Kafdağı’nın kuzey yamaçlarına kurulan görkemli şato, yalnızca taşlardan değil zamanın kendisinden örülmüştü. Her kesme taş, bir çağın suskunluğunu taşıyor; kimisi bir yıldızın ölümüyle soğumuş, kimisi bir gezegenin doğumuyla ısınmıştı. Şatonun duvarlarında yazı yoktu ama yankı vardı; bir zamanlar konuşulmuş, sonra unutulmuş cümlelerin yankısı. Terasta oturulan kaplan derisi koltuk bile sıradan değildi. O koltuk, bir zamanlar bir bilgenin rüyasında görülmüş, sonra rüya ustaları tarafından dokunmuştu. Bu şato, bir geçitti. Zamanın kıvrıldığı, geçmişin gelecekle çarpıştığı bir eşikti.
Tuğrul Tigin, bu şatonun sakiniydi. Bir zamanlar sıradan bir yazardı. Ama yazdığı her öykü, bir zaman çizgisini büküyor, bir kaderi değiştiriyordu. İlk başta fark etmemişti. Ama bir gün, yazdığı bir karakterin geçmişiyle kendi çocukluğunun örtüştüğünü fark etti. Sonra bir başka karakterin rüyasında kendisini gördüğünü öğrendi. Zamanla anladı ki, yazdıkları metinden ziyade bir tür zaman mühendisliğiydi. Her sözcük, bir zaman halkasını titretiyor; her cümle, bir kaderi yeniden yazıyordu. Tuğrul artık yazmıyordu. Yazmıyordu ama zamanı işliyordu. Kahvesini içerken düşündüğü şey, bir sonraki cümlesinin hangi çağda yankılanacağıydı.
Şahmurat, bu evrende bir tür zaman habercisiydi. Ne tam bir dosttu ne tam bir düşman. Ama her gelişinde bir şey getiriyor, bir şey götürüyordu. Eteğinden çıkan parşömenler, yıldız kumu, eski gözlükler… Bunlar yalnızca nesne değil zamanın şifreleriydi.
Şahmurat, Tuğrul’un yazdıklarını okuyan ilk kişiydi. Ama okurken, metni değil zamanı okuyordu. “Bu cümle, üç yüz yıl sonra bir çocuğun rüyasında yankılanacak. Bu sözcük, bir savaşın başlamasına neden olacak,” diyordu. Tuğrul onunla konuşurken, yalnızca fikir değil kader alışverişi yapıyordu.
Bu evrende zaman, doğrusal değildi. Bir nehir gibi akmıyor, bir kumaş gibi dokunuyordu. Her sözcük, bu kumaşta bir ilmekti. Tuğrul’un yazdığı öyküler, bu kumaşta desenler oluşturuyordu. Bazı desenler geçmişe doğru genişliyor, bazıları geleceğe doğru daralıyordu. Zaman, burada bir ses gibi davranıyordu. Yankılanıyor, çarpışıyor, geri dönüyordu. Bir cümle, bir çağda fısıldanıyor, başka bir çağda bağrılıyordu. Tuğrul, bunu bildiği için artık yazarken susuyordu. Çünkü susmak, bazen en güçlü yazıydı.
Uzayın dört bir yanından getirilmiş kesme taşlarla yapılmış olan şato, Kafdağı’nın kuzey yamaçlarına hâkim, rüzgârla konuşan bir tepeye kurulmuştu. Her taş, başka bir galaksiden, başka bir çağdan getirilmiş gibiydi; yüzeylerinde yıldız tozları, kenarlarında zamanın çatlakları vardı. Şatonun terasında, kaplan derisiyle kaplı geniş bir koltukta oturan Tuğrul Tigin, gözlerini boşluğa dikmişti. Ufukta ne bir kuş ne bir bulut vardı; yalnızca sonsuzluk. Kahvesinden bir yudum aldı; orta şekerliydi, ama o an ne şekerin ne kahvenin tadı vardı. İçtiği şey, zamandı. Düşünceleri, evrenin kıvrımlarında gezinirken, göz kapakları hafifçe ağırlaştı.
Tam o sırada, alışılmış bir gürültüyle, kapı destursuz açıldı. Şahmurat Çılgısız girdi içeri; ayakları yere değmeden yürüyen, sesi mekâna sığmayan bir adam. Üzerinde rüzgârla dalgalanan bir gömlek, belinde eski çağlardan kalma bir kemer, gözlerinde hem delilik hem bilgelik vardı.
“Selam yüce Tigin,” dedi, sesi taş duvarlarda yankılandı. Tuğrul Tigin başını çevirmedi, ama dudakları kıpırdadı.
“Selam Çılgısız, hoş geldin. Yine eteğinde neler vardır, kim bilir?!”
Şahmurat gülümsedi. Eteğinden bir tomar parşömen, bir avuç yıldız kumu, bir çift eski gözlük ve bir çan çıkardı.
“Zamanın içinden geçerken topladım,” dedi.
