Bavulunu bacaklarının arasına, kan damlayan poşetini dişlerinin arasına sıkıştırdı. Pantolon kemerine iliştirdiği anahtarlar içinden sokak kapısına ait olanı ayırt etti. Anahtarı paslı asma kilide sokmaya çalışırken her zamanki aksi haliyle kilide küfürler yağdırıp açtı. Menteşeleri de gevşeyen ağır demir kapıyı geriye doğru iterken çıkardığı gıcırtı, sokaktaki yüzsüz İstanbul kedilerine ve meraklı komşulara selamı çaktı. Meraklı komşular perdelerin arkasına gizlendi, kedilerin üçü nar ağacından, dördü pencere pervazlarından, beşi zakkum ağacının aralıklarından hücumla birbirlerine çarpıp iki gündür şehri etkisi altına alan Suriye üzerinden gelen kızıl toz bulutunu griye çevirdi.
Karkaletsa İsmet’in bacaklarına kafalarını, kuyruklarını sürtüp döndüler, kendilerine bir nevale olup olmadığını kolaçan ettiler. Karkaletsa onlara “siktir” çekip, kan damlayan poşeti ve yükü hafiflemiş bavulu ile bahçeden içeri daldı. Bahçenin ortasına vardığında, dışarıdaki kedilere hiç benzemeyen; turuncuya çalan uzun tüylü, baygın bakışlı, ağırbaşlı külkedisi ile sert mizacına tezat sevecenlikle selamlaştı. Ona “Külkedisi” diyordu. Çünkü bu ağırbaşlı kedi ölse dahi birinin ardından asla koşmaz, Karkaletsa’in bahçede yaktığı ateşin küllerinde debelenir, oracıkta uyurdu. Karkaletsa, her iş dönüşü ciğer, böbrek, yürek ne bulursa getirir, özenle beslerdi onu. Bu kedi yemeğini yerken de külden uzaklaşmaz; yemek sonrası tok karnına sigara isteği gibi uzun tırtıklı dilini küllerde gezdirip, öyle yalanırdı. Karkaletsa bu kediyi kendisine benzetirdi. O da ölse kimseden tek şey istemez, aç gözlülük etmez, dişi bir kediye asla ilgi duymazdı. Rızıkları, bavulundaki lacivert, gri, çoğunlukla siyah olan erkek çoraplarından çıkıyordu.
Karkaletsa İsmet her sabah kendine bir rota çizer, gideceği kahvehanelerin listesini yapar, onları birer birer gezip çorap satardı. Kimi zaman bavulu, kimi zaman da cebi boş dönerdi. Taşı toprağa beton İstanbul’un bu kenar semtinde, babadan kalma, bahçe içinde, tek göz oda olan ahşap evde yaşıyordu. Bahçesinde koca bir incir, dallanmış budaklanmış bir nar ve bahçe duvarını aşan; saçaklı mor zakkumu vardı. Son zamanlarda açgözlü müteahhitler ve çokça konu komşu onu rahatsız edip, karşılığında üç daire vadetseler de Karkaletsa inadından vazgeçmiyor, akşam şehrin betonundan kaçıp bu bahçeye hızla sıvışıyordu. Karkaletsa’liği de buradan geliyordu. Onun bu hallerini Mantis Karidesi’ne benzetiyorlardı. Küçük, ürkütücü ve hızlı…
Bizim Karkaletsa ellili yaşlarında vardı. Zayıf ama güçlü bedeni, doğuştan gelen çökük avurtları ve dik bakışları. Doğup büyüdüğü bu mahallede hatırı sayılır derecede çok insan tanırdı. Çok azına tanıdık gibi davranırdı. Kaptan İbrahim, Keçi Melih, Kürt Taci, Cacamın Ahmed, Prişt, Cimcime, Kâse Turan ve Opi. Bunlar tanıdık davrandıklarıydı, onlara da bazen Allah’ın selamını vermez, yanlarından hızla geçip giderdi. Bazen de kim bilir ne eserse aklına, hepsini bahçede toplar, kuzu sarması demlenirdi. Her birini çocukluğundan bu yana tanırdı, hepsinin de tanıdığından bu yana lakapları vardı. Mahallenin