Kimi yazarlar öyküyle başlar, kimi romanla; Ekin Kadir Selçuk’un yazarlık yolculuğu ise öykünün yoğun ve damıtılmış dünyasından romanın geniş anlatı evrenine uzanıyor. İstanbul’da başlayan hayat hikâyesi, Ankara Üniversitesi’nde tamamladığı siyaset bilimi eğitimi ve akademik çalışmalarıyla farklı bir derinlik kazanırken edebiyat da bu yolculuğun vazgeçilmez duraklarından biri olmuş. Notos, Varlık, Sözcükler, Öykülem ve Sarnıç gibi önemli dergilerde yayımlanan öykülerinin ardından ilk kitabı Gençlik Güzel Şey ile okurlarla buluşan Selçuk, ikinci kitabı ve ilk romanı Geç Kaldığımız Her Şey Gibi ile bu kez daha uzun soluklu bir anlatının peşine düşüyor. Akademik disiplinle edebi duyarlılığı bir araya getiren yazarın metinlerinde bireysel hikâyeler kadar toplumsal hafızanın izleri de hissediliyor. Bugün Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdüren Ekin Kadir Selçuk’la; öyküden romana uzanan yazarlık serüvenini, yazma pratiğini, karakterlerinin dünyasını ve Geç Kaldığımız Her Şey Gibi romanının arka planını konuştuk.
Merhaba Ekin. Öncelikle bu merhabanın tüm Karnaval Dergi okuyucusu adına olduğunu söylemek isterim. İlk kitabın bir öykü kitabıydı, şimdi ise bir romanla karşımızdasın. Bu geçiş senin için tür değiştirmekten çok, yazarlığında başka bir eşiği aşmak anlamına mı geldi?
Sanırım her yazar, yeni bir metne girişirken, yazdığının öncekileri geçmesini ister. Tür değiştirmekle doğrudan ilgisi olmasa da evet böyle bir arzum vardı ve yazarken bunu hissettim de. Romanım üzerine çalışırken, yaptığı işe daha aşina, ilk kitabında yaşadığı bazı zorlukları geride bırakmış biriydim. Bu, metne, ilkine göre daha olgun bir nitelik verdi mi, takdir okurun. Ama ben yazarken bu kez daha olgun bir yazar gibi hissettim kendimi. Yazma aşamasında karşılaştığım zorlukları aşmaya çalışırken daha sakin ve özgüvenliydim. Bu, yazma sürecini de ilkine göre daha keyifli hale getirdi.
Öykü yazarken güvendiğin reflekslerin hangileri roman yazarken işe yaramadı? Roman sana yazarlığın hakkında ne öğretti?
Roman bana yazarken tam da tahmin ettiğim şeyi hissettirdi: Roman yazmak bana daha fazla keyif verecek diye hissediyordum, öyle de oldu. Öyküde bir sahneyi ya da duyguyu yoğunlaştırıp metni onun etrafında kurmaya alışmıştım. Romanda ise karakterlerin ve olayların daha uzun süre nefes almasına izin vermem gerekti. Ve bunu seviyorum. Burada yazan çizen insanların bildiği bazı klişeleri tekrarlama pahasına söylemeliyim: Öykü çok daha tutumlu, çok daha kontrol gerektiren bir tür. “Fazlalıkları at”: Bu cümleyi duymaktan ya da kendime söylemekten bazen nefret ediyorum. Romanda “fazlalıkları” daha az atmak zorunda kaldım. Ben az sözcükle derinleşmektense biraz anlatarak, anlatım olanaklarını genişçe kullanarak derinleşmeyi tercih ediyorum, okurken de böyle metinler beni cezbediyor.
Geç kalmak bu romanın merkezinde duran bir duygu. Kahramanımız hem iş hem de özel hayatında bazı şeylere geç kalmış ve çıkmaza girmiş bir akademisyen. Buradan hareketle iki sorum olacak. Birincisi kahramanın mesleği özel bir seçim mi yoksa yazar kendi yaşantısını yazar, ilkesiyle mi alakalı? İkincisi de sen kendi hayatında en çok neye geç kaldığını düşünüyorsun?
Akademisyeni tercih etmemin bir sebebi hoca-öğrenci ilişkisinin etik tartışmalarına değinmekti. Bu aynı zamanda ilişkilerdeki yaş ve konum farkını ele almayı da sağlıyordu. Bir başka sebebi akademide görüp rahatsız olduğum şeyleri dile getirme fırsatı veriyordu. Memleketteki yozlaşmayı da en iyi, gündelik hayatta doğrudan tanık olduğumuz örnekler üzerinden anlayıp anlatabiliyoruz. Üçüncü olarak, karakter için korkaklık ve cesaret de önemli meselelerdi. Akademi ise bana, insanın düşünsel cesaretiyle kişisel cesareti arasındaki gerilimi tartışmak için uygun bir zemin sunuyordu.
