Kararan Renklerle Gitmek
Öykü

Kararan Renklerle Gitmek

Mustafa Ünver

Mustafa Ünver

Panoramik cadde manzaralı boydan pencere kenarındaki tek kişilik koltuğunda bir elinde çay dolu kupası, öbür elinde dumanları zikzaklar çizerek tüten sigarasıyla oturuyordu. Aslında tam bir oturma sayılmazdı. Sanki baldırına yuvasından kurtularak etle buluşmanın verdiği hazla parlak dişlerini sırıtarak göstermekten sadistçe zevk alan bir vida batıyormuş gibi dimdik oturmuştu, yarım kalça üstünde durmaya çalışıyor gibiydi. Önündeki uzun caddeyi ve ona bağlanan altı sokağı tüm hareketliliğiyle seyredebilmenin bedeliydi bu oturuş. Perdesi tamamen açılmış olan büyük pencereden yarı kaygılı, yarı coşkulu gözlerle dışarıyı seyre dalmış, girdapların en koyusuna kapılmıştı. Benliği bir çocuğun sağa sola saçılmış renkli misketleri gibi paramparça hale gelmiş ve adeta her parçası tüm şehre yayılmıştı. Sesi, gözleri, elleri, ayakları, zihni, kalbi kısaca her uzvu kendinden ayrılmış, bin kollu bir ahtapot gibi dağılmıştı her yana. Tüm şehirde bir gariplik vardı bugün. “Hayırdır inşallah, her gün seyrettiğim ve izlemeye doyamadığım cadde ve sokaklar bugün oldukça farklı ve tuhaf görünüyorlar,” dedi kendi kendine.

 

Hava kurşun gibi ağır ve kasvetliydi. Yüklendiği gri bulutlarla gökyüzü şehrin üstünü bastıkça basıyor, yerin merkezine doğru kararlı bir mengene ustalığıyla sıkıştırdıkça sıkıştırıyordu. Güneşin minicik bir ışıltısının geçebileceği ufacık bir hüzme bile bırakmayan kül renkli kasvetli bulutlar hiçbir canlıya nefes aldırmadığı gibi bir kurtuluş yolu ve çıkış kapısı da aralamıyordu. Her taraf sadece boz griydi; renklerini kaybetmiş bir renksizlik hâkimdi her yana. Kırmızı, sarı, kavuniçi, mavi ve beyaz renklerin hepsi birden ara tonlarıyla birlikte gözden kaybolmuştu. Onlar da hayatlarını ve anlamlarını tüm diğer varlıklar gibi kaybetmişlerdi bugün. Her taraf ve her şey sadece siyah ve sadece siyaha çalan kasvetli griydi. Arabalar, camekânlar, ağaçlar, çamlar, kabanlar, şapkalar, kediler, köpekler ve tüm insan yüzleri kasvetli bulutların kurşun rengine bürünmüştü. Sanki dev, kara bir ahtapot yeryüzüne inmiş, insanların dünyevî bir huzur ve mutluluk duydukları o cıvıl cıvıl pastoral renkleri bir anda silip süpürmüş ve karanlık hükümranlığını her yere hâkim kılmıştı. Asık suratlarla işlerine koşturuyordu insanlar. Herkeste bir gariplik vardı bugün. Sokaklarda ve caddelerde başıboş gezinen kediler ve köpekler bile ölümü kanıksamışlardı sanki. Yaşama dair boğuk bir ses bile çıkarmıyorlardı. Kıyametin ilk günü gibiydi; ölüm ve soğukluğu vardı her yanda. Suretlerde ölümün o ürkünç yüzü vardı. Ve her taraf ölüm kokuyordu.

 

Dayanılmaz kavurucu soğuğuyla bilindik Ankara ayazı, gemi azıya almış bir çeviklik ve inatla her tarafı sarmıştı. Onulmaz hastalıklar, şifa bulmaz dertler tüm şehirde kol geziyordu. Sanki koca şehir üstüne atom bombası atılmış, zoraki nefes alıp verme dışında tüm canlılık belirtileri silinmişti. Timur orduları şehri yağmalasa, ancak bu kadar renksiz, ruhsuz, bitkin ve cansız olabilirdi her şey. Civciv sarısı taksiler ve kobalt mavisi Kızılay dolmuşları bile kasvetli gri boyalıydılar bugün. Kuşlar, yapraklar, bıyıklar, saçlar, sakallar, kaşlar, hatta emzikli bebeklerle ilkokul çocuklarının taze benizleri, liseli kızların rüzgârda efil efil devinen alımlı saçları bile kasvetli griye boyanmıştı bugün.

