Hafızanın Katmanlarında Gezen Bir Kitap: Başka Bir Günün Sabahında
Kitapla Randevu

Hafızanın Katmanlarında Gezen Bir Kitap: Başka Bir Günün Sabahında

Şahide Çömez

Şahide Çömez

Merhaba Kıymetli Karnaval Dergi Okuyucusu,

 

Bugün Nurgök Özkale’nin ilk kitabı Başka Bir Günün Sabahında ile randevumuz var. Kitap, üzerine uzun uzun konuşabiliriz çayınız, kahveniz hazırsa. Bazı öykü kitapları ilk sayfadan itibaren okuru yakalar; bazılarıysa kendini ağır ağır açar, her öyküde biraz daha derinleşir. Başka Bir Günün Sabahında işte bu ikinci türden. Daha ilk sayfalardan itibaren okuruna uzun soluklu bir yolculuğun kapısını aralayan kitap, dört bölümde toplanan yirmi yedi öyküden oluşuyor. Hacmiyle olduğu kadar kurduğu duygusal dünya ile de oldukça dikkat çekici. Kitaptaki her öykü kendi başına bir hikâye anlatırken, bir yandan da diğerine görünmez iplerle bağlanıyor. Böylece ortaya yalnızca bir öykü kitabı değil; hafızanın, insan ilişkilerinin ve zamanın izlerini birlikte süren bütünlüklü bir anlatı çıkıyor. Bu yüzden Başka Bir Günün Sabahında etkisini tek tek öykülerinden çok, bütünüyle kurduğu atmosfer ve bıraktığı duygusal iz üzerinden hissettiren bir kitap.

 

Benim için kitabın en dikkat çekici yönü, bölümler arasındaki geçişlerin yalnızca biçimsel bir farktan kaynaklanmamasıydı. Çünkü dört bölümü de arka arkaya okuduğumda birbirinden tamamen bağımsız öyküler olmadığı hissine kapıldım. Karakterler, mekânlar, duygular ve imgeler farklı biçimlerde birbirine değerek ilerliyor. Bir öyküde görülen yalnızlık başka bir öyküde hafızaya dönüşüyor; bir ev, bir sokak, bir ağaç ya da bir ses sonraki metinlerde başka anlamlarda yeniden biçimleniyor. Günümüz öykücülüğünde sıkça rastlanan hızlı, sert ve doğrudan anlatımın aksine yazar, daha şiirsel, daha sezgisel bir yol seçmiş. Sözcükleri yalnızca hikâye anlatmak için değil, bir duygu iklimi oluşturmak için kullanmış. Bu nedenle de pek çok öyküde olaylardan çok atmosfer akılda kalıyor. Bende öyle oldu en azından. Bir dil ritmi ve imgesel yoğunluk yakalamış Özkale ve bu da onu birçok kalemden ayıran bir nitelik olmuş. Fakat şunu da söylemek gerek; bazı öykülerde atmosfer o kadar yoğunlaşıyor ki anlatının kendisi geri planda kalabiliyor. Okur karakterin peşinden gitmek isterken imgelerin arasında dolaşmaya başlıyor. Özellikle olay örgüsüne önem veren okurlar için bazı metinler durağan gelebilir.

 

Kitabın ana temaları arasında hafıza, aidiyet, kayıplar ve doğa- insan ilişkisi öne çıkıyor. Nurgök Özkale, öykülerinde geçmişi yalnızca hatırlanan bir zaman dilimi olarak değil, bugüne şekil veren bir unsur olarak ele alıyor. Karakterler çoğu zaman kaybettikleri insanlarla, geride bıraktıkları mekânlarla ve içlerinde taşıdıkları eksiklik duygusuyla yüzleşirken, bir yandan da hayata tutunmanın yollarını arıyor. Özellikle evler, bahçeler, ağaçlar ve sokaklar sadece bir mekân değil, belleğin ve kimliğin taşıyıcıları olarak karşımıza çıkıyor.

 

‘‘Karşımıza çıkan köşkler, müstakil evler ne kadar şahsiyetliydi, ağaçlar ne güzel; bahçeler ne kadar bakımlı. Ama hâlâ suçluluğun verdiği iç sıkıntısından kurtulamamıştım, dikkatimi hiçbir şeye tam anlamıyla veremiyordum. Sonra nasıl olduysa, yanımdakileri unutuverdim. Saldım hayallere alıp başımı gittim. Adayı kimse yanımda yokmuş gibi dolaştım. Evlerin kapı kolları tuttu ellerimden. Yanı başımdaki bir evin alçacık merdivenlerinde, o üç basamağı artık çıkamayan üç yüz yaşında bir kadını ve arkasındaki yolda sek sek oynayan üç yaşındaki gölgesini gördüm.’’ (s.41)

