25 Rebîü’l Ahir 1246, Çarşamba,
Süleymaniye Bimarhanesi
25 Rebîü’l Ahir 1246, Çarşamba,
Süleymaniye Bimarhanesi
Yapılan ölçümlere göre vücudumdaki kara safra miktarı oldukça yüksek. Aşık bir şair olduğum için, ki kara safranın halk arasında adı sevdadır, doktor bunun normal olduğunu söylüyor. Diğer değerler, yani sarı safra, kan ve balgam idare eder vaziyette ancak yine de olması gerekenin üzerinde. Ezcümle, sağlığım pek iyi değil. En azından artık içimdeki bu ne idüğü belirsiz sıkıntının kara safra artışından kaynaklandığını biliyorum.
Doktorum, İbn-i Sina’nın ‘Kanun-fi Tıbb’ adlı eserine dayanarak (İbn-i Sina bu eserini Bergamalı ünlü hekim Galenus’tan ilhamla yazmıştır) uygulayacağı tedavi için en az bir ay hastanede yatma tavsiyesinde bulundu. İşte o günden beri yaklaşık iki haftadır bu hastane odasındayım. Sıkıntıdan hiç âdetim olmamasına rağmen günlük tutmaya başladım. Benim iç sıkıntısı dediğim, doktorumun ‘mâl-i hulya’, ecnebilerin ‘melankoli’ dediği hastalığımın şifa bulması için sabrediyorum.
Tabii burada durumu benden daha ağır olan hastaları gördükçe Allah’a şükretmiyor değilim. Geçen iki hafta içinde aklını yitirdiği için gölgesinden korkan hale geleni de kendini tarihteki bir savaşçı yerine koyup dünyaya meydan okuyanı da tövbe haşa Allah ile mektuplaştığını iddia edip mehdiliğini ilan edeni de yani çeşitli sanrı ve mistik hezeyanlar içindeki her türden meczubu gördüm. Ve fakat dün akşam işler çığırından çıktı.
Her hafta salı akşamı bizleri hastanenin alt katındaki geniş salonda toplayıp, bir orkestranın çaldığı müzik eşliğinde sosyalleştiriyorlar. Doktorlar, müziğin ve bir araya gelmenin bize iyi geleceğini düşünüyor, yani bu bir tedavi yöntemi. İsimlerinin Musikî Cedid olduğunu sonradan öğrendiğim orkestra, içinde ‘mecnunlar doluşmuş gözlerine, bakıyorlar içerden bize’ sözleri geçen bir şarkıyı icra ediyordu. Bir sigara yakıp salonun en dibindeki masaya geçip oturdum. Ortalıkta dolanan, müzikle sallanan ya da zıplayan, konuşmaları herhangi bir anlam içermese de sanki ortada çok ciddi bir mesele varmış gibi birbirleriyle bağıra çağıra sohbet eden hastaları izlerken, Sinan Paşa eliyle sigara içmek istediğini belirten bir işaret yaparak gelip yanıma oturdu. Çıkarıp bir dal verdim. Paşa değil Sinan, kendisine öyle diyor, devlette orta düzey bir bürokratmış ve Descartes nam filozofu okuduğu için ‘kuşkuculuk’ hastalığına yakalanmış. Sigarasından bir fırt çektikten sonra “sen gerçek misin?” diye sordu. Hep konuşmaya böyle başlar. “Gerçeğim” derim ve her defasında şüpheyle yüzüme bakarak “olmayabilirsin” der. Sonra uzun uzun aslında tüm gördüklerimizin, bu hastanenin, içindeki delilerin, dışarıdaki akıllıların, şehr-i İstanbul’un, bu cihan imparatorluğunun ve dahi koca dünyanın bizim kuruntumuz olabileceği üzerine nutuk çeker. İlk tanıştığımızda anlattığına göre her gün kahvaltıda karısına bu şekilde zırvaladığı için, kadın bir sabah çıldırmış ve “bu tabak çanak kafanı yarsın da gör gerçekler mi değiller mi?” diyerek masada ne varsa adamın kafaya geçirerek evden kovmuş. Sinan Paşa da iyileşmek ve evliliğini kurtarmak için hastaneye yatmayı kabul etmiş.
Paşa’nın nutku henüz bitmiş, biz öyle kös kös otururken salonda bir hareketlenme oldu. Mahallenin gençleri her hafta düzenlenen bu ‘meczup partisini’ merak ettikleri için kapıdaki görevliyi atlatıp bizi izlemeye gelirler. Bu defa açık pencereden hastalara laf atıp dalga geçtiler ve kendini maymun zanneden Ragıp Bey’e muz fırlattılar. Hâl böyle olunca öfke nöbeti geçiren hastalar, yakası açılmamış küfürler eşliğinde pencereye doğru saldırıya geçtiler; bizim bimarhaneci Salih elindeki kızılcık sopasıyla bu saldırıyı savuştursa da hırslarını alamadıklarından birbirlerine sardılar: Tekme tokat kavga edenler, yere düşüp boğuşanlar, masaların üstüne çıkıp bağıranlar… Ortalık bir anda mahşer yerine döndü. Hatta içlerinden biri yanındaki arkadaşının husyelerini tutmuş zorla Mahmudiye marşı söyletiyordu.
Sinan Paşa da yanımda “tüm bunlar rüya, hiçbiri gerçek değil” diye avazı çıktığı kadar bağırmaya başlayınca, dayanamayıp duruma müdahale edebilmek için kendimi sahneye attım. Müziği kesip avel avel olup biteni izleyen orkestranın kıvırcık saçlı solistinden mikrofonu aldığım gibi önce hastaları sakin olmaya davet ettim, işe yaramadığını görünce etkisi olur umuduyla en hüzünlü şiirlerimden birini okudum. Şiiri okudukça kaç zamandır görmediğim, beni hiç yoktan yere terk ederek kalbimi kıran sevdiceğim aklıma düştü ve ağlamaya başladım. Öyle içten ve höykürerek ağlıyordum ki salondaki tüm o tantana son buldu. Tüm hastalar kavga etmeyi bırakıp beni izlemeye ve işin tuhafı ağlamaya durdular. Bir salon dolusu deli hep birlikte ağlıyorduk. Sonra ben aşk acısına dayanamayıp bayılmışım. Gözlerimi açtığımda odamdaydım.
Editörün Notu
Şair ertesi gece kendi sesini duydu. Pencereyi açtığında kendini hastane bahçesinde gördü. El salladı bahçedeki, “gel” dedi. Hayatın çağrısına nasıl uyduysa şair yıllar evvel, ölümün çağrısına da öyle uydu. Uydu çünkü ölüm ona kendi suretinde görünmüştü tıpkı yaşam gibi. Pencereden giren rüzgâr şairin günlerdir yazdığı sayfaları odaya dağıttı.