Kelime Evi
Öykü

Kelime Evi

Mehmet Muhtar Salmanoğlu

Kelimeler satın alıyordum. Günyüzü görmemiş, köşede bucakta kalmış, unutulmaya yüz tutmuş, yakası açılmadık bazen de tedavüle yeni sokulmuş kelimeler… Şehrin her köşesi, sokağı, evi, caddesi, meydanı benim için kelimelerin haraç mezat satıldığı bir yerdi.

 

Pazarcıların yeri göğü inleten sesinde, ergenlerin sivri dilinde, kahve müdavimi emeklilerin hatıralarında, siftah bekleyen esnafın şükründe, sabahın köründe okula uykulu uykulu giden öğretmenin tembihlerinde, şehirden şehre taşınan apoletli askerlerin emir kiplerinde arardım o kelimeleri. Nerelere gitmezdim ki bir kelime için.

 

Kimi günler hastane koridorlarında kurardım tezgâhı. Doktorların yorgun yüzlerinde, hemşirelerin damarı bulmak için pıt pıt vuran parmak uçlarında, can çekişen hastaların son nefesinde, gözlerinden çaresizlik akan hasta yakınlarının umutlu bekleyişinden hasarlı kelimeler doldururdum ceplerime.

 

Bazen de cuma günleri cami önlerinde mendil açar, kelime dilendiğim olurdu. Kelimeler burada vahiy gelmiş gibi yağardı önüme. Tevafuk, itaat, tevekkül dudaklardan sabırla dökülür, bu kelimeleri heybeme tıkar, başka bir mahallede alırdım soluğu.

 

Anneme sıranın ayda bir geldiği altın gününü dört gözle beklerdim. Üzümlü, tarçınlı kekle, yaş pastayla şiştikçe şişen kadınların dedikoduları arsında bir casus gibi dolaşır, mahallenin sırlarının ballandıra abartıla anlatıldığı kelimelere kulak kesilirdim. Yemek tarifleri, torunların kaşı gözü, en müstehcen fıkralar, baş göz etme hikayeleri, kilo verme, gelinlerin müsrifliği havada uçuşur durur; bir kelebek gibi kanatlanıp onları havada kapar, kanatlarımın altına alırdım.

 

En sert, en hırçın, en yumuşak kelimelerse hafta sonları kültür sanat etkinliklerinde, politik toplantılarda çıkardı karşıma. Bu kelimelerin çoğunu anlamazdım. Kelime pazarının en bereketli olduğu yer annemin altın günüyse burası oraya rahmet okuturdu. Cebimdeki para çıkışmazsa kredi kartımı kullanırdım orada. Kültür sanat ortamlarının bazı kelimelerini anlamaz ama severdim. Uzam, retorik, kurmaca, estetik, biçemi torbama tıkış tıkış doldururdum orada. Politik toplantılarda ise ağzımda emzikle dolaştığım günden beri her gün radyoda, televizyonda duyduğum, gazete puntolarında okuduğum bayatlamış vatan, bayrak, millet, hain, bölücü, dış güçler kelimeleri önüme yığılır, kurnaz bir tüccar zekasıyla bu kelime yığınını bir kenara iter, el sürmezdim onlara. Alsam ne yapacaktım ki… Evin dökülen sıvasında, toz tutmuş lambasında, eprimiş halısında, ayağı kırık sandalyesinde, görüntüsü bir türlü netleşmeyen televizyonda, mutfağın tıkanmış lavabosundan zaten her gün çıkıyordu karşıma bu kelimeler.

 

Kelime topladığım yerlerden biri de kafeler, barlardı. Kafelerde liseli, üniversiteli yeni yetmelere bonkörce davranır, orada paraya kıyardım. Kelime pazarının en ucuz olduğu yer burasıydı. Yakası açılmadık küfürleri, layklamak, story, spotfy, retweet, hastag gibi anlamakta güçlük çektiğim kelimeleri paltomun iç ceplerine doldurur, orada kendimi ecnebi bir memlekette hissederdim.

 

Bazen kelime çaldığım da olurdu. Antika dükkanların bodrumlarında, sahafların tozlu raflarında, müzelerin camlı bölmelerinde, medreselerin uhrevi dünyasında uzun uzun dolaşır; hokkabazlara taş çıkartacak bir maharetle, kaşla göz arasında iç ceplerimin gizli bölmelerine atardım o kelimeleri. Eve geldiğimde bazısının tozunu alır, bazısını da cilayla parlatırdım. Duvara astıklarım, Mushaf yaprakları arasına sakladıklarım da olurdu.

