NİLAVRONİLL: Peki, Türk edebiyatı, geleneksel olarak Avrupalı mıdır? Bundan kastım, sadece Avrupa edebi geleneğini mi miras edinir? Yani, jeo-politik olarak Türkiye hem Avrupa hem Asya’yı birbirine bağlıyor. Bu yüzden geleneksel olarak kültürünüz ve edebiyatınız üzerinde, Asya etkisi de olmalı. Eğer öyleyse, bir Türk edebiyat figürü olarak siz, hem Avrupa hem de Asya edebiyat geleneği ve mirası arasında nasıl denge kurabiliyorsunuz?
METİN TURAN: Türk edebiyatı, uzun yüzyıllar sürecinde sözlü yolla aktarılagelmiş bir edebiyat birikimidir. Çok ilginçtir ki, ciltler dolduran halk hikâyeleri, masallar, destan ve şiirler, halk ozanı ya da âşık dediğimiz müzik aleti, sazı (bağlama) kullanarak, bunları anlatan ve aktaran sanatçılar tarafından anlatılagelmiştir. Bu sanatçılar, hem duyduklarını anlatmışlar, onların yaşamasını, güncel kalmasını sağlamışlar, hem de yeniden yaratarak, çoğalmasına katkıda bulunmuşlardır. Örneğin 15.yüzyılın sonlarında yazıya geçirildiğini gördüğümüz, içerdikleri temalara bakıldığında Türkler’in İslam dini ile tanışma dönemleri, yani yaklaşık olarak 8.-9. yüzyılları konu edinen epik karakterli Dede Korkut Hikâyeleri bunlardan biridir. Ayrıca 16. yüzyılda yaşadığı düşünülen ve kendisi de bir halk ozanı-âşık karakter Köroğlu üzerine anlatılan, hem şiir hem de düz yazı bölümleri ile ciltler dolduran Köroğlu Kol Destanları da bunlara örnek verilebilir.
Türk edebiyatı, özellikle 18. yüzyıla değin, bazı Avrupai özellikler taşıyor olsa da belirgin olarak bir Asya dokusuna sahiptir. 18. yüzyıldan itibaren daha yoğun olarak Batı, özellikle de Fransız edebiyatı ile tanışma ve oradan beslenme olanakları doğdu. Hatta 19. yüzyıla kadar Türk edebiyatında olmayan tiyatro, roman gibi türler, 19. yüzyılla birlikte özellikle Fransız edebiyatından yapılan çeviri ve bazen de Türk edebiyatçılarının bunlara özenerek yazdıkları “adaptasyonlar” ile gelişti. Bununla beraber kültürel olarak kendisine daha yakın bulduğu 19. ve 20. yüzyıl boyunca beslenmekten kaçınmadığı Rus edebiyatı birikimi var. Bunda, Türk dilli halkların, Rus İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği coğrafyasındaki varlığının etkisinin de olduğu yadsınamaz. Hem Batı’dan hem de Doğu’dan gelen bu sentezlemeyi iyi anlatmak için de ülke ve etnik kimlik yerine “Anadolu” deyimini tercih ederim. Çünkü burada, hem tarihin her döneminden kültürel dokular birbirinin içerisine girmiş durumdadır, hem de bugün olduğu gibi Doğu’dan da, Batı’dan da alınanların bileşimi ile bir edebiyat zenginliği ve bir kültürel kaynaşma ortaya çıkmıştır.
Edebiyatımızın 20. yüzyılda yetişen büyük isimlerinden Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Veli, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Ahmed Arif, Adalet Ağaoğlu, Gülten Akın, Orhan Pamuk gibi yaratıcıların eserlerine bakıldığında da bu bileşimi görürüz. Hem Doğulu renkler vardır, hem de Batılı. Bunlar bir “Anadolu” sentezi oluşturmuş durumdadır.
Göç etmeyi, gezmeyi ve başka coğrafyaları “yurt” edinmeyi kolaylıkla başaran Türkler, küresel bir köye dönüşen dünyada, yine de Anadolu’ya özgü renklerini koruyarak Asyalı olmaktan ziyade, Avrupalı bir edebiyat, Avrupalı bir kültür dairesi içerisinde görülmekten hoşlanırlar. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında Türk edebiyatı, Doğu ile Batı arasında zarif bir köprü oluşturur. Bu köprünün bir ucunda Hint, Çin, Fars bir ucunda da Türkiye’ye ve genel olarak Türkler’in de bin yıldan fazla bir süredir içerisinde bulunduğu İslam kültür dairesine uzak olan rönesansı erken dönemde yaşamış İtalya, Almanya, Fransa’nın olması şaşırtıcı gelmemelidir.
