I
Dayımın dördüncü torunu Şevin doğalı iki ay olmuştu. Elazığ’ın yaz sıcağından isilik döken bebeği sıcaklardan kaçırmak niyetindeki annesi Sevda, çocuğu da alıp babasının köydeki evinin serinine sığınmıştı. Okullar kapanmış, artık bizim de Diyarbakır’ın sıcağından kaçma vaktimiz gelmişti. Köye ulaştığımızda arabayı boşalttıktan sonraki ilk işim, Şevin’i görmeye gitmek olacaktı. Diyarbakır’dan köye doğru giden yolda, Maden’e ulaşıp bir dağ eteğine üst üste dizilmiş evleri, yıkılmaya yüz tutmuş tarihi köprünün altından çılgınca akan Dicle’yi, Eti Maden Fabrikasına artık bakır taşımayan teleferiği, zamanında Ermenilerin yurt tuttuğunu bildiğimiz toy mesken Kortik’i, tek şeritli yolun üç boğumlu virajında birçok cana sebep olan Karataş’ı gördükçe, zihnimin çocukluğuma, gençliğime giden yolculuğunu tutamaz olmuştum.
II
Güz sonuydu. Git gide çoğalan yağmurlar, gelmeye yüz tutmuş kara kışın haberini veriyordu. Postacı evimizin önünde görüldüğünde babam odun kırıyor, küçük kardeşim kırılan odunları odunluğa taşıyor, ben de odunluktan çıkardığımız, yazın biriktirdiği tozu içinde taşıyan soba borularını yıkıyordum. Evvela gelenin kim olduğunu anlayamamış, postacı olduğunu fark ettiğimdeyse neden geldiğini tahmin edememiştim. Postacının babama “Güler P.’ye posta var,” dediğini duyup teslim ettiği sarı zarfı gördüğümde atanma tebliğimin geldiğini anladım. Babam, postacıya “Benim kızımdır, ataması çıktı demek, onun haberidir,” dediğinde, sanki okula devam etmeme hiç karşı çıkmamış gibi gururluydu.
Bugün kâğıda dökerken birkaç satır yazarak geçtiğim o günlerin her dakikası bir güne bedeldi o zamanlar. Kazandığımı belediye hoparlöründen bütün ilçeyle beraber öğrendiğim öğretmen okulunu bitirmiştim ancak 1978 yılının sıkıyönetiminin karanlığından atama emrim bir türlü çıkmıyordu. Geciken atamam, okula devam etmeme sadece dayımın zorlamasıyla ikna olmuş babamın söylenmesini gün be gün arttırıyor, okula devam etmemin benim ve evimizin yıllarına sebep olduğunu bulduğu her fırsatta hatırlatmaktan geri durmuyordu. Ona göre henüz işe başlamamış olmam, geçmişte vermek zorunda bırakıldığı o yanlış kararın eseriydi.
Kız çocuğunun öğretmen olacak kadar okuması mahallimizde görülmüş bir hadise değildi. Benim de diğer kız çocukları gibi, kaymakamlığın “Kızlarınıza da Türkçe öğretin,” buyruğunu yerine getirecek kadar okula gitmem babam için kâfiydi. Babama göre evin en büyük çocuğu olmam, ev ve tarla işlerinde anneme yardım etmemi zorunlu kılıyordu. Bütün bunlara, peşim sıra dünyaya gelen kardeşlerim ve kardeşlerimle beraber gelen maddi zorluklar eklenmiş ve okula devam etmem oldukça zorlaşmıştı. Babamın nezdinde okula devam etmememi haklı çıkaran bu şartlara karşın dayım, ilkokuldaki çalışkanlığımı delil göstererek okula devam etmem gerektiğinde ısrarcıydı. Dayımın kudretli zamanlarıydı o günler. Uzun süre yürüttüğü Nusaybin İlkokul Müdürlüğünden Milli Eğitim Müfettişliğine terfi etmiş ve tayinini memleketi Elazığ’a alarak Sivrice ve Maden bölgesini denetleyen müfettişlerden olmuştu. Babama “Sen Güler’i okutmazsan ben okuturum, Maden’e kendi evime alırım, çocuklarıma abla ederim, senin evine de çocuğun okula gitmesine müsaade etmiyor diye iki jandarma gönderirim, hesabı mahkemede verirsin,” tehdidini savurmuştu. Eğer babam razı olursa okullar açıkken Maden’de dayımın yanında kalacaktım. Böylelikle soframızdan bir boğaz eksilecek ve evin masrafları biraz olsun azalacaktı. Dayım babamdan benim için herhangi bir maddi talepte de bulunmamıştı, tek isteği babamın okula devam etmeme rıza göstermesiydi. Babam bu tehdidi ve vaadi Şakir Hoca’nın gücüyle birlikte düşündüğünde, söylenenlerin kuvveden fiile dönüşebilme yetisine haiz olduğunu görmüş olacak ki okula devam etmeme rıza gösterdi. Bu sayede önce Maden Ortaokulunu, sonra Konya Kız Öğretmen Okulunu bitirdim.
