Dünyayı Kadınlar Değiştirecek
Engin’le Sözden Öze

Dünyayı Kadınlar Değiştirecek

Engin Kükrer

Engin Kükrer: Karnaval Dergi – Engin’le Sözden Öze köşesine konuğum olduğunuz için size gönülden teşekkür ediyorum. Söyleşimize başlamadan önce sizin cümlelerinizle Yaşar Seyman’ı okurlarımıza tanıtmak istiyorum. Edebiyatla olan bağınıza da değinerek bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

 

Yaşar Seyman: İlk kitabım Hüznün Coşkusu Altındağ, 1986’da Akademi Kitabevi Ödülünü aldı. Aynı kitap 1993’te oyunlaştırılarak Devlet Tiyatroları repertuarına girdi. Kitap 1993-2005 müzikal olarak, Ankara, Bursa, Antalya ve Van Devlet Tiyatroları’nda sahnelendi. Hüznün Coşkusu Oyunu 1993’de sanat kurumunca övgüye değer yazar ödülünü, 1995’de Kültür Bakanlığı özel ödülünü aldı.

 

Milliyet, Cumhuriyet gazetelerinde yazılarım yayımlandı. Birgün gazetesi kurucularından biri olarak sekiz buçuk yıl haftada iki gün köşe yazarlığı yaptım. Metin yazarı olduğum Kadının Türküsü adlı dünya kadın belgeseli, müzikal olarak 2004’te Almanya’da Türkçe –Almanca sunuldu.

 

2007’de Çağdaş Gazeteciler Derneği Makale Ödülü, 2017’de 85. Dil Bayramı Onur Ödülüne layık görüldüm.

 

Yangın Yeriydi Yurdum adlı kitabım Bulgarca’ya çevrildi. Benazir adlı eserim İngilizce ve Urduca’ya çevrilerek Pakistan’da Benazir Bhutto’nun sevenleri ile buluştu ve yoğun ilgi gördü. Kitabın 8. baskısı Kasım 2024’de çıkıyor.

 

2020 yılında ilk baskısı yapılan Zine kitabım 2024 itibariyle 4. baskısına ulaştı. Kitap aynı zamanda Storytel adlı internet sitesinde sesli kitap olarak da dinlenebiliyor.

 

Son olarak Hüznün Coşkusu Altındağ, “Ankara’yı Anılardan Okumak” adlı proje yöneticisi Hacettepe Üniversitesi Prof. Dr. Gonca Gökalp Alpaslan başkanlığında Koç Üniversitesi ‘VEKAM’ Araştırma Merkezi aracılığıyla konu, dekor ve müzik başlıkları altında projelendirildi ve 24 Mayıs 2024 tarihinde sunumu yapıldı.

 

Halen Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği, Dil Derneği, PEN üyesiyim. Aynı zamanda PEN Ankara Temsilciliğini de yürütüyorum.

 

 Bu yıl düzenlenen Türkiye Yazarlar Sendikası Ankara Öykü Günleri’nde konuşmacı olarak yer aldığınız “Edebiyatta Örgütlenme” konulu oturumda sizi ilk defa canlı dinleme imkânına sahip oldum. Oturumda örgütlenme üzerine söylediğiniz “Bir kelebek kadar ömrüm olsa, örgütlü yapılarda tüketirim.” sözü beni oldukça etkiledi. Örgütlenmeyi yaşam felsefesi haline getirmiş biri olarak Türkiye’deki edebiyat emekçilerinin örgütlenmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha güçlü örgütlenebilmek adına neler yapılabilir?

