Düşleri Çalınan Kadınların Sesini Duymak
Söyleşi

Düşleri Çalınan Kadınların Sesini Duymak

Gürel Sürücü

Gürel Sürücü

Gürel Sürücü: Olcay Hanım, 2024’te yayımlanan “Düşleri Çalınan Kadınlar” romanınızın ortaya çıkış sürecinden biraz bahseder misiniz? İlk kıvılcım nasıl doğdu?

 

Olcay Kasımoğlu: “Romanın doğuşu; Her şey bir sızıyla başladı. Toplumun en görünmez köşelerinde biriken, çoğu zaman sessizlikle örtülen o tarifsiz yaralarla… Kimi zaman bir haber bülteninde bir cümlede, kimi zaman sokakta göz göze geldiğim bir kadının gözlerinde, ya da bir dost sohbetinde boğaza düğümlenen sessizlikte hissettim o sızıyı.

 

“Düşleri Çalınan Kadınlar” işte bu içsel yankının bir ürünü. İçimde biriken, görmezden gelinemeyen bir sorumluluk duygusuydu bu. İnsana ve yaşama duyduğum derin bağlılıkla, bir yazar olarak sadece anlatmak değil, aynı zamanda tanıklık etmek ve dönüştürmek istedim.

 

İlk kıvılcım ise tek bir soruyla doğdu: “Kadınlar neden susar, susmak kader mi?” Bu sorunun etrafında dönüp duran hayat hikâyeleriyle karşılaştım. Bazı kadınların konuşamadığı, bazı düşlerin çalındığı, bazı hayatların yarım bırakıldığı bir gerçeklik vardı. Ve ben, o suskunlukların içinden bir ses yaratmak istedim.

 

Roman, sadece kurgulanmış karakterlerin değil; aynı zamanda içimizde bir yerlerde yaşayan, göz ardı edilen gerçeklerin sesi oldu. Ezberlenmiş davranış kalıplarına, bastırılmış duygulara, toplumsal normların altında ezilen kadınlara bir dokunuş, bir yüzleşme niyetiydi. Bazen bir isyan, bazen bir merhem.

 

Yazarken tek bir amacım vardı: Gören gözleri, duyan kulakları, hisseden kalpleri bu suskun gerçeklikle yüzleştirmek. Fark ettirmek. Hatırlatmak. Çünkü bazen bir roman, sadece bir roman değildir. Bazen bir romanda, bir kadının yeniden ayağa kalkışı, bir toplumun vicdanıyla karşılaşması gizlidir.

 

G.S. : Romanınızdaki karakterler oldukça derinlikli ve gerçek hayattan izler taşıyor gibi. Bu karakterleri oluştururken çevrenizden ya da yaşadığınız toplumsal olaylardan mı ilham aldınız?

 

O.K. : Gerçeğin izinde karakterler; “Düşleri Çalınan Kadınlar” romanındaki her karakter, yaşadığımız toplumun bir izdüşümüdür. Yalnızca kurgunun değil, hayatın içinden yürüyerek geldi onlar. Bir kadının gözyaşından, bir annenin sessizliğinden, bir çocuğun geceleri duyduğu korkudan… Yani tam da yanı başımızda duran ama çoğu zaman görmemeyi seçtiğimiz gerçekliklerden doğdular. Bu karakterleri yaratırken gözlerim, kulaklarım ve kalbim daima açıktı. Televizyon ekranında bir kadının susturulmuş sesi, sokakta yanımdan geçen birinin taşıdığı yük, bir mahkeme haberinde geçen birkaç satır… Her biri zihnimde bir karakterin nüvesini oluşturdu.

 

Ama sadece olayları görmek yetmezdi. Ben onların sessizliğini duymak, iç dünyalarına inmek, suskun çığlıklarına tanıklık etmek istedim. Çünkü her toplumsal olayın ardında bireysel bir acı, bastırılmış bir ses, yarım kalmış bir hayat vardı. Ve ben bu seslere kulak verdim.