III
Postacının getirdiği sarı zarfla tayinimin Maden’in Kılikhan Köyüne çıktığını öğrendim. Öyle ya, 12 Eylül öncesiydi, henüz köyün ismi, bambaşka bir dilden gelen bambaşka bir isimle değiştirilmemişti. Köyün adını ilk kez duymuştum. Babama köyün nerede olduğunu sorduğumda Maden ve Çermik arasında, türkülere konu olmuş başı duman duman, yolu dolan dolan Maden Dağı’nın arka eteğinde olduğunu söyledi. Köye ulaşan bir toprak yol olduğunu öğrendik ve Maden’den köye ulaşabilmek için Maden’in dik sokaklarında eşya taşıma işini yeşil cipiyle kar kış demeden yapan şoför Sabit Usta ile anlaştık.
Hazırlıkların tamamlanmasından sonra annem, babam, ben ve Sabit Usta yola koyulduk. Ancak yolculuk kolay geçmeyeceğe benziyordu. Bir gün evvelden yağan yağmur, toprak yol üzerinde birçok çamur gölü açmıştı. Birkaçını aşabilsek de en sonunda Sabit Usta’nın cipi karşılaştığımız büyük bir çamur gölüne direnemedi ve çamura saplandı. Cipi ittirerek çamurdan çıkarmak için aşağı indik, ancak Sabit Usta arabayı çamurdan kurtarmak için gaza her yüklenişinde cip patinaj yaparak çamura biraz daha gömülüyordu. Artık cip ile yola devam edebileceğimize dair umudunu yitiren Sabit Usta arabadan inmiş, tablasından çıkardığı tütünleri parmaklarının ucuyla büyük bir özen içinde ufalarken onu bu yola çıkartan bize hayıflandığı, evvelden gülen yüzünün bir betona dönüşmesinden belli oluyordu. O esnada karşımızdaki tepeyi aşmış köylüler tepenin ucunda belirdi. Biraz zaman geçince atın üstünde genç bir kadın ve yürüyerek onu takip eden biri çocuk iki erkeğin bize yaklaşmakta olduğunu fark ettik. Yanımıza geldiklerinde genç kadının nikah işlemleri için Maden’e gittiğini, yanındakilerden birinin abisi, diğerininse kardeşi olduğunu öğrendik Babam Kılikan’a öğretmen olarak atandığımı anlattıktan sonra cipteki eşyaları atın üzerine yüklemeyi önerdiler. Küçük kardeş bize rehberlik edecek ve bizi Kılikan’dan evvelki ilk durak olan Mılikan’a ulaştıracaktı. Bizse köye ulaşmamızın ardından cipi çamurdan çıkartabilmeleri için birkaç kişiyi onlara yollayacaktık. Cipi çıkarttıktan sonraysa müstakbel gelin ve abisi Sabit Usta’yla beraber Maden’e doğru devam edebilecek ve böylelikle şehre daha kolay erişeceklerdi.
Mılikan’a varmadan köyün girişindeki okul göründü. Mılikan’ın öğretmeni bizi okulla bitişik lojmana buyur etti ve yanan soba ateşini biraz daha gürletti. Bu sayede üzerimizdeki çamurlar kurumu ve biraz olsun ısınabilmiştik. Bu sırada öğretmen köyün muhtarına Kılikan’ın yeni öğretmeninin yolda kaldığını haber vermişti. Mılikan muhtarı, iki köylüyü Kılikan’a kadar bize refakat etmekle görevlendirdi. Yükümüzü taşıyan atla beraber annem, babam ve benim için de birer at verdiler. Mılikan ve Kılikan hayvancılıkla uğraşan köylerdi. Yol üstünde üzerimize gelen çoban köpeklerinden epey ürktüğümü hatırlıyorum. Eğer köpekler bir yabancı görmenin heyecanıyla bize doğru koşacak olursa düşeceğim endişesine kapıldım ve attan indim. Yolumuzun refakatçisi Mılikanlılar bu endişeme biraz alaya alsalar da köpekleri uzaklaştırdılar. Böylece yola devam etmemize bir engel kalmamıştı.