 

Yirmi birinci yüzyılda insan düşünen, konuşan ve örgütlü bireydir. Örgütlü toplum örgütlü bireyler hangi uğraşta olursa olsun sorunlarını çözebilirler. Örgütlülük evrensel bir uğraştır. Dinamikleri de evrenseldir. Örgüt içi demokrasi, çok seslilik örgütte alınan kararlar adına dış dünyaya tek söylem örgütsel disiplinin gereğidir. Sanat ve edebiyat dünyasının sorunları çoktur. Hele bizim ülkemizde yazarlar, şairler bir annesinden bir de mahpushanelerden doğuyorlar. Yüzlerce düşünce suçlusu ile cezaevleri dolu. Sanatçı ve yazarlar siyasi iktidarlara karşı muhalif oldukları için örgütlülük çok önemlidir. Örgütlü olmak güçlülüktür, sorunların çözümüdür, mutluluktur. Örgütlü yapılarda biçimlendiğim için örgütsüz nasıl mücadele edilir bilmediğimden örgütlü olmak bir yaşam biçimimdir. Ondandır; “Bir kelebek kadar ömrüm olsa, örgütlü yapılarda tüketirim.” İnanın kısacık yaşam bile örgütlülüğe gereksinim duyar. Çağdaş demokrasinin yaşam biçimi olduğu ülkelerde bir kişi onlarca örgüte kayıtlı değil aktif üyedir. Örgütlülük yaşatır…

 

İlk kitabınız Hüznün Coşkusu Altındağ 1986 yılında Akademi Kitabevi Araştırma Ödülünü aldı. Aynı eser 1993’te oyunlaştırılarak 2005 yılında kadar çeşitli tiyatrolarda sahnelendi. Bu oyunun 1993 ve 1995 yıllarında iki ayrı edebiyat ödülü alarak taçlandırıldığını görüyoruz. Ayrıca metin yazarı olduğunuz Kadının Türküsü müzikal bir belgesel olarak Almanca ve Türkçe gösterime sunuldu. Bunun dışında edebiyat alanında pek çok ödül de müzenizde yerini aldı. Bu kadar üretken ve başarılı bir yazar olmanızı neye/nelere bağlıyorsunuz? Yazar Yaşar Seyman nelerden besleniyor?

 

Ödül gibi sözleriniz için var olunuz… Doğduğum ortam, sözlü edebiyatın izleri, âşıklar, ozan damarlı sanatçılar, kültürel zenginlik yanında insan ilişkilerinden, doğadan, müzikten çok okumaktan besleniyorum. Tiyatro, sinema, resim sergileri vazgeçilmezimdir. Demokratik hak ve özgürlüklere inanan bizler; bağımsızlık mücadelesi veren ülkelerin önderlerinin yaşam öykülerini, mücadelelerini en az aile bireylerimiz kadar bilirdik. Nazım Hikmet nasıl ülkemizin vicdanı ise, Pablo Neruda da Latin Amerika ülkelerinin vicdanıydı. Bu alışkanlık yazarlığımda da sürüyor. Dünya bizim etrafımızda değil zaten dönüyor, dönen dünyada konumlanmayı bilmek gerekiyor. Bir sayfa yazmak için yüz değil yüzlerce sayfa okuyorum. Müziğin her türüne en çok da türkülere sığınıyorum. Asırlar aşıp gelen, hikâyesi olan, klasikleşen türküleri en iyi yorumlayanlardan dinlemek büyük zevk. Türkülere ve dostum kitaplara sığınmak bir kitap bitirdiğimde kendimi dünyanın en güzel kadınlarından biri görmek, araştırmak, gözlemlemek, biriktirmek ve çoğalmak yaşam ilkemdir…

Edebiyat alanındaki başarılarınız kadar bir “Cumhuriyet Kadını” olarak aldığınız ödüller de dikkat çekiyor. 1998’de Cumhuriyet’in 75. yıldönümünde bir gazete tarafından Cumhuriyet’in başarılı 75 kadınından biri olarak seçildiniz. Atatürk’ün 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkarak başlattığı kurtuluş mücadelemizin yüzüncü yıldönümünde gerçekleştirilen etkinlikte Cumhuriyet tarihine damgasını vuran 100 kadından biri olarak onurlandırıldınız. Eserlerinizde ve demeçlerinizde de sık sık kadınların yaşadığı sorunlara yer verdiğinizi görüyoruz. Bu alanda yetkin bir emekçi olarak kadınların yüzyıllardır süregelen hak ve eşitlik mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?  

 

Cumhuriyet devrimi kadınlarla var olan bir devrimdir. Devrimin lideri Mustafa Kemal Atatürk diyor ki: “Yeryüzündeki bütün güzelliklerin yaratıcısı kadınlardır.” Bu nedenle o da devrim sonrası asla kadınları unutmamış, haklarının tanınmasını sağlamıştır.  Cumhuriyet’in ilk kadınlarını ilk yıllarda gururla söylüyorduk. Bugün hâlâ ilkleri ve tekleri söylemek insanın içini acıtıyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar geçen onlarca yıla karşın,  hâlâ hedeflenen başarıyı yakalamadığımızın göstergesidir.

 

Cumhuriyet’in ilk kadınları yolumuzu aydınlatan kutup yıldızlarıdır. Onların başarı hikâyelerini okurken yüreğimden duyarım çektiklerini. Çünkü ilkler hem gururlandırır hem de inanılmaz sorumluluk yükler. Onlar örnekleri olmadan örnek olan kadınlarımızdır. Onlara ve mücadelelerine şükranlarımız sonsuzdur. İsimlerini gururla selamlamak göğsümüzü kabartır. Gönül meclisimizdeki yerleri bâki kalsın…

 

21.Yüzyıl’da ülkemizde kadın olmak çok zorlaştı. Bu ülkede kadın ölümleri politikleşti. Şiddet sarmalında kadınlarımız, ne yazık ki şiddetin demirbaşı sanki. Günde kaç kadını şiddetten kaybediyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen imza, kadınların ölümünün adeta yolunu açtı. O nedenle hemen İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülmelidir. Benazir kitabım çıktığında Cumhuriyet Kitap’taki 2015 yılındaki söyleşimde “Dünyayı kadınlar değiştirecektir.” dedim.

 

Cumhuriyet’in yüzünü, yüzüncü yılında yine kadınlar sporda, bilimde, toplumsal mücadeledeki başarılarıyla güldürdü. Kadın değişimin ve dönüşümün en önemli dinamiğidir. Kadın yaşamın rengidir. Kadınların mücadelesi çoğu zaman ülkemizde gündem belirlemiştir. Örgütlü kadın hareketinin bir bireyi savunucusu olarak gelecek güzeldir! Gelecek bizimdir, diyorum…

 

Yaşar Seyman’ın kadınlarımıza rol model olan Cumhuriyet Kadını olarak yetişmesinde ailenizin, hatta babanızın özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Babanızın Atatürk ve okuma sevgisi, kız çocuklarının liseye gönderilme oranın düşük olduğu yıllarda sizi okula göndermesi, mahalle baskısına rağmen okumanız için hep arkanızda durması, muhtarken kaymakamın ilçenin ihtiyaçlarıyla ilgili sorusuna ilk olarak kız çocukları için okuma yazma kursu açılması isteği… Sizin böyle fikri, vicdanı ve irfanı hür yetişmenizde önemli kilometre taşlarından bazıları olsa gerek. Her fırsatta dile getirdiğiniz Hacı Bektaş Veli’nin “Kadınları okutunuz.” sözünden de hareketle kadınların aydın, özgüvenli ve özgür bireyler olarak yetişmesinde aile ve eğitimin önemi sizce nedir? Bu konuda edebiyatçılara ne gibi görev ve sorumluluklar düşüyor?     

 

 

Büyük bir titizlikle araştırma sonucu özenli sorularınız itiraf etmeliyim ki beni şaşırttı. Bin teşekkür. Babamın Erzincan’ın bir dağ köyünden göçü de çocuklarını okulsuz köyden kurtarıp okutmak için masum bir eğitim göçüdür. Askerde okuma yazma öğrendiği için çocukların okuması ille de kız çocuklarının eğitimli olmasına önem verirdi. Bu anlamda oturduğumuz ve muhtarı olduğu mahalle o yıllarda umutkondularda ilkokula gönderilen kız çocuğu oldum. Babamdan sonra adım atanlar ilk başlarda Kız Enstitülerine kızlarını yolladılar. Eğitim konusunda ilk öğretmenim babamdır. Şükranlarım sonsuz, huzur içinde uyusun…

 

Kadınların hatta çocukların özgür birey yetişmesinde ailelerin önemi çok büyüktür. Eğitim ailede başlar.  Pablo Picasso diyor ki: “Her çocuk bir sanatçıdır. Sorun, büyüdükten sonra da sanatçı olarak kalabilmektir.”