 

Karakterlerimin her biri, toplumun üzerine susturucu bir örtü çektiği gerçekleri dillendiriyor. Onlar bazen öfkeyle, bazen içsel bir çöküşle, bazen bir cümleye sığan umutla var oldular. Bazıları tanıdık gelecektir size; çünkü onlar belki komşunuz, belki kardeşiniz, belki sizsiniz. Ben yalnızca kalem oldum. Onlar anlattı.

 

Bu romanın en can alıcı yönü belki de bu yüzden şu: Karakterler sadece yaşamadıklarını değil, yaşadıklarımızı da anlatıyorlar. Ve her biri, bu coğrafyada kadın olmanın, insan kalmanın, hayatta kalmanın neye mal olduğunu gösteriyor. Dilerseniz karakterlerin bazılarına özel kısa not düşeyim:

 

Yeşim, gazetede gördüğüm bir kadın cinayeti haberinden doğdu. Ama ben o haberde yalnızca sonu yazılmış bir hikâyeyi değil, başı anlatılmamış bir hayatı görmek istedim.

 

Gülçin, sokakta başını eğerek yürüyen, sesi titreyen ama gözleri hâlâ ışıldayan bir kadın gibiydi. Ona rastlamadım belki, ama ona çok benzerlerini defalarca gördüm.

 

Elvan, sevgisiz bir evde sevgiye muhtaç büyüyen, kendi değerini başkalarının gözünde arayan birçok insanı onda gördüm.

 

G.S. :  Toplumsal gerçekçi bir yazar olarak, toplumun sorunlarını ve çelişkilerini romana yansıtmak sizin için ne kadar önemli? Bu bakış açısını özellikle nasıl besliyorsunuz?

 

O.K. : “Toplumun soruları, bizim yanıtımız: Bir roman bazen yalnızca bir hikâye anlatmaz. Bazen o hikâyenin satır aralarında toplumun soruları yankılanır; cevapsız bırakılmış, ertelenmiş, bastırılmış sorular… “Düşleri Çalınan Kadınlar” romanını tam da bu yankıların peşinden yürüyerek yazdım. Toplumun çelişkileri her yerdeydi: Koruyan elin aynı zamanda cezalandırdığı yerde, sevenin sevgiyle ezdiği ilişkilerde, değer verdiklerinin sesini bastıran geleneklerde, “aileni düşün” diye susturulan çocuklarda… Bu çelişkileri görmezden gelmek yerine, onların içine bakmak istedim. Çünkü bize göre, bir toplumun kendisiyle yüzleşmesi ancak bu sorularla mümkündür.

 

Bu romanı yazarken kendime şunu sordum: “Acaba bu karakterin yaşadıkları gerçekten sıradışı mı, yoksa sıradanlaştığı için mi görünmüyor?” Ve fark ettim ki, çoğu zaman en derin trajediler günlük hayatın içinde kanıksanmış halde yaşıyor. İşte bu yüzden, sadece olayları anlatmak değil; o olayların ardındaki suskunluğu, görmezden gelinmişliği, bastırılmış hakikatleri açığa çıkarmak istedim. Sadece sorgulayan, hesap soran, yön gösteren bir bakışla değil; tanıklık eden, empati kuran, vicdanla dinleyen bir kalple yazdım.

 

Bu bakışı nasıl besledim!:Bu bakışı beslemek için gözümü kapatmadım. Kulaklarımı tıkamadım. Sokakta, duruşma salonlarında, haber bültenlerinde, sosyal medyada, hatta evlerin içinde dönen görünmez diyaloglarda duydum acıyı. Ve en çok da susturulmuş kadınların, unutulmuş çocukların, kimliği görünmez kılınmış hayatların iç sesi vicdanımın sesi… Okudum, dinledim, düşündüm.