 

Herkes bugün dünyanın son günü olduğunda hemfikirdi sanki, ruhsuzca gezinen bedenler vardı ortalıkta sadece. Tüm varlıklar soğuk gri hayaletlere dönüşmüştü sanki. Gülmeler yok, sohbetler yok, lâf sokuşturmalar yok; ağlamalar, sızlanmalar, şikâyetlenmeler yoktu bugün. Tüm varlık ve nesneler aynı sonu yaşamak demek olan ortak kadere kayıtsız şartsız teslim olmuş gibiydiler. Kimse kimseyi tanımıyor gibiydi bugün. Baksanıza annesiyle beraber okula doğru yürüyen şu kız çocuğu da konuşmuyor, gülmüyor, ağlamıyor, söylenmiyor hiç. Her şey ve herkes lâl olmuş; ağızlarına görünmez, onulmaz ve aşılmaz etten perdeler çekilmiş bugün.

 

Emekli öğretmen Nazım da bu kasvetli gri havadan herkes kadar olmasa da rahatsızdı. Bir yandan da bencilce görülebilecek bir coşku ve sevinç yaşıyordu içten içe. Altmış yıldır ruhunu, duygularını ve organlarını olanca kasvetiyle işgal etmiş olan bu boz gri heyulanın hiç olmazsa bugün tüm şehri ve içindekileri kaplaması onu coşkulu bir sevince sevk etmişti. Bugün ailesi, dostları ve tanıyanları Nazım’a hak vereceklerdi. Çünkü bugün herkes ve her şey Nazım’dı. Bir gününe tahammül edemedikleri bu kasvetli havayı yarım asırdır her an çaresizce soluyan Nazım’ı daha iyi anlayacaklardı. Toplu vuran afetlerden bir kez daha hikmet, merhamet ve anlayış tecelli ediyordu işte. Herkesi etkileyen felâketin karanlığında birleşmek Nazım için bir teselli ve neşe sebebi olmuştu. Şu meşhur “damdan düşen” meselesi yahut ney ve defin çiftleştiği o deruni sesi duyar duymaz topluca semaya fırlayan Mevlevîlerin ortak heyecan ve neşesinden sudur eden bir garip canlılık içindeydi Nazım bugün.

 

Artık kendi sırasını savabilir ve içindeki karanlık çağlayanlara hak ettikleri cevabı verebilirdi bugün. O gün bugündü; yıllardır ümitsizce beklediği an nihayet gelip çatmış, özgürlük ve kurtuluş tünelinin ilk ışıkları görünmüştü. Az kalmıştı azat olmaya.

 

Nazım kendini bildi bileli karamsardı ve içine kapanıktı. Hiç kahkahayla güldüğünü gören olmamıştı. Gülümserken bile zorlanan yüz kaslarının bir şeye benzemeyen anlamsız kasılmalarıyla güç belâ tepki verirdi. Zaten elli kiloyu ancak çeken dünyalık bedeni, taş çatlasa 1,60 metre olan boyu, avurtları içine çökmüş kırışık yüzünde belirgin hale gelmiş elmacık kemikleri, kısık kısık bakan kahverengi gözleri buralı olmadığının birer yılmaz kanıtları gibiydi adeta. Ait olmadığı bu yerde kalıcılık duygusu çağrıştıran bir hacmi de kaplamaktan bile isteye kaçınıyor gibiydi. Çocukluk, gençlik, yirmi beş yıllık görev hayatı ve on yıllık emeklilik yaşantısı hep fırtınalı ve kasvetliydi. “Ben hayatımda hiç mutlu olmadım ki, hiç gülmedim ki,” derdi hep. “Düşlerim, rüyalarım ve hayallerim bile hep başka dünyalarda kurgulandı benim. Rüyalarım bile bu dünyada hiç geçmedi, onlarda yeryüzüne ait bir sahne hiç görmedim. Ben bu dünyaya hiç ait olmadım ki. Buraları hiç sevmedim, sevemedim. Sabah güneşinin sımsıcak ve ışıl ışıl vurduğu balkonda eşimle yaptığımız kahvaltılar, sonrasında sigaramla içtiğim kahveler bile beni bir türlü mutlu etmedi, edemedi. Hep kocaman bir yanımın ağrıdığını, içimdeki dev karanlığın durmadan arttığını hissettim. Güneş tüm insanlarındı ama bir türlü benim olamıyor, beni ısıtamıyordu.