NİLAVRONİLL:Tüm yazarların, büyük ölçüde kendi milliyetlerinin ürünü olduğuna inanıyor musunuz? Ve bu durum, gerçekte uluslararası bir yazar olmanın bir teşviki mi yoksa engeli midir?
METİN TURAN: Büyük bir insanlık ailesinin üyesiyiz. Binlerce yıllık insanlık birikiminin, her bir edebiyat insanını da, o ailenin unsuru olarak düşünüyorum. Ancak kendi kültürünün, yani yerel dokusunun renklerini taşımadan, o zenginliği çoğaltmadan evrenselliğe ulaşılamayacağına inanıyorum.
Kendimiz ve kendimize dair rengimiz olmadan, dünyayı kuşatan gökkuşağının içerisinde gözükemeyiz. Kendi özgün birikimimiz ile yarattığımız edebiyat, zenginleşmenin ve çoğalmanın sebebi olabilir. Herkese benzeyen bir edebiyat yaratıcılığı, günümüzün dijital yazıcılarının yaptıklarından farklı olmaz ki, burada özgünlük ve yaratıcılık yoktur. Tekrar vardır. Tekrardan iyi edebiyat çıkmaz. Tektipçi kalabalığın içerisinde yer almamak için, egemen olanın tehlikesinden korunmak gerekir. O bakımdan yerel birikimin devingen unsurlarının farkında olan edebiyatçıların uluslararası ölçekte de işlev taşıdıklarını görüyoruz.
NİLAVRONİLL: Şimdi, gelenek ve modernizmi anlamaya çalışırsak, edebiyatın bu konuda kilit bir rol oynayabileceğini düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse, nasıl? Yani, bir yazar bireysel olarak kendini gelenek ve modernizmle nasıl ilişkilendirebilir?
METİN TURAN: Gelenek kavramı, her edebiyatçının baktığı yerden farklı yorumlanabilir. Benim gelenekten anladığım, farklı edebiyat anlayışlarının ve kişiliklerin ortaya koydukları bir zenginliktir. Konuyu biraz daha açacak olursam, kendimi dahil ettiğim edebiyat geleneği bir yanıyla Rus şair Puşkin’e, Alman şair Goethe’ye, Hint şair Rabindranath Tagore’a, Fransız şair Mallarmé’ye, öteki yanıyla Şilili şair Neruda’ya, ama aynı zamanda Nazım Hikmet, Cahit Külebi, Ahmet Haşim, Gülten Akın, Enver Gökçe gibi Türkçe’nin büyük şairlerinin oluşturduğu birikime dayanır. Bütün bunların oluşturduğu farklılıklarla, geleneğe yaslandığımı, oradan beslendiğimi düşünüyorum. Bu bakımdan da modern olanı yaratan gelenektir. Her edebiyat akım ve yöneliminin yaslandığı birikim nihayetinde geleneğe odaklanır.
Modernizm bir yok sayma değil, benim görüşüme göre, birikimi yeniden ele alma, dünyayı “kutsal olanın” iradesinin dışında yorumlayabilme yaklaşımıdır. Bu bakımdan da edebiyat bu yorumlamanın en önemli zeminlerinden birini oluşturur.
NİLAVRONİLL: Edebiyat eleştirisinin, bir şairin gelişimi ve onun şiirinin gerçek anlamda anlaşılmasıyla ilgisi olduğunu düşünüyor musunuz?
METİN TURAN: Eleştiri, olgunlaştırır. Yaratıcılığın sınırları yoktur. Bu sınırsızlığın sınırlarını eleştiri ile öğrenebiliriz. Burada özgürlüğü, yaratıcılığı sınırlayıcı bir sınırdan söz etmiyorum. Edebiyat eleştirisi ciddi bir birikim işidir ve bu birikime şairi değerlendirmekte olan eleştirmenin objektif yaklaşımı katkıda bulunur. Eleştiri şairin gelişimine, şiirinin yetkinleşmesine ciddi anlamda katkıda bulunur. Eleştiriyi sadece şair ve edebiyatçı bağlamında düşünmemek gerekir. Bu sanatsal tartışma zemini, şiir okuru ve takipçisini de estetik anlamda besler.
NİLAVRONİLL: Toplumun, bir şair olarak şekillenmenizde ya da şiirinizin tamamında anahtar faktör olduğunu düşünüyor musunuz?
METİN TURAN: Toplum, bir şair olarak beni etkilemiştir. Şair olarak benim toplumu etkileme gayretim de bu karşılıklı tepkiden ileri geliyor. Onun bana verdikleri, toplumun benden aldıklarına karşı şiir aynı zamanda benim topluma karşı estetik bir refleksimdir.