 

Aile çocuğun özündeki bu sanatçı ruhu gün ışığına çıkarmak için onun sanata yönelik isteklerini desteklemeli, teşvik etmekle yetinmeyip yoluna ışık tutmalı. Çocuk doğduğu ortamda anne ve babanın elinde kitap okur görürse tiyatroya, sinemaya, sergilere giden olarak izlerse sanat tutkusu gelişir.

 

Sanat bir süreçtir. Bu süreç eğlenceli olursa sanat geliştirir ve iyileştirir. Edebiyatçılar toplumla iletişim içinde olmalı. Çocuk edebiyatı konusunda uzmanlaşmış yazarlar, çocuk edebiyatı alanında daha çok eserler vermeli; ülkemizin her yerindeki çocuklara ulaşabilmesi için de örgütlenmelidir. Kurulan kütüphanelere destek olmalıdır. Okullara bu kitapları ulaştırmanın yollarını aranmalıdır. Edebiyatçılar konferanslar, panel, eğitici kurslar, imza günleri ile okurlarla birlikte olmanın yollarını yaratmalı. İyi yazar okurunu, okur da yazarını yaratır…

 

 

“Türkiye’yi yazmak bir deli sevda, bir dinmez fırtına, sönmeyen bir yangın sanki. Kimi kalem kentleri kadınlarla, kimi kalem kentleri erkeklerle anlatır. Ülkemi gezdikçe, gördükçe bazen koca bir kent, bir nehir, bir ağaç, bir şair, bir kadın, bir erkek, bir çocuk, bir deniz, bir deniz, bir dağ çiçeği, bir günbatımı, bir yasak sevda öyküsü kalemimde ışıldar.”

 

Kasım 2023’de raflardaki yerini alan son kitabınız Kentlerin Kalbi’nden sıcacık bir paragrafla birlikte sorumu hemen soruyorum. Kitabınızda öyküleri kaleminizde ışıldayan Ankara, İstanbul, İzmir, Zonguldak, Van, Hakkâri, Erzincan vb. gibi kentlerimiz ile Londra, Frankfurt, Cape Town, Bangalore vb. gibi dünya şehirlerinin kalplerinin nerelerde attığını bazen keyifle bazen de hüzünle okuduk. Peki, biz yaşadığımız kentlerin kalbini nerelerde arayalım? Bir kentin kalbi nerededir?

 

Sorunuza bir soruyla karşılık vereyim. Kayseri’nin kalbi Erciyes mi, Gesi Bağları türküsü mü, Mimar Sinan mı, Dadaloğlu mu, Âşık Seyrani mi, Latife Tekin mi?

 

Yazarlar kentleri yaşatanlardır…

 

Yaşar Kemal’in kitaplarını okuyan bir dostun yolu Hemite Köyü’ne düşer. Köyü gezerken kitaplardaki “Hemite bu mu?” diye içinden geçirir. Sinema sanatçısı dostum bu hikâyeyi bir Ankara yazımı okuduktan sonra bana iletti ve ekledi: “Senin yazdığın Ankara’yı okuyunca zaman zaman benim de yaşadığım Ankara bu mu?” diye kendime soruyorum.

 

Kentlerin Kalbi bazen bir yazar bazen bir ressam, heykeltıraş, sinema insanı, müzik elçisi, yazar, bir şair, bir ozan, bir tiyatro sanatçısı, bilim insanıdır.

 

Şairlerin şiirlerindeki kentlerin kalbine de vurgunum…

 

Gönül sofram şiir konusunda çok zengindir. Çünkü şiir okumadan uyuyamam. Bursa der demez o muhteşem şiiri anımsarım:

“Bursa’da Zaman, Bursa’da eski bir cami avlusu,/ Küçük şadırvanda şakırdayan su./ Orhan zamanından kalma bir duvar…/ Onunla bir yaşta ihtiyar çınar/ Eliyor dört yana sakin bir günü./ Bir rüyadan arta kalmanın hüznü/ İçinden gülüyor bana derinden./ Yüzlerce çeşmenin serinliğinden/ Ovanın yeşili göğün mavisi/ Ve mimarilerin en ilahisi.”