 

Kimi zaman sosyolojik araştırmalarla, kimi zaman kişisel tanıklıklarla beslendim. Ama en önemlisi: empati kurmaya çalıştım. Bir annenin çaresizliğini, bir gencin sıkışmışlığını, bir kadının sesini kendi içimde duyana dek dinledim. Çünkü inanıyorum ki: Bir yazar, bir romanı sadece yazmaz… yaşar, duyar, içine çeker sonra bir karakter gibi doğurur cümleleri. Aynı zamanda bir yazar, çağının tanığıdır. Ve bu çağın soruları varsa, roman da cevap aramalıdır. Görmek yetmez. Anlamak, anlatmak ve yalnız olmadıklarını yazmak gerekir.

 

G.S. :   Yazarken belli bir kurgu planınız oluyor mu, yoksa hikâye yazım sürecinde mi şekilleniyor?

 

O.K. : Önceden Kurgu Planı Yapmak (Planlı Yazım) benim için önemlidir. Romanın bütünlüğü güçlü olur. Temalar, semboller, olaylar arasındaki bağlantılar daha kontrollü ilerler. Özellikle toplumsal meseleleri anlatırken, anlatının dengesi korunabilir.

 

Bir de yazarken şekillendirmek (Organik / Sezgisel)

Yazarken karakterler beni yönlendirir. Onlar karar verir, ben izlerim. Burada duygular daha içten akar, sahneler daha doğal gelişir. Özellikle duygusal, içe dönük, kişisel anlatılarda güçlü bir akış sağlar. Bazen de yalnızca temel fikir veya temayla başlarım. “Düşleri Çalınmış Kadınlar” gibi… Yazdıkça karakterlerin geçmişi, olayların yönü oluşur. Bazen de hem kurgu hem hikâye sürecini harmanlarım.

 

Toplumsal meselelerle derin bağ kuran biri olarak benim için roman yalnızca bir hikâye değil, bir vicdan eylemi. Bu yüzden yazarken hem yapıyı korumak hem de duygunun ve sezginin gücünü özgür bırakmak gerekir.

 

G.S. :   Yazma sürecinizde sizi motive eden unsurlar neler? Belirli bir rutininiz, kendinize ait bir yazma disiplininiz var mı?

 

O.K. : Yazma sürecinde beni motive eden unsurları birkaç başlık altında toplayabilirim:

 

– Anlatma İhtiyacının İçtenliği Önemli:

Yazmaya bizi iten şey çoğu zaman içimizde biriken kelimeler değil; içimizde yankılanan bir adalet duygusu, bir tanıklık arzusu, bir yarayı görünür kılma çabasıdır.
Toplumda suskun kalmış bir sesi, unutulmuş bir hayatı ya da bastırılmış bir çığlığı duyurmak: bu, en güçlü motivasyon kaynaklarımızdandır. “Birisi bu hikâyeyi anlatmalı… Neden o biri ben olmayayım?”

 

– Karakterlere Duyulan Bağ

Romanın içindeki karakterler senin sesinin farklı yüzleri. Onlarla kurduğumuz bağ, yazma sürecinde beni sürekli diri tutar. Çünkü onların yaşadıkları sadece kurgu değil, hayatta karşılığı olan gerçeklerdir. Onlar aracılığıyla konuşan kadınlar, erkekler, çocuklar, yoksun bırakılmış hayatlar vardır.

– Okuyucunun Kalbine Dokunma İsteği:

Bir satırla bile olsa, bir insanın iç dünyasında bir kıpırtı yaratmak… Bu düşünce, yazma masasına her oturduğumda bana güç verir. Çünkü bir insanı değiştiren bir cümle, belki bir toplumun dönüşümünün ilk halkasıdır. Birlikte hayatı kelimelere bölüp her dizede bir nefes olmak, her satırda bir yaraya dokunup, her paragrafta bir umut bırakmak önemli…

 

– Yazma Rutinim ve Disiplinim:

Yazarlık, ilham kadar emek ve süreklilik ister. İlham bir kıvılcımsa, disiplin o kıvılcımı ateşe dönüştüren rüzgârdır. Bunları da birkaç başlık altında sıralarsak;