 

Yazık ki nereye ait olduğumu da hiç bilmedim. Ben uzaydan ya da bilmediğim bir başka gezegenden buraya yanlışlıkla düşmüş bir garip, bir yabancı, bir yolcu olmalıyım. Belki bu yüzden beni kimse anlamadı. Benimle konuşmadı, içimdeki çağlayanları hissetmedi kimse. “Nazım Hoca hep böyledir,” deyip geçtiler. “Bu da böyle ne yapalım, zaten her insan farklı bir dünya. Nazım Hocayı da böyle kabul etmek lazım, üzerine gitmeyelim,” dedi herkes kendi içinde veya dışında. Ama benim buraya ait olmadığımı kimse ne düşündü ne akıl etti.

 

Ara sıra beni neşelendirmek için yaptıkları gülme garantili esprilerin bile, bırakın beni kahkahaya boğmasını, gülümsetemediğini bile gördüler ümitsizce. Gördüler de bunu benim buralı olmayışıma değil, soğukluğuma ve asosyal oluşuma verdiler hep. Buraya ait olmayan birinin buraların renginden, şakasından ve havasından herhangi bir tatmin duygusu yaşayamayacağını akıllarına hiç getirmediler. Tek tük de olsa beni biraz anlamaya çalışanlar ise, daha ben birkaç kelime edip duygularımı dışa vurmaya başlar başlamaz “boş ver bunları Nazım Hoca takma kafana, dert etmeye değmez,” diyerek söylemeye pek meraklı oldukları baba öğüdünü cömertçe paylaşmakta hiç tereddüt etmediler. Böylesi durumlarda içimde yanan ateş sönmek bir yana daha da kuvvetlenerek alazlanmaya devam etti hep. İçim kurudu; kurmak istediğim cümlelerin kelimeleri teker teker söndü. Sonunda ben de konuşmaya küstüm.”

 

Ancak Nazım, kendini anlamıyorlar diye de hiç kızmadı onlara, hiç incinmedi. Aynı yastığa kırk yıldır baş koyan eşinin bile kendisini anlamadığı bir ortamda çocuklarına, akrabalarına ve arkadaşlarına onu anlamadılar diye kırılmak aklının ucundan bile geçmedi. Ondaki bu kocaman hoşgörü duygusu kimseyi de incitmemesini sağladı hep. Zaman zaman incitildiği oldu ama o kimseyi üzmedi, hiç kalp kırmadı. Herhangi bir şeyden dolayı kimseyi ne suçladı ne ayıpladı. Sadece buralara ait olmadığından emin olarak dalgın dalgın bakındı etrafa ifadesizce.

 

İçinde kopan hafakanlara ve karanlık girdaplara rağmen yaşayabiliyordu, nefes alıp vermeye tahammül edebiliyordu Nazım. Elbette o da herkes gibi olmak isterdi. Sabah simitçisinin sokaklarda “simitçiiiii” diyerek bağırırken herkesin duyduğu yaşam sevincini o da hissetmek isterdi. “Keşke ben de güneşten, denizden, dağlardan, sararan ekin tarlalarından, böceklerden, rengârenk çiçeklerden ve kadınlardan neşe ve zevk alabilseydim,” diye iç geçirirdi. Ama buralı hemen her insanın mutlu olduğu, zevk aldığı her şey ona kekreydi, tatsız tuzsuz eğreti bir yabandı, yabancılamaydı, yadırgamaydı. “Herkesin mutluluk duyup zevk aldığı şeyler bana tuhaf, acımtırak; haydi olmadı sıradan ve banal geliyor,” deyip hüzünlenir, iç çekerdi. Buralı olamamak duygusu, buraya ait her türden örüntüyü de etkisiz ve geçersiz kılıyordu Nazım’da. Buraya ait olan hiçbir varlığı tam anlamıyla sevemiyor, kendine bağlı hissedemiyordu. Kendi bedeni, elleri, ayakları, gözleri, saçları bile onun değildi sanki. Hatta ona göre kendine ait bir benliği de yoktu. Sadece çevrenin yarattığı bir Nazım vardı ortalıkta mecbur kaldığında görünen ve devinen. Kimseyi üzmemek pahasına yaşamaya zoraki katlanan bir Nazım vardı, o kadar.