 

Arife ve bayram günlerini kaçırmaz, o günlerde mezarlıkları mesken tutardım. Mezar taşlarının kitabelerinden, serin servilerin hışırtısından, beyaz sarıklı, sakallı imamların Yasin okuyan ince sesinden kelimeler seçer, göğsüme bastırarak dönerdim eve.

 

Şirketin haftalık toplantılarından, sigara molası sohbetlerden, öğle arası yemeklerden de kelime topladığım olurdu. Bunların çoğunu pek almazdım. Dedikodu, hırs, kibir sinsi sinisi dolaşır dururdu ortalıkta. Haftanın altı günü beni yiyip bitiren bu kelimelere zaten zor katlanıyordum, evde suratlarını görmeye nasıl tahammül edecektim?

 

Bir de kelime pazarları vardı. Orası, haftada bir kurulan mahalle pazarlarına benzemez, haftanın altı günü hizmet verirdi. Kelime pazarının kurulduğu bu yer kütüphanelerdi. Pazartesi günleri giderdim oraya. Raflar, masalar kelimelerle dolar taşardı. Mahalle pazarlarının kulakları sağır eden gürültüsü yoktu burada, sessizdi ortalık, çıt çıkmazdı. Romanların, öykülerin, şiirlerin olduğu sokakta kelimeler kılıktan kılığa girer, kimi tezgahlarda sere serpe uzanmış mecazlar cilveli cilveli çağırırdı beni. Bir adım ötede her dokunduğumda matruşka misali katman katman açılan kelimeler dururdu. Göz hakkı için tadına baktığım, ağzımda her seferinde başka bir tat bırakan, inci gerdanı gibi dizilmiş kafiyeli kelimeler utangaç bir kadın gibi bakardı bana şiir tezgahlarından. Sağ taraftaki sokakta renklilik kaybolur, mat, düz kelimelerle karşılaşırdım. Kelime pazarından poşet poşet, çuval çuval kelime alır, bir taksiye atlar giderdim eve. Asıl kıyamet o gün kopardı.

 

Eve vardığımda annem her zamanki gibi “Öffff bıktım senin şu kelimelerinden, ne yapacaksın bu kadarını! Hadi odanı geçtim, evde kelimeden geçilmiyor. Nereye el atsam kelime… Mutfak tezgâhında, televizyon sehpasının kenarında, kanepenin kolçağında, dip köşe temizlik yaptığım her yerde… Çocukken arkanı toplamaktan hiç yorulmadım amma şimdi nefesim kesiliyor şu kelimelerden. Konu komşuya rezil oldum. Atsan atılmaz satsan satılmaz.” Biraz soluklanır, önündeki bardaktan bir yudum alır, tiradına devam ederdi: “Kitap olsa alır sahafta yok pahasına satardım; buzdolabı, sehpa, ayakkabılık olsa spotçuda çıkarırdım elden. Sebze meyve olsa yemeğini yapar doyururduk karnımızı. Olmazsa kışlık salamura yapar kaldırırdım derin dondurucuya.”

 

Annem saydırır dururdu. Alışıktım ona, şerbetliydim bu konuşmalarına. Yine de ses çıkarmaz, hemen odama geçer; cebimdeki, torbamdaki, heybemdeki kelimeleri masaya döker onları ayıklar, tasnif ederdim. Sonra bu kelimeleri odamdaki camlı dolapların bölmelerine yerleştirirdim. Kelimeler için farklı renkte dolaplar yaptırmış, dolap anahtarlarının ayrı ayrı asıldığı tahta bir panoyu da masamın üzerine kondurmuştum. Her dolabın ayrı bir adı vardı: Üzgün, karamsar, agresif, neşeli, dertli, umutvar. Yeşil dolaba neşelileri, maviye umutvarları, kahverengiye üzgünleri, siyaha karamsarları, griye dertlileri, kırmızıya agresifleri bir kuyumcu titizliğiyle dizerdim.

 

Baharın yüzünü gösterdiği günlerde, şirket bir haftalığına hizmet içi eğitim için güneyde bir şehre gönderdi beni. Seminerler, sunumlar, şehir gezisi, akşam eğlenceleriyle geçen hizmet içi eğitiminin dördüncü gününde şirket merkezinden aradılar. “Hemen merkeze dönüyorsun, uçak biletini aldık,” deyince iyice tedirgin oldum. Ne olmuştu da beni hemen merkeze çağırıyorlardı? Apar topar otelden ayrıldım, aynı gün uçağa atlayıp şehre döndüm. Eve vardığımda bir de ne göreyim, odamdaki kelime dolaplarım, evin sağına soluna köşe bucak sakladığım kelimelerden eser yok. Uçup gitmiştiler sanki. Hışımla salona koştum, annem her zamanki gibi dizilerinden birini izliyor, bir yandan da torununa hırka örüyordu.