 

– Kendime Özgü Bir Yazma Alanı Oluşturmak:

Fiziksel bir alan: Sessiz bir köşe, özel bir defter ya da sevdiğin objelerle çevrili bir masa… Ruhsal bir alan: Yazmaya geçmeden önce bir şiir okumak, müzik dinlemek, bir cümleyi yeniden düşünmek… Bunlardan biri ya da bir kaçı yazma serüvenimde muhakkak benimle birliktedir. Bu alan, benimle kelimelerin arasındaki köprüyü kurar.

 

– Belirli Zaman Aralıkları Belirlemek:

Her gün aynı saatte yazmak zorunda hissetmem, ama yazmaya ayırdığın zaman önemli olmalı. Bu 30 dakika da olabilir, 2 saat de. Önemli olan, yazmak için kendime randevu vermek…

 

– “Yazmasam Eksik Kalırım” Duygusu:

Kimi zaman yorgunluk ya da kararsızlık bastırır. Ama o anlarda bile, yazmasan içinde bir şey eksik kalıyorsa, işte bu senin disiplinin olur.

 

– İzin Veririm Kendime:

Her gün mükemmel yazmak zorunda değilim. Mükemmel yazmak diye bir şeye de inanmıyorum. Kimi gün yalnızca bir cümle çıkar, o cümle belki romanın kalbi olur. Kaldı ki yazmak sadece üretmek değil, düşünmek, beklemek ve hissetmektir. Kendime daima hatırlatırım: Yazmak, beni kendine bağlayan bir aynadır.  Susturulmuş sesler bana emanettir ve umutları karanlıktan çıkarma eylemidir

 

G.S. :  Romanlarınızda ele aldığınız temalar çoğunlukla toplumsal meseleler etrafında şekilleniyor. Bu temalar aracılığıyla okuyucuya vermek istediğiniz temel mesaj nedir?

 

O.K. : Romanımın kalbinde toplumsal meseleler varsa, onun sesi yalnızca bir hikâyenin değil, bir çağrının sesi olur. Bu nedenle temaların içinden damıtılarak gelen mesaj, sadece anlatmak için değil, dokunmak, sarsmak ve düşündürmek içindir. Anlatımdaki duyarlılığı, karakterlerin derinliğini ve yaşama karşı sorumluluk duygumu göz önünde bulundurarak, okuyucuya vermek istediğim temel mesaj şu ilkeler etrafında şekillenebilir:

 

1. Sessizliğin Ardındaki Hayatlar Görülmeyi Hak Eder

Toplumun dışladığı, susturduğu, bastırdığı bireylerin iç dünyasına ışık tutuyorum. Romanım bir megafon değil; bir kalbin iç sesi gibi, okuyucunun kulaklarına fısıldıyor: “Duyuyor musun? Bu kadının, bu çocuğun, bu yaralı ruhun ne söylediğini?”

 

Mesajım: “Görülmeyeni gör, duyulmayanı duy, yargılamadan önce anlamayı dene.“

 

2. Toplumsal Kabuller Değişebilir, Değişmelidir

Ezberlenmiş roller, sessizlik dayatmaları, şiddet biçimleri bunlar doğal değil, öğretilmiş. Bu romanla yalnızca sorunları göstermiyorum, aynı zamanda şunu diyorum: “Bu böyle gitmek zorunda değil.”

 

Mesajım: “Toplumun çelişkilerini fark etmeden değişim mümkün değildir. Sorgulamak, iyileşmenin ilk adımıdır.“

 

3. Acı Paylaşıldıkça Dönüşür, Umuda Yer Açar

Romanımda sadece acılar değil, o acılardan doğan dayanışma, direniş ve iyileşme de var. Karakterlerin sadece kurban değil, aynı zamanda tanık, taşıyıcı ve bazen dönüştürücüdür.