 

Başka Bir Günün Sabahında’nın temel meselelerinden biri hafıza. Pek çok öyküye; geçmiş, silinmeye yüz tutmuş anılar ve unutulma korkusu sinmiş. Yazar, kitaba adını veren öyküde ‘‘Adları anılmayınca yitip gidenler gibi.’’ cümlesiyle de bunu belli etmiş. Satır aralarında dolaşırken Özkale’nin insanların, evlerin ve duyguların tamamen yok olup gitmesine karşı sessiz bir itiraz yükselttiğini hissettim. Yaşım gereğimi bilmem ama ben de özellikle son birkaç yıldır rüyasında ve hayallerinde çocukluğunun geçtiği yerlerde dolanan biri olarak pek çok duyguyla yüzleştim.

 

Biraz da kitaptaki kimi öyküler üzerine konuşalım istiyorum. Hacimli bir kitap olduğundan her bölümden bir öykü seçtim bunun için. Sizlerin de söylemek istedikleriniz olursa maillerinizi bekliyorum her zaman olduğu gibi. İlk bölümün ilk öyküsü En Güzel Uçan Muharri her şeyden önce adı ile ilgimi çekti. Hatta ‘‘Muharri ne ki?’’ deyip araştırmaya bile koyuldum. Keşke önce öyküyü okusaymışım. Çünkü okuyunca anlıyorsunuz ki ortada eğlenceli bir yanlış anlama söz konusu. Çocukluk algısının saflığını merkeze alan öykü, gündelik hayatın içindeki küçük bir anı büyüterek anlamlı bir duygusal alana dönüştürüyor. Perdelerden süzülen güneş, ev içi atmosfer, yemek kokusu ve sesler öykünün görsel gücünü artırmış. Metinde ayrıntılar çok fazla; bu, bilinçli bir seçim gibi geldi bana. Yazar çocuk bakış açısını tutarlı bir biçimde yansıtabilmek için böyle bir yol izlemiş. Böylece öykünün samimiyeti de artmış.

 

İkinci bölümün beşinci öyküsü kitaba adını veren Başka Bir Günün Sabahında, kitabın genelinde hissedilen hafıza, kayıp ve hatırlama temalarını en yoğun biçimde taşıyan öykülerden biri. Geçmişle bugün arasında gidip gelen anlatı, insanın yalnızca yaşadıklarıyla değil, unutamadıklarıyla da var olduğunu hatırlatıyor. Özkale, bu öyküde büyük olaylar anlatmak yerine küçük ayrıntılar üzerinden ilerliyor; bu sayede de metin, okurunu yüksek bir gerilimle değil, yavaş yavaş derinleşen bir duygu atmosferiyle etkiliyor.

 

Üçüncü bölümdeki ‘‘Kılıksız Bir Esin Perisi’’nde yazar, yazma eylemini ve yaratıcılık sancısını gündelik hayatın içinden, abartısız bir bakışla ele almış. Nurgök Özkale, ilhamı romantikleştiren ya da gizemli bir güce dönüştüren ansıyışın aksine, onu hayatın sıradanlığı, ertelemeler, iç sıkıntıları ve üretme çabasıyla birlikte düşünmüş. Ayrıca ironik anlatımı sayesinde öykünün daha canlı ve akıcı olmasını sağlamış.

 

Son bölümün son öyküsü Köprü, sadece anlatıyı değil kitabın genelinde işlenen temaları da toparlayan bir işlev görüyor. Yazar, bu metinde insanın hayatı boyunca kurduğu ve zamanla değişen ilişkileri merkeze alırken, geçmişle hesaplaşma ve kendini yeniden anlamlandırma çabasına odaklanmış. Öykünün dikkat çekici bir yönü de kesin sonuçlara ulaşan bir finalden çok, okuru düşünmeye bırakan bir metin olması. Ayrıca köprü imgesinin doğrudan bir simgeye dönüştürülmeden anlatının doğal akışı içinde kullanılması okuyucuda hem fiziksel hem de duygusal anlamda bir geçiş duygusu yaratmış.

 

Son olarak kitap, okuru sarsan büyük olaylar anlatmıyor belki. Bir pencere önünde duran gölgeyi, eski bir evin kokusunu, yarım kalmış bir konuşmayı ya da yıllardır unutulduğu sanılan bir duyguyu bırakıyor insanın zihnine. Başka Bir Günün Sabahında, her öyküsü aynı güçte olmasa da diline, atmosferine ve anlatmak istediklerine sadık kalan bir kitap. Nurgök Özkale öyküleriyle okuru kesin yargılara değil, düşünmeye ve yeniden hatırlatmaya davet ediyor.