 

“Kelimelerim nerede, ne yaptın onlara,” diye çıkıştım. Annem hiç oralı olmadı, bir gözü televizyonda diğer gözü tığlarındaydı. İstifini bozmadı, suratı asıktı.

“Bu da gelecekti demek başımıza,” dedi öfkeli öfkeli. O kelimeler yüzünden nefes alamaz olmuştum. Beni nefessiz bırakan kokularından, bağrış çağırışlarından, kavga edip durmalarından, acı ve kekremsi tatlarından gına geldim. Ne koku alabiliyor ne yemeklerin tadına varabiliyordum. Kulaklarım gürültülerinden işitmez hale geldi.

 

“Niye söylemedin anne, seni bu kadar rahatsız ettiklerini nereden bilebilirdim ki… Sadece nereden bulup getirirsin bunları, derdin sitem ederek.”

“Dayanamadım oğlum, belediyeyi aradım, çöp evleri temizlediklerini duymuştum, ev kelime evine döndü, nefes alamıyorum, gelin alın şu kelimeleri,” deyince onlar da şaşırdı. Evin adresini aldılar, en kısa zamanda uğrayacaklarını söylerdiler. İki gün önce kapı çalındı. Belediye ekiplerini beklerken bir de ne göreyim; maskeli, ellerinde uzun namlulu silahlar olan onlarca polis birden daldı içeri. Arkalarında da elinde kamerası olan bir polis. Evin altını üstüne getirdiler, kelimeleri tek tek sayarak siyah çöp poşetlere doldurdular, poşetlerin de ağzını mühürlediler. Kamerayla da her şeyi kaydetti maskesiz olan polis. Tutanak tuttular, bir de imza attırdılar bana. Bu kelimelerle ne yaptığımı sordular, oğlumun dedim, ben ne anlarım kelimelerden, dedim. Senin telefonunu, çalıştığın şirketin adresini aldılar giderken.

 

Annem bunları anlatınca içimi bir korku sardı, yüzümün kanı çekildi. O gece gözüm uyku tutmadı, ertesi gün şirkete gider gitmez genel müdür odasına çağırdı. Odasında tanımadığım asker tıraşlı kravatlı iki adam vardı. “Memur beyler,” diye gözüyle işaret etti oturanları. Sarışın, kahverengi takım elbiseli memur yüzüme donuk gözlerle baktı. “Sizinle merkeze kadar gideceğiz, şu kelime meselesi, biliyorsunuz,” dedi nazik bir sesle. Dilim damağım kurumuştu, ağzımdan tek kelime çıkmadan olur anlamında başımı salladım. Şirketten çıkarken mesai arkadaşlarımın şüpheli ve tedirgin bakışları üzerime kurşun gibi yağdı. Şirket kapısından çıktığımızda bir de ne göreyim, bir gazeteci ordusu. Flaşlar patlamaya, “O kelimelerle ne yapıyordunuz, örgütün şifreli arşivini kelimelerde mi saklıyordunuz, hangi örgüte üyesiniz…” gibi çoğunu da anlayamadığım sorular zihnimi allak bullak etti. Emniyetteki sorgum altı gün sürdü, çıkarıldığım mahkemede ilk duruşmada şartlı tahliye ve yurt dışı yasağı konarak salıverildim.

 

Eve geldiğimde dalyan gibi annemin altı gün içinde eriyip çaputa döndüğünü görmek acımı daha da büyüttü. Annem bana sarılmış hüngür hüngür ağlarken sehpadaki gazete manşetine ilişti gözüm, annemin elleri arasından sıyrılıp gazeteyi aldım elime. Emniyette cepheden çekilen fotoğrafımın üs kısmında, Çöp Evden Sonra Kelime Evi: Örgütün Kelime Evi emniyet güçlerimizin yaptığı başarılı operasyonla çökertildi. Örgütün İstanbul kelime sorumlusu A.C tutuklandı. Diğer kelime evlerine yönelik operasyonlar A.C’nin itirafları doğrultusunda gizlilikle sürdürülüyor. Adresleri tespit edilen kelime teröristlerinin yakalanması an meselesi. Emniyet güçlerimiz ele geçirilen on milyon beş yüz elli beş bin kelime üzerinde titizlikle incelemelerini sürdürüyor. Operasyonların başka illere de sıçrayacağı gelen bilgiler arasında.