Kaan Kara’nın, “Pele’nin Öldüğü Yaz” adlı kitabı, Nebula Yayınlarından Mayıs 2019’da çıkmış. Kitaba da adını veren “Pele’nin Öldüğü Yaz” adlı oldukça ironik bir üslupla kaleme alınmış olan öykü Adana’da geçmektedir.
Hikâye kısaca şöyle:
Anlatıcı kahraman Serdar’la behlüldane arkadaşı Goncilli, zaman zaman birlikte pamuk tarlalarında çalışırlar. Goncilli, hayvanlarla arası iyi olan eserekli biridir ve Pele adında çok sevdiği bir horozu vardır. Serdar(anlatıcı) bir gün arkadaşı Goncilli’nin horozunun öldüğünü duyar, olaydan Goncilli’nin haberinin olmadığını düşünür. O hafta boyunca ne zaman Goncilli Pele’den söz etmeye kalksa Serdar onu bir bahaneyle susturur. Derken pamuk tarlalarında bir haftalık çalışmadan sonra ağadan paralarını alıp şehre gelirler. Şehirde gezerlerken bir ara Göncilli durup dururken arkadaşına bir horoz almayı teklif eder. Bu teklif Serdar’ın hoşuna gider. İki kafadar, aradıkları horozu bulmak için şehrin altını üstüne getirir. Nihayet hayal ettikleri horozu alırlar.
*
Böylesi uzun bir öyküde yazar, olayları detaylandırarak her kareyi mizahi bir dille anlatıyor.
Kaan Kara’nın kahramanları, toplumun en alt kademesinde yer alan gariban pamuk işçileridir ve yazar, gerek bu kahramanları betimlemede gerekse onların doğal konuşmalarını vermede oldukça başarılıdır. Örneğin:
“Eğilmekten bükülmüş belimizi doğrultabilmek için meydandaki kahvehanenin tahta sandalyelerine yığıldık. Ağzımız yüzümüz yamulmuş, sıcaktan beynimiz kaynamıştı. Bir de traktöre rast gelmeyip de onca tarla yolunu yürüseydik nahala gelirdik kim bilir? Az soluklandıktan sonra ötede duran çeşmeye doğru ayaklandım. Dilim damağıma yapışmıştı. Adana sıcağının şakası olmaz, adamın soluğunu keser, oracıkta gebertirdi.”
Yazar, özgün bir metin oluşturmak için Çukurova’ya ait lakaplar ve kimi argo sözcükler kullanıyor. Bu söyleyiş; tam da Çukurova’nın küfürlü, argolu, tuzlu biberli dilini yansıtmaktadır. Başta, başkahramanlardan biri olan Kadir’e “Goncilli” lakabı takılmıştır. Öyküde buna benzer lakabı olan birçok insan vardır: Löpçük Osman, Çürük İsmail, Çökelek Mustafa, Aspirin Memmed ve anlatıcı kahramanın bile söylemeye çekindiği Tekdaşşak Veli… Yazar, metinde Çukurova’nın etkili bir sosyolojik panoromasını çiziyor. Bu yetkinlikte onun Adana’da yetişmesinin payı vardır elbet. Zira mekân kıyaslamaları oldukça başarılı: “Sıcaktan kavrulan tarlaları, rüzgârda eğilen ekinleri, elektrik direklerini, dağların gölgelerini ve ucu bucağı görünmeyen bereketli Çukurova’yı izledik. Şehre yaklaştıkça azaldı güzellik. Yerini taş yığınlarına, araba gürültülerine ve uğultulu kalabalığa bıraktı.”
Yazar zaman zaman metinde, Çukurova insanının nahifliğini, sıcaklığını, gözü tokluğunu da satır aralarında okuruna hissettiriyor. Örneğin, anlatıcı kahraman Serdar’la Goncilli, ölen horozun yerine yenisini alırken, yeni horozun fiyatı onlara yüksek geliyor; anlatıcı kahraman Serdar, horoz satıcısı Aspirin Memed’e bu parayı kazanabilmek için bir haftadır pamuk tarlasında çalıştıklarını söyleyip fiyatta birazcık indirim yapmasını istiyor. Aspirin Memed önce “tamam” diyor; tam hellalleşip gideceklerken, “Hele şu parayı da alın. Yolda yolakta rezil olmayın, az biraz cebinizde harçlığınız olsun.” deyip aldığı parayı onlara geri veriyor.
Kaan Kara, metin boyunca öykünün heyecanını hep diri tutuyor. Dolayısla okur da öykünün bitmesini istemiyor. Yazar finale kadar horozun nasıl öldüğünü kahramanlarına söyletmeyerek öykünün heyecanını sonuna kadar tırmandırıyor. Ne zaman ki öykü finale yaklaşıyor, bu sırrı Goncilli’ye açıklatıyor. Bu duruma Serdar (anlatıcı kahraman) şaşıp kalıyor. Goncilli de horozun çok yaşlandığını, artık ölmek istediğini o nedenle de onu öldürdüğünü söylüyor.
Kaan Kara, kısa cümlelerle metnin okur üzerindeki etkisini arttırıyor:
“Uyuyup uyandık. Tarlada işe koyulduk.”
Bazen de belirtili nesneleri arka arkaya getirerek Orhan Pamuk gibi uzun cümleler kuruyor: “Ona bir haftadır pamukta çalıştığımızı, başka paramızın olmadığını, Goncilli’nin ne kadar inat olduğunu ve Cevahir’i almazsak aldığımız her soluğu bize zıkkım edeceğini anlattım.”
Yazar öykü boyunca okuru Adana’nın çeştli mekânlarında gezdiriyor. Pamuk tarlalarından Merkez Camii’ne, tarihî Taşköprü’den Regülatör Köprü’ye, oradan da Sinanpaşa Mahallesi’ne kadar âdeta kahramanların peşi sıra koşturuyor.
Kaan Kara’nın dili tertemiz, sadeTürkçedir. Yazar zaman zaman yerel söyleyişlere de yer veriyor metninde:
“Gardaş nası edek.”
“Bir keresinde at istiyom, evin içine dıkıp evde besleyecem atı, diye diretti durdu, öyle bir manyak işte.”
“Keşke yalan olsa. Gıran girmiş herhal.”
Bunun yanı sıra, yerel eylem çekimleri de kullanılmış metinde:
“He mi serdar gidek mi Adana’ya?”
“Bakarık lan. Giderik, niye gitmeyek.”
Hikâye yaz mevsiminde geçiyor. Malum yazları, Çukurova’da sıcaktan bunalan köylüler ve gecekonduda yaşayanlar damlarda yatarlar. Sinekten korunmak için de yöresel bir nesne olan “cibindirik” kurarlar yataklarının üzerine. Yazar böyle bir mekân da kurgulamış. Ayrıca Adana’nın yeme içme kültürüne de bol bol yer vermiş metinde: Bicibici şalgam, Adana kebabı…vs.
Öykü kahramanları da tıpkı sıcaktan bunalan yöre insanı gibi, Adana’nın olmazsa olmazı olan kebabını, nişastayla karsambaçtan yapılan buz gibi bicibicisini yer; içlerini soğutur. Ayrıca, kebap pişirme eylemi uzun uzadıya ve en ince ayrıntısına varıncaya dek anlatılır:

