Kutlama
Öykü

Kutlama

A.Sonat ŞEN

“Beğendin mi burayı?” diye soruyor Adnan, duyacaklarından emin ve mutlu bir sesle.

 

“Fena değilmiş” demem, gözlerini hayretle açmasına sebep oluyor.

 

“Fena değil mi? Ben bayılırsın diye düşünmüştüm… Şu ambiyansa baksana, garsonlar, servis…Yemekleri de şahaneymiş buranın.” Gözleri, etraftaki masalarda tanıdık bir yüz arıyor, farkındayım. Kocaman, şık bir bahçenin içinden geçerek ulaştık bu cam restorana. Baharatlar, otlar, sebzelerle dolu o geniş arazide yetişen ürünlerden bir kısmının, az sonra yiyeceğimizi düşündüğü leziz yemeklerde kullanılacağını bilmek, daha da heyecanlandırıyor Adnan’ı, onun da farkındayım. Birlikte geçen yıllar boyunca öğrendim tepkilerini. Ama benim ağzımın tadı kalmadı, o farkında değil.

 

“Hepsi birbirinin aynı yerler.” diyorum mırıldanır gibi. Duymaz sanmıştım ama duymuş.

“Saçmalama. Kaç ay önceden rezervasyon yaptırdım buraya biliyor musun sen?” diye üste çıkıyor hemen. Altta kalır mıyım, hemen ben de yapıştırıyorum;

“Benimle gelmek için mi yaptırmıştın?”

 

Bir an, ne diyeceğini bilemiyor Adnan. Zaman kazanmak için belki de önce gömleğinin kol düğmelerini, ardından da ceketinin üst cebine yerleştirdiği mendili düzeltiyor. Sanki, bu minik değişiklikler onu, bembeyaz masa örtüleri, şık servis elemanları, abartılı aydınlatması ve yaldızlı tabak çanağı ile ışıldayan bu mekâna daha uygun hale getirecek. Sonra, sandalyesindeki oturuşunun da bu görüntüye uymadığını düşünmüş olmalı ki sırtını dikleştirerek geriye yaslanıyor. Gözü hala, diğer masalarda oturanlarda ama. “Başlama lütfen. Kiminle geleceğim başka? Evlilik yıldönümümüzü iki yıl unuttum diye böyle konuşuyorsun değil mi?” diyor.

 

O esnada benim de gözüm, açık mutfaktaki şeflerin telaşlı koşturmacasına takılıyor. Şeflerin hazırladıklarını yiyemeden, biz birbirimizi yemeye başladık bile. Sofraya oturduğumuzda kristal bardağa doldurulan sudan bir yudum alıyorum ve bu kez daha sakin olmaya çabalayan bir sesle konuşuyorum.

 

“Yoo, böyle şeylere takılmayacağımı gayet iyi biliyorsun. Gerek yoktu bu kadar uğraşmana… Yormuşsun kendini.” diyorum. Son yaşadıklarımızı yüzüne vurmadığım için rahatlıyor. Sesimdeki sakinlik, Adnan’ın özgüvenini geri getiriyor. Yine her zamanki yapmacık neşesi ile:

 

“Hadi ama. Bu gece bizim gecemiz…Kaçırmayalım keyfimizi” diyerek, masanın üzerindeki ellerimi tutmak için bir hamle yapıyor. Son anda fark edip bir zamanlar hiç bırakmasın istediğim ellerimi çenemin altında birleştiriyorum. Elimi çekerken çarptığım kristal bardak devrilecekken yakalıyor Adnan.

 

“Keyfim yeni kaçmadı benim. Sadece sen yeni fark ediyorsun bir şeyleri.” diyorum aynı sakinlikle.

 

Adnan, sesimdeki kinayeye mi, ellerime doğru yaptığı hamlenin boşa çıkmasına mı, yoksa böylesine şık bir mekânda, bardağı devirecek kadar sarsak oluşuma mı daha çok bozuluyor, bilmiyorum. Bir an yüzü kararır gibi oluyor, ama yan masaya gelen siparişleri görünce hemen toparlanıyor. Sağ elinin yüzük, orta ve işaret parmağı, masanın üzerinde dört nala koşan topal bir at gibi çırpınıp duruyor yine de.

 

“İğnelerini çantana soksan birkaç saatliğine… Ne içelim? Şampanya?”

 

“Sen söyle ne istiyorsan, benim için fark etmiyor biliyorsun. Az içerim yine.” diyorum. Bu gece konuşacaklarımız için, ikimizin de ayık olmasını tercih ederim aslında.  Ama Adnan başını masanın üzerinde bana doğru yaklaştırarak, yıllardır sevişme öncesinde kulağımın dibinde duymaya alıştığım ses tonuyla,

 

“Sana öyle geliyor. Bu gece aklını başından alacağım senin…” diyor. Aylar var sevişmiyoruz. Birden yaşadığımız her şey daha da komik geliyor bana. Adnan gerçekten hiçbir şeyin farkında değil. Elimde olmadan gülüyor ve “Ben de senin…” diyorum.

 

“Ne dedin, anlamadım?”

“Yok, bir şey demedim.”

 

Tam o sırada, restorana gelen havalı bir kadın, mevzunun anında değişmesini sağlıyor. Yüzüm kapıya dönük oturduğum için, kadını ilk gören ben oluyorum. Başımla işaret ederek Adnan’a da gösteriyorum.

 

“Şu gelen senin patronun karısı değil mi?”

 

Baştan sona kırmızıya bürünmüş kadın. Kolsuz degaje yakalı daracık elbisesi, topuklu ayakkabıları, koltuk altındaki çantası, dolgu yapılmış dudakları… Bütün bakışları üzerinde hissetmeden yerine geçmek istemiyor sanki. Mekânı göz ucuyla süzüp, herkesin kendine baktığından emin olduktan sonra, görevli bayanın peşi sıra ağır adımlarla masasına gidiyor.

 

Adnan, kırmızılı kadını gözleriyle yerine oturttuktan sonra, keyfi iyice yerine gelmiş bir halde yanıtlıyor beni. “Evet, evet hayatım aynen o. Dedim ben sana… Burası çok klas bir yer… Yıldız filan almış diye okudum. Gör bak kocan seni nerelere getirdi.”

 

Gerçekten kendisiyle gurur duyuyor olmalı. Birkaç sefer heyecanla patronun eşinin oturduğu masaya dönüp bakması, sonrasında elleriyle saçlarını geriye doğru tararken yüzünde gördüğüm bu ifade, benim tanıdığım Adnan’dan nasıl da uzak. “Keşke kocam beni, o ilk tanıştığımız zamanlarda gittiğimiz, sahildeki köfteciye götürseydi. Ben ona da razıydım biliyor musun?”

 

“İşsiz güçsüz müyüz biz Allah aşkına? Ne işimiz var oralarda? Hem yerinde yeller esiyordur o köftecinin. Nerden aklına geldi orası şimdi? Alem kadınsın valla…” Birlikte geçirdiğimiz onca yıla rağmen, birbirimize nasıl bu kadar yabancılaştık? Ben mi geçmişte takılı kaldım, Adnan mı fazla ilerledi bilmiyorum. İkimizin de yaşadığı bugün aynı değil artık, eminim.

 

“Bu aralar, hep aklımda o günler.” diyorum hüzünle.

 

Adnan masada konuştuklarımızı bir duyan olacak diye kaygılanıyor olmalı ki, sesini alçaltıyor. “Ezik misin sen? Mazide kaldı onların hepsi. Unut gitsin. Ben hiç hatırlamak istemiyorum inan ki. Şuraya baksana, patronun karısı ile aynı yerde yemek yiyebiliyoruz. Gördü mü acaba o da bizi?”