geleneği; doğan çocuğa ilk ismini ailesi verir, sokağa yalnız çıkacak yaşa gelince de meziyetine, huyuna, kusuruna göre ikinci ismi mahalleli tarafından verilirdi. Öyle ki bazılarında ilk ismi unutulur, resmi bir evrak üstünde zar zor hatırlanırdı. Prişt, Şeme, Cimcime ve Opi ilk ismi unutulanlardandı. Aç kalsa kimseden bir şey almaya tenezzül etmez, kimseciklere de tek şey vermeyi sevmezdi. Ara sıra bahçesinde gerçekleşen toplantılarına herkes tok gelir, içeceklerini kendi zulalarında taşırlardı. Çok nadir de olsa cömertliği tutar, bahçe duvarının dibinde gizlice yetiştirdiği esrarından bir parça ikram ederdi. Lakapların hemen hepsi evlenmiş, boşanmış, hatta terk edilmiş ve tekrar evlenmişti. Karkaletsa, bırak evlenmeyi, daha bir kadından bahsettiği ya da yan gözle baktığı görülmemişti. Ola ki konusu açılsın, oradan hızla kaçar, bahçedeler ise misafirlerini kovardı.
Son zamanlarda kadınlar hakkında kendisine tek söz söylenmez ama aralarında bolca dedikodu ederlerdi. Uzak mahallelerdeki dul kadınlardan tutun da evlendirilmiş çocukluk aşkına kadar. Kimisi bir kadınla gördüğünü iddia eder, kimisi de erkekliğinin olmayışına, hatta daha ileri gidip en kuytu dedikodularında onun çift cinsiyetli olduğuna vardırırlardı işi. Ama bu tanıdıklar, ne zaman ki evliliğin boktan taraflarından kaçıp, kafayı çekmek istediklerinde Karkaletsa’in bahçesine sığınırlardı. Dedikoduları dışarıda bırakır, öyle girerlerdi esrarlı bahçeye.
Yine böyle bir gece kadınları dışarıda bırakma şartı ile Karkaletsa’in bahçesinden içeriye davet edildiler. Ateşin başına toplanmış, cigaralarını tüttürüp, Külkedisi’ne doğru üflüyorken Opi yanında bir yabancıyla çıkageldi. Karkaletsa’in kafası o denli dumanlıydı ki yabancıyı fark etti ama dilini oynatıp onları kovacak takati bulamadı. Lakaplar dumanlı, sersemlemiş kafayı fark edip kadınlı sohbetlere başladılar. Cigaralık elden ele dönerken, en müstehcen hikâyeler de ağızdan ağıza, katmerlenerek aldı başını gitti. Vakit zıvanaya yaklaşırken anlatılan yalan-yanlış hikâyelerle, birçoğu kendi imkânlarıyla geçinmek üzere, evliliğin iyi taraflarını överek, evdeki karılarına hâllenip ayrıldılar bahçeden. Aralarında en yaşlı olanı Opi ise çat kapı gelen karısı Frangola tarafından, beddualar eşliğinde, çekilerek götürüldü. Yabancı ve Karkaletsa baş başa kaldılar. Sessizlik uzun süre devam etti. Dumandan kafasını kaldırmadan tüm geceyi ayakları izleyerek geçiren Karkaletsa İsmet, yabancının ayağındaki renkli motifli çoraba dikkat kesildi. Aslına bakarsanız, tüm geceyi bu ayağa şehvet duyarak geçirmişti. Bunca zamandır lakapların anlattığı açık saçık sevişme hikâyelerinden kaçar, bir kez olsun içinde erkekliğine ait bir kıpırtı duymazdı. Şimdi kendinden bile gizlediği sır yüzünü kızartıyordu. Yabancının ayağı, çorabı onu tahrik etmiş; yüreğine korku, kasıklarına ağrı, alnına ter birikmişti. Yabancının yüzüne bakmadan konuşmaya başladı: “Bunca yıldır çorap satarım, rengârenk değil elbet, kadın çoraplarıyla hiç işim olmaz. Mahmutpaşa’dan alırım tanesini üçe, satarım beşe, lacivert, gri, çoğunlukla siyah.