NİLAVRONİLL: Genel olarak insanlar gerçekten edebiyatla ilgileniyorlar mı? Tüketime yönelik dünyanın, sıradan insanı ciddi edebiyatlardan uzaklaştırdığını düşünüyor musunuz?
METİN TURAN: Tüketici dünya, hemen her değeri alınır ve satılır bir meta hâline getirdi. Küresel kapitalizm, elindeki olağanüstü olanaklarla bunu, bizlerin şiir ve edebiyat için taşıdığı kaygıdan daha şiddetli bir şekilde tüketmemiz yolunda harcamaktadır. Dolayısıyla da edebiyatın sadık dostları çok sınırlı bir çevrede, deyim yerindeyse akvaryumda kalmaktadırlar. Nitelikli edebiyat kovularak popüler kültür egemen kılınmaktadır. Bütün bu gerçeklik içerisinde ben, hiçbir zaman karamsar olmadım. İnsan umudunu yitirirse ölümü yakınlaştırmış demektir. Her edebiyatçı, ölümün karşısında yaşamanın, diri durmanın unsurudur. Edebiyatçı tükettiğimizden daha fazlasını yerine koymak bilincinde olan insandır aynı zamanda.
NİLAVRONİLL: Edebi yaşamınızın gelişimi aşamasında sizi büyük ölçüde etkileyen faktörleri ve kişileri öğrenmek isteriz.
METİN TURAN: Edebi yaşamımın gelişiminde en belirgin unsurlardan biri zengin bir sözlü kültürün içerisine doğmuş olmam gelir.
Kuzey Doğu Anadolu bölgesi, Türkçe’nin tarih boyunca gösterdiği değişiklileri yansıtmasıyla beraber oldukça varsıl halk anlatı geleneğine sahiptir. Çok farklı etnik kökenlerden halkların birlikte yaşadığı bir bölgede dünyaya gelmiş olmam, o kültürden beslenme ve sınırsız dil zenginliğinin tadını çıkarmama da katkıda bulunda. Ailede edebiyat, özellikle de şiir bütün yetişkinlerin konuştuğu bir konuydu. Babaannem, anneannem, annem iyi birer masal anlatıcıları idi. Ayrıca annem, zorlu yaşam koşulları içerisinde, hemen hemen bütün sıkıntısını türkülerle yenmeyi kendisine sığınak edinmiş biriydi.
Evlerde elektrik ve suyun olmadığı, ısınmak için yakıt bulmanın çoğu zaman zor olduğu yaşam koşullarında, bu yoksunluğu türkü söyleyerek yenmeye çalışıyordu. Ayrıca o günün koşullarına göre, uzak bir ilçeden babamın yaşadığı köye gelin gelmişti. Anne ve babasını yılda ancak bir-iki kez 10-15 günlüğüne görebiliyordu. Hasretini, söylediği ve çoğu zaman da kendi ruh haline göre uydurduğu türkülerle gidermeye çalışıyordu. Bunlar benim kulak zenginliğimi artıran etkenler oldu. Baba tarafından büyük büyük babam, Kağızmanlı Cemal Hoca ulusal düzeyde bilinen bir halk şairidir. Ben, kendisini göremedim. Ancak şiirleri söyleniyor ve konuşuluyordu. Ailede çok sayıda öğretmen vardı ve bunlar eğitimcilik niteliklerinin vazgeçilmez bir unsuru olarak, edebiyat dergileri de okumayı prensip sayıyorlardı. Dolayısıyla ailede başka şairlerinden de şiirler okunuyordu. Sözlü kültür yanında yazılı kültür de egemendi.
Türkçe’nin varsıl hale gelmesinde büyük katkıları olmuş Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Dadaloğlu, Aşık Veysel, gibi halk ozanları ile bu duyumsama içerisinde tanıştım. Onlardan beslendim. Yani, dışarıdan bakıldığında doğanın eşsiz güzelliği içerisinde, yoksunlukların sınırsız olduğu bir coğrafyada dünyaya gelmiş, o olanaksızlıkların içerisine doğmuştum. Oysa içeride her zaman diri ve devingen olan, gürül gürül kaynayan söz ve anlatı zenginliğinin içerisinde yaşıyordum.
Çalışma hayatı içerisinde hiçbir yasağa yer bırakmayan argolu iş türküleri söyleniyordu. Bunları duyuyordum. Kaba bir dildi, ama genel dil içerisinde sözcükleri etkili kullanma dürtüsü veriyordu.
