşmemeliydim.

 

Tuttum sözümü ve işte karşındaki, annesine söz veren o insan.”

 

Bilemezdim ki, insanın verdiği bazı sözleri tutmaya bazen gücünün yetmeyeceğini bazen de verdiği sözleri unutup kendi travmalarını başkasına yaşatacağını.

 

*****

 

Rüya mıydı gördüğüm acaba diye geçti zihnimden.

 

Onca yorgunluğa ve geç yatmış olmama rağmen o kadar hafif kalkmıştım ki bu sabah. İyi ki dün arkadaşıma bu kadar açılmışım.

 

Serin suyla duş daha da iyi gelmişti. Trafikte yine herkes burnundan soluyordu. Hastaneye yakın yaya geçidinde yayalara yol verdim. Gençten bir delikanlı eliyle selam verdi. Çoğu zaman asabımı bozmasına rağmen arkadan sabırsızca çalan korna sesleri bile keyfimi kaçıramadı. Teşekkür edebilmek güzeldi.

 

Peki ya yalnızca bir meslektaşım dışında kalanlarla diyaloğa geçemememi neye yormalıydı. Travmalar insanı ne yapıp edip bir şekilde yakalıyor muydu? Ömrü boyunca bunlarla mücadele ederken işe nasıl odaklanacaktım? Zihnimdeki sorularla hayat devam ediyordu. Yeni bir günün mesaisi başlıyordu.

 

Asistanım her zamankinden daha enerjik duruyordu. Sinyal sesini duyup baktığı telefonumun ekranında “Ozan sorup duruyor, iki haftadır oğlunu unutmanı gerektirecek kadar ne yoğunluğun olabilir acaba” yazan ve sonunda kızgın yüz ifadesi eklenmiş mesajı gördüm. Telefonu cebime koyduğumda asistanımın; “dün yatışını yaptığımız kız çekip gitmiş, kimsenin haberi olmamış maalesef, çantasını da almamış” dediğini işitince annemin habersiz gidişi geldi aklıma.

 

Dünkü ikramıma bugün benzer bir ikramla karşılaşmıştım o anda.

 

Samimi meslektaşım elinde iki kahveyle yanıma geldiğinde, kızın çantasından çıkan ve asistanımın bana getirdiği bir fotoğrafa bakıyordum. Bir tarafı da düzgün olmayan şekilde yırtılmış, kalan kısmında baba ve iki kızının üzgün yüzleriydi karşımdaki. Ya da bana mı öyle görünmüştü, bilemedim.

 

Kim her gördüğünün ne yüklendiğini bilebilirdi ki. Herkes kendi sırtındaki yükü dünyanın yükü sanıyordu!