“Bunlar sana ait olabilir. Ya da senden önceki sana.”
Tuğrul Tigin, gözlerini boşluktan çekip Şahmurat’a çevirdi. “Bana ait olan, zaten benden önce gelir,” dedi.
“Göster bakalım, hangi zamanın yankısını getirdin bu kez?”
Şahmurat, derin bir nefes aldı. Elindeki tomar hâline getirdiği notlarına baktı. Gözlerini boşlukta sabitleyip iç geçirdi. Sonra usulca anlatmaya başladı:
“Marmara’nın kıyısında, yeşilliğiyle göz okşayan ama havasıyla insanı içinden çıkaran o kentteydim. Burada edebiyatın adı geçmezdi ama edebiyattan geçinen çoktu. Şairi yoktu, yazarı yoktu ama “şairin adamı”, “yazarın çevresi” boldu. Herkes birinin gölgesinde, birinin cakasında yaşıyordu. Güç gösterisi yapanlar mafya gibi değil, edebiyat gibi konuşuyordu:
‘Biz filan şairin adamıyız.’
‘Biz falanca yazarın ekolündeniz.’
Ama ne şiir vardı ortada ne roman. Sadece geçim vardı.
Belediyeden yüz bulamayanlar, oradan kovulunca kaymakamlığa çöküyordu. Kültür müdürlüğü, halk eğitim, proje ofisi… Her yer bir geçim kapısıydı. Politik mesafe ölçümleriyle lastik gibi doğudan batıya uzanmanın yollarını keşfetmişlerdi. Edirne’den Mardin’e bir yol var mıydı? Kendileri sağcı geçinip bazı kanalları açmak için solculardan sakalı uzun, yaşı geçkinleri ağırlayıp kendilerine yeni alanlar açmak istiyorlardı. Herkes bir yol bulmuştu kendine.
Ama içlerinden biri vardı ki, çilingir tabiatlı. Her kapıyı açıyor. Halk ondan Fahri Yazar diye bahsediyor. Ataları Balkanlardan gelmiş, mübadelede Türklerin arasına, kendisi de edebiyatçıların arasına karışmıştı. Şiir yazamazdı, hikâye beceremezdi, roman zaten hayaldi. Deneme için kültür lazımdı, o hiç olmazdı.
Ama biyografi?
İşte orada bir ışık yandı.
Fahri Yazar’ın rüyaları sıradan düşler değil, bir tür içsel çağrıydı. Her gece, sisli bir vadide yürürken buluyordu kendini. Vadide ne zaman bir taşın üzerine otursa, karşısına beyaz sakallı bir figür çıkıyordu. Bu figür bazen bir derviş, bazen bir eski öğretmen, bazen de hiç tanımadığı ama tanıyormuş gibi hissettiği bir yüzle beliriyordu.
‘Yaz,’ diyordu figür.
‘Uyuzları yaz. Cebi para dolu olanları yaz. Sana şöhret getirecek olanları yaz. Unutulanları yaz. Sessizleri yaz. Kendini anlatamayanları yaz.’
Fahri Yazar, bu rüyaları bir görev gibi görmeye başlamıştı. Her figür, ona yeni bir alan açıyordu: Bir gece, figür ona köy imamlarının öyküsünü yaz, dedi. Başka bir gece, kadınların suskun hikâyelerini. Bir başka rüyada, mezarlık taşlarındaki isimleri bile yazmasını istedi.
Rüyalar, Fahri Yazar’ın bilinçaltında bastırılmış bir arzuya dönüşmüştü. Yazarlık onun için bir geçimdi artık. Yazarlar kitaplarını bastırmak için ceplerinden iyi paralar harcarken o bulduğu teknik sayesinde hem yazar oluyor hem de para kazanıyordu.
Yine bir gece rüyasında beyaz sakallı bir pirifani görmüş. ‘Kalk,’ demiş, “arkadaşlarının yaşam öykülerini yaz.” Uyandığında ter içindeymiş. ‘Verin benim telefonumu!’ diye bağırmış. Alfabetik sırayla herkesi aramış. ‘Seninle ilgili kitap yazacağım,’ demiş. ‘Yaşam öykünü yaz, bana gönder.’
Aradığı herkes şaşkınlıkla kabul etmiş. ‘Demek ki ben önemli bir insanmışım ama benim bile haberim yokmuş,’ diye söylenmişler.
Yaşam öyküleri yağmur gibi yağmış. Beklediğinden fazla gelince ikiye bölmüş. İki kitap olsun demiş. Ama bir şeyi unutmuş: ‘Üçüncü şahıs ağzıyla yazın,’ dememiş. Herkes ‘Ben doğdum, ben büyüdüm,’ diye yazmış. Fahri Yazar günlerce yüklem düzeltmiş. ‘Doğdum’u ‘doğdu’ yapmış. ‘Yaptım’ı ‘yaptı’ya çevirmiş. Bir nevi edebi marangozluk yapmış.