Şiir biter, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Beş Şehir kitabı aklıma gelir.

 

Kadim kent Diyarbakır’a yol görününce Cahit Sıtkı Tarancı ve Ahmed Arif’in insanı alıp götüren, yaşamı, insanlığı anımsatan dizelerle gezerim. Bir Diyarbakır akşamında ışıklandırılmış surların seyrinde Diyar Bakışlı bir genç, bana şiir okudu:

“Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi, Ahmed Arif

Açar,

Kan kırmızı yediverenler

Ve kar yağar bir yandan,

Savrulur Karacadağ,

Savrulur zozan…

Bak, bıyığım buz tuttu,

Üşüyorum da

Zemheri de uzadıkça uzadı,

Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,

Seni, Diyarbekir gibi,

Nelere, nelere baskın gelmez ki

Seni düşünmenin tadı…”

 

Haydar Ergülen’in dizelerindeki Eskişehir hiçbir kalemden dökülen Eskişehir’e benzemez, öylesine yaşanmışlık, içselleştirilmiş, damıtılmışlık var ki kentle şair arasında şiirdeki dizeler sarar sarmalar:

“Tren yok şiir var./ İkisi birbirinin yerini tutar./ Şiire trenle gitmek kadar,/ trene şiirle gitmek de iyidir, /usuldur, ikisinin de asla geride bırakmadığı çocukluktur./ Hele onlarla Eskişehir’e gidilecekse,/ uyak olsun diye yazıyorum cümlenin bundan sonrasını, akan sular durur!”

Kentlerin Kalbi’nde bir şiirin dizeleri, bir türkünün yürek yakan sözleri, yaşanmış bir aşk hikâyesi, bir kitap, bir tarihi yapı, bir heykel, bir şairin yazarın adı ya da insanların bir araya geldikleri mekanlar kentin kalbi olabiliyor…

 

Herkes yaşadığı kentte ve kentlerde kendince kentin kalbini seçer…

 

Biraz da Zine adlı Anı-Öykü kitabınızdan bahsetmek istiyorum. Kitapta, ruhları yaralı kadınların yaşama tutunma hikâyelerini hüzünle ama bir o kadar da gururla okuyoruz. Kitaba da adını veren “Zine” öyküsü beni oldukça etkiledi. Sizin deyiminizle “umutkondu”larda yaşayan muhtarın kızının gözünden Zine ablanın hikâyesine bakış atıyoruz.

Otobiyografik izler taşıyan bu öykü, Zine’nin sessiz çığlığını adeta kulağımızda çınlatıyor. O zaman sorum da muhtarın duyarlı kızına gelsin. Zine’lerin sesi artık duyulacak, yüzleri gülecek ya da en azından gözyaşları dinecek mi? Gelecekten umutlu musunuz?

 

 

 

Yaşama umutla bakıyorum. Bu bağlamda gelecek bana çok güzel günlerin olacağını fısıldıyor sanki. Hâlâ sürdürdüğümüz uğraşlarımız bize böyle bir gelecek olduğunu şimdiden vadediyor.

 

Yazdıklarınız kadar okuduklarınızı da merak ediyorum. Yaşar Seyman en çok kimleri ve hangi türleri okumaktan hoşlanır? Okuma rutininiz nasıldır?

 

Okuma yazma bilmeyen bir annenin ve babanın olduğu kitapsız bir evde büyüdüm. İlk okuduğum kitap Hüseyin Cevahir’in armağanı Victor Hugo’nun Sefiller romanı oldu.  Okumaya başlayınca öğrenme susuzluğum da büyüdü. Dünya klasiklerini, bizim edebiyat klasiklerimizi okudum da okudum. Hâlâ okuyorum. Şiire farklı bir tutkum var şiir okumadan uyuyamam.

Perulu roman, öykü, oyun yazarı, eleştirmen, Nobel Ödüllü Mario Vargas Llosa şöyle diyor:

“Okuduğumuz o iyi kitaplar olmasaydı şimdikinden daha kötü durumda, daha uzlaşmacı, daha itaatkâr olurduk. İlerlemenin motoru olan eleştirel ruhun esamesi bile okunmazdı.

Edebiyatın bizi yalnızca güzellik ve mutluluk düşlerine daldırmakla kalmadığı, aynı zamanda her türlü baskıya karşı gözümüzü açtığından kuşku duyanlar, yurttaşların davranışlarını beşikten mezara kadar denetim altında tutmaya kararlı tüm rejimlerin edebiyattan niçin bu kadar korktuklarını ve neden gözlerini bağımsız yazarların üstünden ayırmadıklarını sorsunlar kendilerine…”

Anton Çehov’un tüm öykülerini zevkle okudum. Tüm dünya yazarlarını, ülkemizin genç kalemlerini okuyorum. Bazı yazarların kitaplarına tutkum aşk boyutunda diyebilirim. Edebiyat dergilerini özenle izlemeyi ve okumayı seviyorum. Sinema, tiyatro, müzik tutkum, yaşam ve insan ilişkileri de beni besliyor. Hayata dair hiçbir olguya yabancı değilim. Öğrenme susuzluğum hala sürüyor…

Nazım Hikmet, Pablo Neruda, Ahmed Arif, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Atilla İlhan, Can Yücel, Enver Gökçe, Charles Baudelaire, Hasan Hüseyin, Yannis Ritsos ve genç şairlerimizin şiir kitapları başucumda…

Benim için okumak nefes almak gibidir, her yerde okuyabilirim. Uçakta, trende, otobüste, uygun bulduğum her yerde her zaman…

 

 Sendikal ve siyasi faaliyetler, öykü, tiyatro oyunu, biyografi, anı, gezi ve inceleme yazıları, makaleler, söyleşiler… Siyasetten sanata birçok alanında sizi aktif olarak görüyoruz. Peki, bundan sonrası için Yaşar Seyman’ın hayalleri, hedefleri ve projeleri nelerdir?

 

Yazmak… Yazmak… Yazmak…

Toplumsal olayların içinde tükenen yıllarda sloganım “Koş Yaşar Koş”tu. Son bir yıldır “Yaz Yaşar Yaz.” diyorum.

 

Birlikte yola çıktığım Âşık Veysel kitabım yeni bitti. Seneye okurla bulaşacağını umuyorum. Masamın üstünde birkaç dosya birbiriyle flört ediyor.

 

İflah olmaz uçsuz bucaksız bir düş dünyası içindeyim. Düş kurduktan sonra düşüme inatla, sevdayla sarılıp yazmaya başlıyorum. Düşümden asla vazgeçmeyince gün oluyor düşüm yoruluyor, ben onu gerçekleştirmiş oluyorum.

 

İlk kitabım Hüznün Coşkusu Altındağ tiyatro oyunu oldu şimdi ki düşüm bir öykümün film olmasıdır. Dediğim gibi düşlerim imkânsızı başarmak adına sınırsız…

Dergimize zaman ayırarak sorularımıza samimi yanıtlarınız için teşekkür ederiz. Son olarak okurlarımıza neler söylemek istersiniz?

Karnaval Dergi’ye ve size bin teşekkür…

 

Yaşar Seyman kitapları ve diğer yazarların kitaplarıyla bol bol buluşmalar diliyorum okurlara…

 

(Söyleşen Notu: Söyleşiden sonra Yaşar Seyman ile keyifli birkaç telefon görüşmesi gerçekleştirdik. İnanın Yaşar Hanım’ı dinlemeye doyum olmuyor, tam bir Cumhuriyet Kadını… Telefonda bana Oxford Üniversitesinde yüksek lisans yapan bir akrabasının üniversite kütüphanesinde bir Yaşar Seyman kitabıyla karşılaşıp kendisiyle paylaştığı hikâyeyi, fotoğrafıyla birlikte attı. Ben de Yaşar Hanım’a dedim ki ne yapıp edip bunu söyleşimize ekleyeceğim. “Sen bilirsin.” dedi. Ben de burada ekledim bu gurur verici hikâyenin özetini. Her kitabı birbirinden anlamlı, dolu ve güzel olan Yaşar Seyman öyle biridir ki kitapları dünyanın en seçkin üniversitelerinde yer alır. Darısı bizim üniversitelerin de başına…”