Kılikan’a vardığımız gece muhtarın evinde misafir olduk. Muhtarın hanımı çamurlu elbiselerimizi yıkadı. Köye öğretmenin geldiğini duyan bütün köy eşrafı yeni öğretmeni görmeye ziyarete gelmişti. Köylüler beni de köyün Kırşehirli ebesi Döndü Hanım gibi başka bir memleketten zannetmişler, “bizim dilimiz” dedikleri Zazaca’yı anlayıp konuşabildiğimi görünce şaşkınlıkla beraber yaşadıkları mutluluğu gizleyememişlerdi. Yoğun sigara dumanı altında yapılan uzun sohbetin ardından yer yatakları serildi ve yorgunluğun ardılı derin bir uyku geceme eşlik etti.
Sabahın ilk ışıklarıyla beraber Kılikan’ın yeni yapılan okuluna gittik ve okulun yanındaki lojmana eşyalarımı yerleştirdik. Lojman iki odalıydı ve bir odasında Döndü Hanım oturuyordu. Yalnız kalmayacak olmam annemi biraz rahatlatmış olsa da beni bırakıp gitmek istemiyordu. “Bu dağın başında bırakmak için mi okuttum ben kızımı?” dediğini hatırlıyorum ancak ben köyde kalmaya ve öğretmenliğe başlamaya çoktan karar vermiştim. Annem ve babamı Kıllikhan’dan bize eşlik eden köylüler ve atlarla beraber yolcu ettim.
IV
Ailemi yolcu ettikten sonra sesimin bir boş ev gibi yankılandığı ve artık bütün sorumluluğu bende olan okuluma gittim. İnşaattan bakiye hafriyatı temizlemek bana düşmüştü. Okula masa, sandalye, sıra gönderilmiş ancak ders anlatmam için hayati öneme sahip yazı tahtası unutulmuştu. Önce okuldaki inşaat artıklarını gücüm yettiğince temizlemiş, ardından masa ve sıraları yerleştirmiştim. Artık sınıfımdaki tek eksik yazı tahtasıydı. Caminin deposundan tahta yerine kullanılabilecek bir kontrplak buldum ve kontrplağı duvara yazı tahtasına benzetmeye uğraşarak yerleştirdim.
Kasım ayı ortasında okulum, birinci döneme başlamaya hazır hale gelmişti. Köyde birinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıflardan yirmi dört öğrencim vardı, ikinci sınıfı okuyan öğrencim yoktu. Evvela sınıfta Zazaca konuşmayı yasakladım ve Zazaca konuşmaya teşebbüs edenlerin konuşacakları her kelimeyi anlayacağımı hatırlattım. Bu uyarının çocukları ne kadar zorlayacağını kendi tecrübelerimden biliyordum. Türkçe öğrenene kadar çekecekleri sıkıntıları, konuşmaya çabalarken yaşayacakları utancı tanıyordum. Türkçe öğrenmek rüyalarının tek gündemi olacaktı, anlıyordum. Anadil insanın en gerçek yuvasıydı ve bu yuvadan çıkmak büyük meşakkatti, ne yazık ki hatırlıyordum. Ancak elimden aksi gelmiyordu, onlara Türkçe öğretmek zorundaydım.
Ardından tebeşirleri kullanmaya başlamamla beraber yazı tahtası yerine geçmesi için bulduğum kontrplağın tahta işlevi göremeyeceğini anladım. Kontrplağın üzerine tebeşirle yazdığım yazılar oldukça silik görünüyor ve öğrencilerim bu yazıları okumakta güçlük çekiyordu. Bu sorunu aşmak için tebeşiri kontrplağın üzerine daha sert bastırıyordum ve ben daha fazla güç sarfettikçe kontrplak yıpranıyordu. Sıra yazdıklarımı silmeye geldiğindeyse her bir silgi darbesi kontrplağın aşınmasına neden oluyordu. Okulumda yazı tahtasının olmadığını ilk fırsatta Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bildirecektim fakat bu ilk fırsatın ne zaman elime geçeceği meçhuldü. Ağır aksak da olsa bu seneyi bitirdikten sonra önümüzdeki sene tahta meselesini çözebileceğimi düşünüyordum.