Sonra sponsor aramış. ‘Abi,’ demiş, ‘Kırk mübarek insanın yaşam öyküsünü yazdım. Ümmet için çok gerekli. Çok da sevaptır.’ Parası çok, aklı kıt birinden epeyce para koparmış. Yayınevine gitmiş. ‘Bas bu kitabı,’ demiş.”
Tuğrul Tigin:
“Eee, ne iyi işte!”
Şahmurat Çılgısız:
“Hikâye bundan sonra başlıyor.”
“Kitap çıkmış. Tüm ülkeye dağıtılmış. Fahri Yazar, yaşam öyküsünü yazdığı herkesi aramış:
‘Sana kaç tane ayırayım?’
Karşıdaki ‘Bilmem ki,’ deyince, ‘Tamam anladım,’ demiş. ‘Şimdilik elli âdet yeter sana.’ İban göndermiş kurbanlara, pardon yaşam öykülerini yazdıklarına. Parayı almış. ‘Kitapları bir ara gel al,’ demiş. Uzaktakilere kargo. Ödemeli. İlk etapta iki bin kitap. Hiç fena değil.
Fahri Yazar’ın yükselişi sessizce başlamıştı ama gürültüyle duyulmuştu. Kentteki diğer yazarlar, onun edebi yetkinliğini sorguluyordu. “Şiir yazamıyor,” diyorlardı. “Romanı yok,” diyorlardı. “Deneme mi? Kültür lazım,” diyorlardı. Ama kitapları basılıyor, dağıtılıyor, sponsorlar bulunuyordu. Üniversite ona fahri yazarlık unvanı vermişti. Kıskançlık, edebi eleştiriden çok sosyal bir tepkiydi. Fahri Yazar’ın başarısı, diğerlerinin başarısızlığını görünür kılmıştı. Çevresine, ‘Ben Beşir Ayvazoğlu’ndan daha iyiyim. Benim kıymetimi yakınımdakiler bilmiyor. Ahırdaki danadan boğa/ öküz olmaz, derler ya işte öyle. Benim kıymetim bilinmiyor,’ diyerek yakınıp duruyormuş.
Bazı yazarlar onun kitaplarını alıp satır satır incelemiş. ‘Bu cümle kimin?’ ‘Bu anlatım kimin?’ ‘Bu biyografi ne kadar özgün?’ Ama Fahri Yazar’ın gücü metinde değil, metin dışında yatıyor. O, bir organizatör. Bir ağ kurucusu. Bir geçim mimarı… Bu, edebiyatın kıyısında duranlar için hem hayranlık hem öfke uyandırıyordu.
Fahri Yazar’ın başlattığı biyografi furyası, kentte bir tür ‘kendini anlatma’ salgınına dönüşmüştü. Herkes bir yaşam öyküsü yazmak istiyordu. ‘Ben de önemliyim, benim de bir hikâyem var,’ diyordu insanlar. Bu, toplumsal bir aynalanma süreciydi. Kendini anlatamayanlar, anlatılmak istiyordu. Kendini küçük görenler, büyük gösterilmek istiyordu. Fahri Yazar’ın kitapları, bir tür ‘yerel kahramanlar ansiklopedisine dönüşmüştü.
Kahvehanelerde, belediye koridorlarında, okullarda öğretmen odalarında bu kitaplar konuşuluyordu. ‘Benim de biyografim yazılsın,’ diyenler çoğalmıştı. Bazıları sırf kitaba girmek için Fahri Yazar’a çay ısmarlıyor, ona hikâyeler anlatıyordu. Bazıları ise onunla fotoğraf çektirip sosyal medyada paylaşıyordu: ‘Fahri yazarla tanıştım!’
Bu furyanın etkisi, edebiyatın ötesine geçmişti. Bir tür yerel tanınma, bir tür sosyal onay mekanizması hâline gelmişti. Fahri Yazar, bu mekanizmanın merkezinde, rüyalarıyla yön bulan bir figür olarak duruyordu.
Fahri Yazar, artık bir menajer. İnsanların yaşam öykülerini yazıyor, kitaplarını bastırıyor, dağıtımını yapıyor. Kimi zaman sponsor buluyor, kimi zaman kargo gönderiyor. Kimi zaman da rüyasında yeni bir pirifaniyle konuşuyor.
Şimdi de ‘Köy imamlarının, mevlithanların öykülerini yaz,’ demiş rüyadaki ses. Fahri Yazar uyanıp, ‘Verin benim telefonumu!’ diye başlamış yeni bir projeye.
Kim bilir, kaç yazar başlamıştır bu tür biyografi yazmaya!
Kim bilir, kaç yazarın hayalini süslüyordur fahri yazarlık!”
Tuğrul Tigin, çok etkilenmişti bu anlatıdan. Bir süre sessiz kaldı. Sonra tatlı bir ses tonuyla bağırdı:
“Kızım Dudu, koy bunu da edebiyat dosyasına…”