 

Yine dönüp kırmızılı kadının masasına bakıyor. Çıkmaya başladığımız o ilk günlerde, Adnan götürmüştü oysa beni o köfteciye. Evliliğin ilk yıllarında da bir iki kere gitmişliğimiz var üstelik. Son aylarda çokça hissettiğim o öfke yine kabarıyor içimde. Hangi ara kaybettik biz birbirimizi? Ben çocukla, evle, aile büyükleriyle uğraşırken bu kadar kör müydüm yaşadıklarımıza? Birbirimizden ne zaman vazgeçtik? O, mekanla, buradaki insanlarla, orada görünür olmakla, bizim yaşadıklarımızdan daha çok ilgili. Yine de gözlerinin içinde, benden unutmamı istediği mazinin kırıntılarını arıyorum safça. Neyin inkârı bu şimdi?  Gerçekten unutmuş olabilir mi o günleri? Gözlerini hızla benden kaçırışı o yüzden mi? Bazen konuşmadan, daha iyi anlatıyoruz bir şeyleri. Şu saatten sonra çok da umurumda olmaz sandığım bu ayrıntılara bu yüzden mi takılıyorum bu kadar? Bir zamanlar Adnan’ın sevilebilir bir adam olduğunu mu hatırlatmak istiyorum kendime? Uzatmanın anlamı yok, biliyorum. “Değil mi? Her şey mazide kaldı.” diyorum.

 

Adnan nasıl davranacağını bilemez bir halde menüye bakıyor. “Boş ver geçmişi. Ne içiyoruz düşündün mü?” diyor. Sesi, yıkılan köprüleri tekrar inşa etme çabasıyla yüklü.

 

“İlle şampanya içeceksek var mı Bollinger?” diyorum alaycı bir sesle. Yaptığım imayı anlamadan menüye bakmaya devam ediyor Adnan.

“Bollinger mi? Bakayım, görmedim. Sorarız istersen. İçmiş miydik daha önce?”

“Biz içmedik de James Bond içiyor hep. Live and Let Die’dan beri…” diyorum.

 

Adnan yaşadığımız hiçbir şeyi ciddiye almak istemiyor. O yüzden belki de abartılı bir kahkaha atarak etrafa bakınıyor. “Ne alem kadınsın? Bayılıyorum senin şu esprilerine.”  Anlamamış olması mümkün değil aslında, yıllar bizi birbirimizden uzaklaştırsa da ciğerini bilirdik birbirimizin. Yüzümde gezdirdiği ürkek bakışları, kaygısını ele veriyor. Anladığı halde böyle umursamaz tavrının bendeki etkisini görmeye çabalıyor. Hiç gülmüyorum ben. “Komik mi? ‘Yaşamak için öldür’ diyor adam.” diyorum.

 

Bu yanıtımdan sonra sadece gözlerini değil, kendisini de menünün arkasına saklıyor Adnan. Başını kuma gömen devekuşları gibi. Orada saklanarak geçirdiği birkaç dakikanın sonunda, yapabildiği en güzel hamle, hâlâ hiçbir şey olmamış gibi davranmak.

 

“Balığı meşhurmuş buranın. Levrek seversin değil mi sen?” diye soruyor menüyü burun hizasına indirip, gözlerimde beyaz bayraklar görme isteğiyle.

“Severim herhalde…” diyorum.

“Levrek söyleyelim. Yanında da Moët & Chandon. Nasıl?”

“Hesabı ödeyecek sensin. Fark etmez benim için. Sen ne istiyorsan.” diyorum. Aynı masada oturmuş, iki ayrı dünya insanıyız sanki.

“Levrek istemezsen kalkan da var bak. Bugün bizim günümüz. Her şeyin en güzeli olsun…”

 

Bunu söylerken sesindeki samimiyet şaşırtıyor beni. Gerçekten yaşanan bunca şeyden sonra bir anlamı kaldı mı onun için bugünün? Ağzından çıkanı işitiyor mu?