Benim, edebiyat açısından beslenmemi sağlayan başka bir unsur da radyodur. Duyularımı dış dünyaya açtığım çocukluk yaşlarımdan itibaren radyo, günün hemen her saatinde vazgeçilmez bir eğlence ve eğitim kaynağı idi. 1980’li yıllara kadar köylerimizde elektrik olmadığı için televizyon da yoktu. Dış dünyadan en canlı bilgiyi radyo aracılığı ile öğrenebiliyorduk, babam bir zorunluluk hissi ile, özellikle sabah 07 ve akşam 19 “ana haberleri”ni dinlemeyi devlet memurluğunun bir vazgeçilmezi sayıyordu. O yıllarda radyo tekti, yani devletin kanalıydı. Çok kaliteliydi. Sonradan öğreniyorum ki o süreçte bu kurumda; Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Özdemir İnce, Ahmet Oktay gibi Türk edebiyatının çok kıymetli isimleri görev yapmışlar ve izlenceler hazırlamışlardır.
NİLAVRONİLL:Çağdaş meslektaşlarınızı nasıl değerlendirirsiniz ve genç nesilden beklentileriniz ya da onlara yönelik arzularınız nelerdir?
METİN TURAN: Çağdaşım edebiyatçıların önemlice bir bölümünün, bireysel dünyalarında oluşturmaya çalıştıkları zenginliği, dünyaya da yayma çabalarını saygıdeğer buluyorum. Bizden sonra gelen ve daha genç kuşaktan, şair ve edebiyatçıların büyük bir ustalıkla edebiyat yapıyor olmalarından kıvanç duyuyorum. Bunu, hem Türk edebiyatında görüyorum, hem de izleyebildiğim dünyanın başka edebiyatlarında. Yeni kuşak edebiyatçılar, iç benlik tartışmalarının uzağında, edebiyatı büyük insanlık ailesinin kolektif zenginliği olarak yapıyorlar. Bunu anlamlı buluyorum. Doğanın kirletilmesi, savaşlar, silahlanma, artan kimyasalların gerçekliğini unutmayarak, edebiyatın bizi güzelleştiren, insan kılan yaratıcılık olduğunu düşünüyorum.
NİLAVRONİLL: İnsanlık geçmişte büyük acılar çekti ve hâlâ dünya genelinde acı çekiyor. Hepimiz bunu iyi biliyoruz. Peki, gelecek hakkında umutlu musunuz?
METİN TURAN: Edebiyatçının en karamsar koşullarda da umut aşılayacak estetik direncin simgesi olduğuna inanırım.
Çağımız, binlerce yıldır biriktirdiklerimizin iyi taraflarını saklayarak, çirkinlikleri öne çıkaran ayıplı bir çağdır. Savaşlar hâlâ sürüyor. Çocuk ölümleri, kadına yönelik şiddet, ekolojik dengenin bozulması, bunları bilince taşıyacak olan yine edebiyatçılardır. Bilince taşınmayan hiçbir sorun kapsayıcı biçimde çözülemez. İnsanlık bugün de hatalarını tekrarlıyorsa, sorunları yeterince bilince taşımamış olmasındandır. Dünyanın, insan soyu olarak bizler kadar, böceğin, kuşun, ağacın, otun da dünyası olduğunun bilincine vararak kavradığımızda güzel bugünü ve mutlu geleceği kurmuş oluruz.
Ben korkak bir insanım. Bu vahşilikten korktuğum için de şiir yazıyorum, edebiyatla uğraşıyorum. Korkan insan, korkuyu yenmesini öğrenmeye çalışan insandır. Umutluyum.
NİLAVRONİLL: Edebiyat, genel olarak, her insan için, daha iyi bir gün getirmek adına hangi rolü oynayabilir?
METİN TURAN: Edebiyat, tarihsel bir birikimdir. Böyle olduğu için de günceli kuşatır. Edebiyatçı, tarihsel birikimi yeterince özümsemiş ve insan deneyiminin her yönünü kavrayıcı bir bilinçle ürettiğinde sezgilerini de etkin kılabilir. Edebiyat satın alınamaz ruh zenginliğidir. Baktığını görebilme zenginliğidir.
Edebiyat biriktirilir. Tıpkı deneyim gibi, elde edilmesi kolay olmayan, en pahalı değerdir.
NİLAVRONİLL: Röportajın neredeyse sonuna geldik. Katılımınız için size minnettarım. Şimdi, kişisel olarak, “Bizim Şiir Arşivimiz” hakkındaki dürüst görüşlerinizi öğrenmek isterim. Nisan 2015’ten bu yana, her ay, çağdaş dünya şiirini yayımlıyor ve arşivliyoruz. Görüşlerinizi paylaştığınız ve bize uzun bir zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.