 

Mesajım: “Acıdan umut doğabilir. Yeter ki o acı inkâr edilmesin, görünmez kılınmasın.“

 

4. Her İnsan Bir Hikâyedir ve Her Hikâye Kutsaldır

Anlatılan karakterlerin; sıradan ama aslında hiç de sıradan olmayan insanların temsilcisi. Okuyucu onların hayatlarında belki komşusunu, annesini, kendini görecek. İşte bu özdeşlik, romanımın dönüştürücü gücünü oluşturur.

 

Mesajım: “Herkesin bir sesi vardır. Ve her sesin dinlenmeye hakkı vardır.“

 

Özetle, Romanımın Temel Mesajı:

İnsanlık, suskun kalanların hikâyeleri anlatıldıkça eksik kalan yerinden tamamlanır. Bu mesaj sadece bir son söz değil, roman boyunca örülen bir duygu halidir. Okuyucu, romanın sonunda belki bir karakteri unutmaz, belki bir cümleyi hep içinde taşır ama en önemlisi şu hissi alır, diye düşünüyorum. “Artık daha farklı bakıyorum. Daha duyarlıyım. Belki de biraz daha insani bakış açısına sahip oldum.”  Romanın içeriğine özel birkaç mesaj eşleşmesi yapmak isterim. Mesela:

  • Kadınların sessizliği: “Susmak zorunda değilsin”
  • Aile içi baskı: “Sevgi, kontrolle değil, özgürlükle var olur”
  • Toplumsal yargılar: “Yargılamadan anlamak, insan olmanın kapısıdır”

 

G.S. :  Edebiyat yolculuğunuz boyunca sizi en çok etkileyen yazarlar veya akımlar hangileri oldu? Özellikle toplumsal gerçekçilik akımıyla bağ kurduğunuz yazarlar var mı?

 

O.K. : Özellikle toplumsal gerçeklik, baskılanan kimlikler, kadınların sesi, insanın kırılganlığı ve direnci gibi temalarla yazan yazarlar anlatım yolculuğuma çok yakın düşüyor.

 

1. Simone de Beauvoir

“İkinci Cins” adlı yapıtıyla kadının toplum içindeki konumunu sarsıcı biçimde sorgulayan bir düşünür-yazardır. “Düşleri Çalınan Kadınlar” romanındaki kadın karakterlerin de, toplumsal rollerin dışına çıkarken benzer bir mücadele veriyor. Kadının öznelliği, özgürleşme sancısı, kimlik mücadelesi.

 

2. Latife Tekin

“Sevgili Arsız Ölüm”, “Berci Kristin Çöp Masalları” gibi romanlarında hem kadınların hem yoksulların sesini gerçeküstücü bir dille toplumsal bağlam içinde verir.

“Düşleri Çalınan Kadınlar” romanının anlatımındaki içsel sesle dış dünyanın çatışması Latife Tekin’in diliyle ruhdaşlık kurar. Özellikle toplumun ezilen sınıflarının iç dünyasını şiirsel ama sert bir dille anlatma gücü beni etkiliyor.

 

3. Sevgi Soysal

“Yürümek”, “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”, “Şafak” gibi eserlerinde hem politik hem kişisel olanı harmanlar. Kadının içsel yolculuğu ile dış dünyanın çelişkilerini birleştirir.

“Düşleri Çalınan Kadınlar” romanının karakterlerinin içsel sorgulamaları ve dönüşümleri, Soysal’ın anlatılarına çok yakın durur. Kadının hem birey hem politik özne oluşunu irdeleme, güçlü bir etki bırakıyor.

 

4. Tezer Özlü

“Çocukluğun Soğuk Geceleri” ve “Yaşamın Ucuna Yolculuk” gibi eserleriyle varoluşsal sancıları ve toplum baskısı altındaki bireyin yalnızlığını anlatır. “Düşleri Çalınan Kadınlar” romanının anlatımındaki kırılgan ama dirençli karakterler Tezer Özlü’nün yalnız kahramanlarıyla kardeştir. İçsel kırılmaların edebi bir fısıltıya dönüşmesi, içe yönelimde bile toplumsal bağlamı kaybetmeme.