İlk dönemin ardından diz boyunu aşan kar sebebiyle ancak Şubat’ın son haftasında ikinci döneme başlayabildik. Okuldan uzaklaşan çocukları henüz okula alıştırmıştım ki mart sonunda hiç ummadığım bir anda okuluma müfettişler geldi. Henüz beş aylık öğretmen olduğumdan bu sene okuluma teftiş gelmesini beklemiyordum. Kapı çalınıp içeriye müfettişlerin geldiğini gördüğümde büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Şaşkınlığımı arttıran asıl sebep ise denetime gelen iki müfettişten birisinin dayım Şakir Hoca olmasıydı. Dayım en arka sıraya oturdu ve not tuttuğu defteri açtı. Dayımın yardımcısı olduğunu düşündüğüm müfettiş ise öğretmen masasına geçtikten sonra evvela ders planlarımı inceledi, ardından öğrencilere müfredattan bazı sorular yöneltti ve planladığı teftiş notunu yazıp teftiş defterini dayıma götürdü. Dayıma “Hocam nasıl? Sizce bu not uygun mudur?” sorusunu yönelten müfettiş yardımcısına dayım yüzünü ekşiterek baktı ve “Olur mu canım? Fazla vermişsin, bunu hak etmedi. Baksana tahtanın haline, bir boya bile yok, boyamamış tahtayı!” dedi. Ardından bana dönen dayım sesini yükselterek “Kızım sen boya yapmayı bilmiyor musun? Okulda sana boya hazırlamayı öğretmediler mi?” diyerek durumdan hoşnutsuzluğunu tekrar açığa vurdu. Başımdan aşağı dökülen suları ayakkabılarımın içinde hissetmiştim. Büyük bir utanç halinde “Hayır hocam, bilmiyorum,” diyerek yanıtlayabilmiştim bu soruyu.
Dayım ayağa kalktı. Öğrencilerden birisine “Sen git evden bez getir,” bir başkasına ise “Sen de git dibi kurumlu bir kazan getir,” dedi. Ardından iki öğrenciye ise “Siz evinizden birer büyük tencere getirin,” dedikten sonra bana lojmanda olan bütün yumurtaları getirmemi söyledi. Bir kere daha utanç içinde ve sessizce yumurtam olmadığını söyledim. Belki de söylemedim ve o bakışımdan anladı yumurtamın olmadığını. Küçümser bir gülümsemeyle bana baktıktan sonra sınıfa dönerek “Hepiniz gidin ve evden ikişer yumurta getirin,” dedi.
Bütün malzemeler tamamlandıktan sonra dayım evvela öğrencilere bahçeden küçük taşlar getirerek kazanın dibindeki kurumu kazımalarını söyledi. Kazınan kurumu tencerelerden birisine yerleştirdi önce. Ardından bana yumurtaları kırmamı, kurumun yerleştirildiği tencereye yumurtanın akını, diğer tencereye sarısını koymamı söyledi. Bu işlem bittikten sonra bezle kurum ve yumurtanın akını karıştırdı. Akabinde aynı bezle kontrplağı boyamaya başladı. Boyama bittikten sonra tahta simsiyah olmuştu. Bir süre sonra karatahtanın yazımı ve silimi şehirdeki okulların tahtalarını aratmayacak hale geldi.
Müfettişleri uğurlarken okulun çıkış kapısında dayım “Bak Hoca Hanım, gördün mü, boya böyle hazırlanır, bir odun böyle karatahta olur,” dedi. Mahcubiyetle başımı öne eğdim. Dayıma böyle boya hazırlamayı nerede öğrendiğini sormak istedim ancak yaşadığım utanç o gün buna izin vermedi.
V
Aradan yıllar geçti. Dayım Milli Eğitim Başmüfettişliğinden sonra yaş haddinin de dolmasıyla beraber emekliye ayrılmış, hayatına Hazar Gölü’ne nazır köyümüzde emekli olmadan yaptırdığı evde devam ediyordu. Her sabah markete gazete almaya çıkıyor, kendisi gibi emekli olduktan sonra gerek Diyarbakır gerek Elazığ’dan ‘göle’ yerleşmiş birkaç öğretmen arkadaşıyla kahvede hoşbeş ediyor ve evine geri gelerek bahçesiyle hemhâl oluyordu. Beldemizin belediye başkanı olmak için SHP’ye katılmış, ancak beldemizin seçmeni ona oy vermemişti. Kırgındı biraz bu nedenle ama yine de hayatını sürdürecek meşgaleler yaratıyordu kendine. Torunları Hande, Mahir ve Yunus köye gelmesini iple çekiyor, her birinde büyük emeği olduğu yeğenlerinin çocuklarıyla ilgileniyor, gölde balığa çıkıyordu. Şevin’in doğumu ona yeni bir eğlence olmuştu.
Dayımlara varıp bebeği görme merasimiyle beraber gelen sohbetlerin tamamlanmasından sonra, bir fırsat yakalayıp yaklaştım dayıma. Benim okuluma, Kılikhan’a teftişe geldiği günü hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Bütün detaylarıyla anlattı o günü. Ben de bu hatırlamasından cesaret alarak, “Dayı,” dedim, “Sen olmayan bir tahtayı yapabilmeyi, kontrplaktan karatahta doğurabilmeyi nerede öğrendin?” Gülümsedi dayım önce. Bir süre bekledi. Belli ki, teftişe geldiği zamanın öncesine gitmişti. Derin bir iç çekişin ardından kısık ve hüzünlü bir sesin gurur ve mağrurluğa karışan tonuyla “Dicle Köy Enstitüsünde öğrendim kızım,” dedi.