 

Ailesinin kendisinden endişelenmesi üzerine götürdükleri psikolog ve psikiyatrlar obsesif kompulsif bozukluk, panik atak ve şizofren gibi onlarca farklı tanı koydular. Her biri Nazım’a zihin bütününü tamamen karmakarışık etmekten başka bir işe yaramayan bir sürü kırmızı reçetelik ilaçlar kullandırttılar. Sonunda “depersonalizasyon bozukluğu” teşhisinde karar kılmış göründüler. Nazım ise “bu tanıların hiçbiri doğru değil, hepsi de körlerin fil tarifi sadece,” diyordu. Kendilerince teşhisi koymuşlardı koymasına da verdikleri telkinler, attıkları nutuklar ve kullandırttıkları ilaçlar işe yarar mıydı? İyileşmeyi hiç beklemeyen ve diğer insanlar gibi olacağına bir türlü inanmayan Nazım’a göre dünyalı doktorların düzenek ve organizmaları buraya ait olduğu için onların kendisine faydası zaten olamazdı, olması imkânsızdı. Sonuç tam da Nazım’ın beklediği gibi oldu. Senelerce süren yorucu ve yıpratıcı tıbbî ruhsal çabalar, girişimler ve yazılan onlarca sinirsel ilaç zararı ve hasarı büyütmekten başka bir işe yaramadı. Bunalım, karamsarlık ve iç daralması koca koca yılanların üst üste çöreklenmesi gibi Nazım’ın içini kapladı ve yaşama dair hiçbir boşluk bırakmadı. Değer verdiği kişiler ve ilişkiler rol icabı katlanılması gereken kurmaca gölgelere dönüşmeye devam edip gitti Nazım’ın zihin ve ruh dünyasında. Elleri, ayakları, karnı ve aynaya baktığında yüzü kendine ait olmayan çizgilerden ve belirgin kemikli et yığınlarından başka bir anlam ifade etmiyordu. Cüzdanında taşıdığı kimlik kartını bile kendine ait hissetmiyordu ki. Bu durumda Nazım’ın yapması gereken sadece şimdiye kadar yaptığını yapmaya devam etmekti. Yani yaşamaya olabildiğince tahammül göstermekti ve bunda da kararlıydı.

 

Nazım sözünü sonuna kadar da iyi tuttu doğrusu. Bunca yıl tahsil gördü, okullar okudu, yuva kurdu, askere gitti, görev yaptı, pek çok öğrenciye matematik öğretti ve sonunda emekliye ayrıldı. Tüm bunları kendini olabildiğince zorlayarak, sadece çevresini rahatsız edip üzmemek, toplum huzurunu bozmamak için yapmıştı. Kendi için değil, hep başkaları için yaşadı. Sırf başkalarının huzuru bozulmasın diye çekti şu koca dünyanın kahrını. Mutsuzluğuna ve buraya ait olmadığına dair duyduğu kesin ve parçalanmaz inancına rağmen, yine de dayandı nefes alıp vermeye, bir bakıma yaşamak zorunda olduğunu biliyordu. “Beni bu dünyada anladığını düşündüğüm tek varlık sigaram,” diyordu. “Dumanının kıvrım kıvrım tüten dalgaları, beni anladığını ve beni böylece sevdiğini söyleyen bir gizli dil oldu bana.” Bitmek bilmeyen karanlık gecelerin uykusuz bağrında balkona çıkarak tüttürdüğü sigaraları bu yüzden kıymetliydi işte.

 

Nereden aklına gelmişti o gün Sincan’a gidip içindeki yarım asırlık boşluğu orada dindirmek? Zor dayandığı yaşamaya orada son vermek! Ne zaman görmüştü de gitmişti varoşların az ötesindeki bozkırda kendini bekleyen koca ağacın dibine? Nasıl karar vermişti ve acılarına son verecek o kalın dalı nasıl seçmişti? Neden öteki kalın dallar değil de arkasını Ankara’ya döndüren daldı seçtiği. Dudağının kenarında kala kalan o unutulmaz azatlık gülümsemesi “olmadı, yapamadım, burayı sevemedim bir türlü işte, siz de üzülmeyin artık benim için, hep olageldiğiniz gibi hoş kalın emi,” mesajını haykırıyordu.

 

Cenazesinde kulaktan kulağa fısıldanan dedikodular doğru olabilir miydi? Bu trajedinin arkasında o bir türlü etkisinden kurtulamadığı -iyi saatte olsunlar- üç harflilerin baştan çıkarması mı vardı yoksa? Bu sorunun cevabını galiba vadedilen güne kadar kimse bilemeyecekti.