METİN TURAN: 2015 yılından bu yana yapageldiğiniz ve benim de büyük bir saygıyla izlediğim çalışmalarınızı, anlamlı ve önemli buluyorum. Bilmediğim, tanımadığım farklı ülkelerden şairleri tanıma, onların şiirlerini okuma olanağına kavuştum. Çalışmanızın sürekliliği ve düzenliliği de ayrıca dikkate değer. Çünkü insanı bir yere bağlayan, orada aradığını bulma merakı kadar, aradıklarının ortaya çıkacağı zamanı da bilebilmesinde yatar.
Artık, bu çağda “sürpriz” yahut “mucize” olan bilinmeyen değil, bilinenin gerçekleşmesidir. Sizin, önce bir “bilinen” belirlediğiniz, her ayın 1’i geldiğinde bu arşivin çıkacak olmasıdır. Ve ben bu “bilinenin” merakı içerisinde, onu izleyerek zenginleşmekten mutluluk duyuyorum. Bu fırsatı verdiğiniz ve vesile olduğunuz için ben teşekkür ederim.
KISA HAYAT HİKÂYESİ:
METİN TURAN, 10 Ocak 1966 yılında Türkiye’nin en doğusunda yer alan Kars şehrinin Kağızman ilçesine bağlı şimdiki adı Çallı olan Har köyünde dünyaya geldi. İlkokulu (5 yıl) farklı farklı köyleri dolaşarak “macera” içerisinde bitirdi. Okula gitmedi, okulla oyun oynadı. Ortaokula henüz 11 yaşındayken, düzenli bir motorlu taşıt olmadığı için, günde 8 km sabah, 8 km akşam yürüyerek gitti. Daha sonra, eğitim için Türkiye’nin başkenti Ankara’ya taşındı. Teknik (eğitim teknolojisi), sağlık ve ekonomi alanlarında eğitim gördü. Halkbilime yöneldi. Kendini bu alanda geliştirdi. Çeşitli üniversitelerde öğretim görevlisi olarak halk edebiyatı dersleri verdi. İlk edebi ürünü bir öyküydü, 1982 yılında yayımlandı. Türk ve dünya edebiyatı üzerine kapsamlı incelemeleri bulunmaktadır. Şiir, inceleme, derleme içerikli otuzdan fazla yayımlanmış kitabı vardır. Çok sayıda uluslararası kongre, sempozyum ve festivale katıldı. Bunlardan bir kısmının koordinasyonunu kendi üstlendi.
İlk şiir kitabı Suları Islatan Mecnun ile “Makedonya Cumhuriyeti Çalıklı Bahar Şenlikleri” (2001) ve “Ruşen Hakkı” şiir birincilik ödüllerini kazandı. Çalışmalarından ötürü 1995 yılında, Türkiye’de halkbilim oskarı sayılan “İhsan Hınçer Türk Folkloruna Hizmet Ödülü” ile onurlandırıldı. Bu ödülü şimdiye değin kazanan en genç halkbilimci oldu.
2000 yılında Ankara Üniversitesi DTCF Halkbilim Topluluğu, 2010 yılında “Troya Folklor Derneği Pertev Nali Boratav Halkbilim” ve 2002 yılında da Anadolu Müzik Kültürleri Derneği ve Türk Dili ve Edebiyatına katkılarından dolayı “Dil Derneği” (2024) onur ödüllerini aldı.
2018 yılında Güney Kore’de gerçekleştirilen Kış Olimpiyatlarına şair ve panelist olarak katıldı. Burada yaptığı konuşma ve okuduğu iki şiir otuzdan fazla dile çevrildi. Kendisine son olarak 2024 yılında “İnsanın eşsiz ruhuna dayanan düşünce ve ona olan inancı şiir yaratımı ve eleştirisi yoluyla başarıyla somutlaştıran ve uygulayan şair ve eleştirmen” olması ve “barış, doğa ve insan haklarına olan katkılarından” dolayı Güney Kore’den “Changwon Uluslararası Edebiyat Ödülü” verildi.
Yayımlanmış şiir kitapları arasında: Suları Islatan Mecnun (2003), Sokaklar Kentler Ülkeler (2007), Ağustos Aldı Sırlarımı (2015), Hâl ve Gidiş (Seçme Şiirler, 2015), Sabırsız Bir Sabah (2021), Su Çığlığı (2022), Lirik Bulut (2004) yer alır.
Çeviri: Aysen Ritzauer (Alman Çevirmenler Birliği Üyesi)