Romanı yazarken fark ettiğim şeylerden biri de şu oldu: İnsan bazen başarıya, kariyere ya da çeşitli hedeflere değil; sevgiye geç kalıyor. Sanırım benim cevabım da bu olurdu.
Romanda kişisel bir hikâye anlatırken bir yandan da günümüzün toplumsal meselelerine temas ediyorsun. Hikâyeyi kurarken karakterin sesinin önüne geçmemeye nasıl dikkat ettin?
Romanı yazmaya başlamadan önce dört ana karakter için, gerçek birer insanmış gibi ayrıntılı biyografiler oluşturdum. Nerede doğdukları, nasıl okullardan geçtikleri, hangi çevrelerde büyüdükleri gibi detayları kendi iç dünyamda netleştirdim.
Bu bilgilerin büyük bir kısmı metne doğrudan yansımadı; ama karakterleri konuştururken ya da onları bir eyleme yönlendirirken bu arka plan hep zihnimdeydi. Bu sayede onları yazarın bakışından çok, kendi iç mantıklarıyla hareket eden kişiler olarak kurabildim.
Romanın görünürde anlattığı hikâyenin ötesinde, satır aralarında okurun fark etmesini özellikle istediğin bir mesele ya da duygu var mı?
Evet. Roman boyunca özellikle seslerin, dış dünyadaki gürültünün ve bunun bir parçası olarak müziğin, insanın iç dünyasıyla kurduğu ilişkiyi Rüzgâr üzerinden görünür kılmaya çalıştım.
Rüzgâr, dış seslere çok duyarlı bir karakter. Köpek sesi, vapur sesi, gök gürültüsü gibi sesler onun zihninde ve duygusal dünyasında doğrudan karşılık buluyor. Bu yüzden müzikle kurduğu bağ da daha özel ve belirleyici.
Benim için ses, tıpkı kokular gibi hafızayla ve ruh hâliyle doğrudan temas eden bir şey. Hatta bazen kokulardan daha güçlü bile olabilir. Romanda da bu duyarlılığı okura hissettirmek istedim.
Romanın merkezindeki karakter büyük bir kırılmanın ardından hem kendine hem çevresine başka gözle bakmaya başlıyor. Sence insanı gerçekten değiştiren şey, yaşadıkları mı yoksa yaşadıklarını anlamlandırma biçimi mi?
Stoacı düşünceden gelen temel fikir, insanın başına gelenleri her zaman kontrol edemeyeceği ama onları nasıl anlamlandırdığının önemli olduğudur. Bu yaklaşım büyük ölçüde doğru, ancak pratikte bu olgunluğa ulaşmak hem kolay değil hem de herkes için mümkün değil.
Ayrıca bu iki alanı tamamen ayırmak da zor. Yaşadıklarımız, onları nasıl yorumladığımızı; onları nasıl yorumladığımız da yaşadıklarımızı yeniden şekillendiriyor.
Bu yüzden roman açısından bakınca, karakterin değişimini yalnızca olaylara ya da yalnızca anlamlandırma biçimine bağlamak yerine, ikisinin birlikte işlediği bir süreç olarak görüyorum.
Roman boyunca ele aldığın meselelerden hangisinin bugün yeterince konuşulmadığını düşünüyorsun?
Romanda temel mesele olarak ölüm korkusu ile yaşama arzusu arasındaki ilişkiyi ele aldım. Hikâye, ölüm korkusu nedeniyle hayatı erteleyen bir karakterin dönüşümü etrafında şekilleniyor.
Heidegger’in “ölüme doğru varlık” düşüncesi burada önemli bir arka plan oluşturuyor. Ölüm bilinci, insanın varoluşunu anlamlı kılan temel unsurlardan biri olarak düşünülebilir. Ancak burada asıl soru şu: Ölüm bilinci ile ölüm korkusu aynı şey mi?
Günümüzde ölüm fikrini gündelik hayattan uzak tutmaya çalışıyoruz. Bu uzaklaştırma, kaygıyı azaltmak yerine bazen daha da görünür hale getirebiliyor. Bu yüzden ölümle kurduğumuz ilişki, aslında yaşamla kurduğumuz ilişkinin de bir biçimi.
Romanda da biraz bu soruların etrafında dolaşmaya çalıştım.
Karnaval Dergi ve kendi adıma verdiğin samimi cevaplardan dolayı sana çok teşekkür ediyorum Ekin.
Ben teşekkür ederim.