 

5.Duygu Asena

“Kadının Adı Yok” gibi eserleriyle toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gündelik yaşamdan örneklerle çarpıcı biçimde sunar. “Düşleri Çalınan Kadınlar” romanı da, benzer bir “sessizliğin içinde çığlık” taşıyor. Okuyucuyu sarsarak farkındalık yaratmak, kadınların görünmeyen yüklerini gözler önüne serme.

 

Uluslararası Perspektiften özellikle toplumsal gerçekçilik akımıyla bağ kurduğum yazarlar :

  • Toni Morrison: Siyah kadınların sesi, tarihsel acının bireysel yansıması.
  • Elena Ferrante: Kadınlık, dostluk, toplumsal sınıflar üzerine derinlikli psikolojik ve sosyolojik çözümlemeler.
  • Virginia Woolf: Kadının düşünsel dünyasını ve özgürleşme çabasını biçimsel yeniliklerle anlatır.

 

Bütün Bu Etkilerin Özünü Şu Cümleyle Özetleyebilirim:

“Yazmak, dünyayı değiştirmek değilse bile; görme biçimini değiştirmektir.”

 

“Düşleri Çalınan Kadınlar” romanında da bu değişimi başlatan bir tohum var. İlham aldığın yazarlar da bu tohumu zamanında toprakla buluşturanlardı. Şimdi o toprağın yeni sesi olduğumu düşünüyorum.

 

G.S. :   Son olarak, okurlardan aldığınız en unutulmaz geri bildirim neydi? Sizi şaşırtan ya da duygulandıran bir anınızı paylaşır mısınız?

 

O.K. : Bu denli içten, sorumlulukla örülmüş, insanın derin katmanlarına dokunan bir romanı okuyan birinin bana döneceği geri bildirim de ancak ruhtan ruha geçebilir. Çünkü yazdıklarım yalnızca kelimeler değil; susturulmuş hayatların, görünmeyen yaraların sesi.

Okuyucunun Unutulmaz Geri Bildirimi:

“Sayfanın kenarına not aldım: ‘Bu kitap sadece bir hikâye değil, benliğimin yankısı.’

 

‘Düşleri Çalınmış Kadınlar” romanını okurken yalnızca karakterleri değil, kendimi de gördüm. Ben de bir zamanlar susmuştum. Ama senin karakterin gibi ben de susarken içimde kocaman cümleler büyütüyordum. Ve ilk kez biri geldi, bana sesimin yankısını gösterdi. Belki senden önce bile anlatmaya çalıştım… Ama senin cümlelerin beni dinledi. Bana güç verdin. Belki bu kitap bir roman değil sadece. Benim yeniden doğduğum yer. İyi ki yazdın. İyi ki cesur oldun. Çünkü sen cesur oldukça biz görünür olduk.” Demişti.

 

Duygulandıran Gerçek Bir Anı

Bir imza gününün sonunda yaşlıca bir kadın yanıma geldi. Elinde romanım. Titreyen parmaklarıyla kitabın kapağını okşar gibi tutuyor: “Ben gençken çok şey yaşadım kızım,” dedi. “Ama hiçbir zaman birisine anlatamadım. Şimdi senin romanındaki kadında gördüm kendimi. Sanki beni yazmışsın. Bu kitabı torunuma da okutacağım. O bilsin ki, babaannesi de bir zamanlar böyle bir kadındı. Ama o susmak zorunda kaldı. Torunum susmasın diye senin yazdıkların onun hatırası olacak.” Ve sonra kitabın ilk sayfasına bir cümle yazmamı istedi:

“Babaannemin sustuğu yerden ben konuşuyorum.”notunu düştüm. Gözleri nemlendi. Benimde! Sarıldık birbirimize…

 

Edebiyatın en derin mucizesi bence bu, kalplere dokunmak. Yazdıklarım sadece anlatı değil; bir başka hayatın aynası, bazen bir yara bandı, bazen bir umut nefesi olur.
Romanım, o görünmeyen çatlaklardan ışık sızdırıyor. İşte bu yüzden okur bana bir mektupta dönmez sadece bir dua, bir sarılma, bir içtenlik olur o geri dönüş.