 

“Olsun tabi…Bugün bizim günümüz…” diyorum ben de alaylı bir sesle.

 

“Sen inanmıyorsun benim değiştiğime ama, ben artık seni hiç üzmeyeceğim. Göreceksin bak. Bundan sonra böyle.” diyor Adnan sesinde uzun zamandır tanıdığım samimiyetsiz bir ciddiyetle.

“Sahiden mi?” diyorum gülerek.

“Niye öyle imalı imalı konuşuyorsun? Affetmedin mi yoksa beni hâlâ?”

“Affetmeli miyim?”

 

Bu kadar basit onun için yaşadığımız her şey. Affedilince, bütün günahlarından kurtulabileceğini sanıyor.  Bardağı taşıran son damlayı biliyor, bardağın neden dolu olduğunu da… Oğlumuz yaşındaki o sekreter kızla, bir gecelik olduğunu iddia ettiği ilişkiyi yaşayan o. Ben yapsaydım aynısını, o da beni affedebilir miydi? Farkına varmadığım, affedilecek kaç ilişkisi oldu acaba?

 

“Bak, yemeğin sonuna saklıyordum ama, senin yüzünü güldürmenin başka yolu yok sanırım… Bu senin.” Cebinden kırmızı bir kutu çıkarıyor Adnan. Paket bile yaptırmamış. Belki de yapılan paketi, içindekini aklına geldikçe kontrol etmek için kendisi açmıştır. Kutuyu önümdeki incecik beyaz porselenden tabağın içine koyuyor. Yüzünde kocaman bir gülümseme. Sırtını yine dikleştirip sandalyenin arkasına dayanıyor.  Sonra da yan masalara bakıyor. Bu sahnenin tek tanığı olmak istemiyor. Herkes bizi görsün.

 

“Ne bu?”

“Açsana.”

 

Kutuyu açıyorum. Kocaman bir tektaş yüzük. Evlenmeden önce nikah yüzüklerimizi alırken kuyumcuda gördüğümüz o abartılı yüzüklerden biri. “Bana yüzük mü aldın?” Gerçekten Adnan’ın yapacağı birçok saçmalığı tahmin ederdim de böyle bir şey benim için bile sürpriz oluyor. Kendimi tutamıyor ve kahkahayla gülüyorum. Yüzümdeki şaşkın ifadeye bir anlam vermeye çalışıyor Adnan.

 

“Ah siz kadınlar… Hep aynısınız. Pırlantayı görünce gözleriniz parlıyor, keyfiniz yerine geliyor.”

“Bu tarz hediyelerle yüzünü güldürdüğün çok kadın tanımış gibi konuşuyorsun.” diyorum.

 

Adnan, kendi dünyasının dışındaki her şeye kör, herkese sağır. O, bu şekilde kazandığı zaferlere aşina belli ki. Duyduklarının gerçek anlamını değil, yüzümdeki şaşkınlığı ve kahkahalarımı yorumluyor. “Yoksa daha büyük bir taş mı istiyordun? Beğenmediysen değiştirebiliriz…” diyor kendinden emin bir sesle.

 

“20 yıl, senin gibi bir öküzle nasıl yaşadım? İnanamıyorum kendime,” diyorum. Daha fazla beklemenin bir anlamı yok. Ben ‘yaşamak’ istiyorum. Sandalyeye asılı çantamdan çıkarttığım zarfı Adnan’a uzatıyorum. “Ben de yemeğin sonuna saklıyordum ama… Madem hediyeleri erkenden veriyoruz bu da benden sana…” Adnan’ın yüzündeki gururlu ifadenin, hayretle yer değiştirmesi çok hızlı oluyor. Son sözü hep o söylemek isterdi, ama bu sefer sıra benim. Ben de kendimden eminim artık.

 

“Anlaşmalı boşanma sözleşmesi… Ben imzaladım. Eğer sen de imzalarsan bu akşam, yarın aile mahkemesine başvurabiliriz. Bitirelim şu yalanı.”