Arada cebi dolu müşterilerim için sermayeye kıyıp iki-üç çift Penti’den aldığım da olur. Demem o ki onca yıldır çorap satarım böyle güzel bir erkek çorabı görmedim daha.” Çorap muhabbeti tatlı bir hal almış, yabancı da şehvete karşılık vermiş, sohbetleri gece yarısına kadar devam etmişti. Zaman on ikiyi bir geçeye vurunca, yabancı gitmiş, Karkaletsa zevk suyunu akıtmış, elinde yabancıdan kalan tek çorapla, Külkedisi ile bahçede yıldızlar altında kendinden geçmişti.
Bu geceden sonra Karkaletsa İsmet’e bir haller oldu. Asabi imajında derin bir hüzün belirdi. Yıllardır çektiği mide ağrısı bin beter oldu. Dolaştığı kahvehane sayısı arttı, mahallenin sıralanmış on iki kahvehanesini artık es geçip, Samatya’ya iniyordu. Meydandaki kahvehanede tek şekerli kant çayını içiyor, yollara vuruyordu kendini ve bavulunu.
Narlıkapı’ya vardığında hüznü arayışa dönüyordu. Yol üstlerindeki sabahçı kahveleri, balıkçı kahveleri, her birini didik didik ediyordu. Önceleri tek semtte pazar tutarken, şimdi Samatya’dan Eminönü’ne kadar bütün kahvehanelere uğruyor, yeteri kadar çorap satıyordu. Hatta bazı günler Kumkapı’da tüm çorapları satınca Mahmutpaşa’ya uğrayıp, bavulunu tekrar doldurup devam ediyordu. Bavulu çorapla dolup taşıyor ve akşama varmadan hepsini satmış oluyordu. İşleri bir açılmıştı ki sormayın. Artık Külkedisi’ne ciğer almayı da unutuyordu, paslı kilidi kilitlemeyi de. Unutmadığı tek şey vardı, o geceki yabancı ve ondan kalan tek çorap. Her defasında bavulun tam ortasına yerleştiriyor ve yabancıyı onunla arıyordu. Tek çorabı kim alırsa yabancı oydu. Samatya, Narlıkapı, Kumkapı, Kadırga, Küçükpazar, Karaköy, Perşembe Pazarı bu semtlerin en ücra kahvehanelerinin hepsine tek tek uğruyordu.
Çokça insanla karşılaşıyordu: işsizler, işportacılar, boyacılar, ganyancılar, ev kaçkınları, yorgunlar, ağızlarına dönemin siyasetini pelesenk etmiş solcular, ağzı bozuk fanatikler. Açık çaylar, orta kahveler, okeyler, pişpirik atanlar, ellibirden kavga çıkaranlar ve tüm bahtlarını batakta batırmışlar. Hepsinin de tercihi siyah çoraptan yanaydı. İçlerinden biri de çıkıp bavulun ortasında bir başına duran o renkli motifli çoraba ne dokunmuş ne de sormuşlardı. Karkaletsa’in son altı ayı böyle satışla arayış arasında geçip gitti. Bir sabah uykusundan sıçrayarak uyandı, bavula tek çorabı koyup, diğer tüm siyah çorapları bahçede tutuşturdu. Ateşin küle dönmesini beklemeden aceleyle bahçeden çıktı. Meraklı komşular perdelerin arkasından, yüzsüz İstanbul kedileri bulundukları yerden kımıldamadı. Karkaletsa İsmet elinde boş bavulu, arkasından bakakalan üç ayaklı Külkedisi’nin seyrinde, rotasının aksine Kazlıçeşme Tren İstasyonu’na giden yolda gözden kayboldu.