 

Beni romanımda bulacaksınız, ama asıl kendinizi okuyacaksınız.                  

 

ÖZGEÇMİŞ        

Şair-yazar Olcay Kasımoğlu, Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi. Türkiye P.E.N Yazarlar Derneği Üyesi. Edebiyatçılar Derneği Üyesi. Düş Kültür ve Sanat Dergisinin Kurucularından.

 

Şiir, deneme ve öyküleri ”Yaşam ve Sanat, Nif Sanat, Soldan Esintiler Edebiyat, Göle İmece Zamanı, Üvercinka, Zağnos, Dergizan, Kurşun kalem, Papirüs, Berfin ” gibi dergilerde yayınlanmakta olup, internet sitelerinde deneme yazıları ve makaleleri paylaşılmaktadır. Şiirleri birçok seçkilerde yer aldı.

 

4.Kıtalararası Genç Şiir İstanbul Festivali Antolojisinde “Savaşın Çocukları” adlı şiiri yayımlandı.

Benidorm İstanbul 2020 Türk şairleri seçkisinde yer alan şiirleri İspanyolca ve İngilizceye çevrildi.

2021’de iki Şiirinin Farsçaya çevirisi yapılıp, İran Tebriz’de çıkan, “Honar ve Jamee (Sanat Ve toplum) dergisinde yayınlandı.

2021’de  “İz Bırakan Kadınlar” Şiir Antolojisinde “Direngen Kadınlar” Şiiriyle Yer Aldı.

2022”de Perspektif Kültür Edebiyat Armağanları Tarafından Çalışmalarına “Edebiyat- Emek” Ödülü Verildi.

Eylül 2023 ‘de Unesco’ya bağlı Uluslararası Feminİstanbul Kadın Şiir festivali Antolojisi’nde “Mor Karanfil” isimli şiiriyle yer aldı.

29 Ekim 2023’de Cumhuriyetin 100. Yılında “100 Kadın Yazar” kitabında bir öyküsüyle yer aldı. 4. Uluslar arası Kadın Sanat Festivali feminenartfest 20224 Kadın Kitaplığına şiar- yazar olarak katkılarından dolayı onur ödülü aldı.

 

ESERLERİ:

1. Yüreğimde Sakladığım Son Sözüm” isimli ilk şiir kitabı 2012’de,

2. “Asi ve Mavi” isimli şiir kitabi 01.05.2015 yayımlandı.

3. 23.07.2015’te Raşid Kara Şiir ödülleri yarışmasında “Kanatlarında Yıldız Taşıyan Kuşlar’’ isimli şiiri ödüle laik görüldü.

4. 01.01.2017’de ‘’Simurg Olmak Zamanı’’ isimli romanı yayımlandı. Simurg Olmak Zamanı adlı romanı, 2018’de T.C. Kültür Bakanlığı tarafından onur ödülüne layık görüldü ve kütüphanelerde bulunması izni verildi.

5. Aralık 2019’ da “Buzla Bahar Arasında” isimli romanı yayımlandı.

6. Ocak 2022’ de “Dağlanan Küller” isimli şiir kitabı yayımlandı.

7. Eylül 2023′ de “Henüz Vakit Varken” isimli öykü kitabı çıktı.

8. Ocak 2024 ‘de “Rüzgarların Masalıydım” isimli romanı çıktı.

9. Mayıs 2024’DE “Düşleri Çalınan Kadınlar” isimli romanı çıktı.

10. Ekim 2024’de “Yüzleşmeler” isimli denemeler çalışması çıktı.