László Krasznahorkai ve Günümüz Avrupa’sının Tehlikeli Gerçekliği
Yazılar

László Krasznahorkai ve Günümüz Avrupa’sının Tehlikeli Gerçekliği

James Wood

New Yorker eleştirmeni James Wood, bu yazısında, dün 2025 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığı açıklanan László Krasznahorkai’nin edebiyatını Avrupa’nın bugünkü giderek derinleşen kültürel ve ruhsal sorunlarıyla birlikte ele alıyor. Krasznahorkai’nin uzun, kıvrımlı cümlelerle ördüğü dünyada Wood, yalnızca bir yazarın dilini değil, bir kıtanın vicdanını da inceliyor. Yazarın metinlerindeki gerçeklik olgusunun çağdaş Avrupa’nın estetik, politik ve ahlaki sınırlarını daha iyi kavramamıza yardımcı olduğunu vurguluyor. Özellikle Krasznahorkai’nin yazın evrenine yeni adım atacak okurlar için rehber niteliğinde bir yazı.

 

2011’de László Krasznahorkai hakkında şöyle yazmıştım: “Onu okumak, şehir meydanında bir grup insanın bir ateşin etrafında ısındığını görmeye benzer; ama yaklaştıkça ortada hiçbir ateş olmadığını, insanların aslında hiçbir şeyin etrafında toplanmadığını fark edersiniz.”

 

Pek çok okur için, sürekli olarak bir vahyin eşiğinde duran ama asla açığa çıkmayan bir kurmaca dünyasına girmek—kelimelerin durmadan anlamın etrafında dönüp durduğu, dört yüz sayfa boyunca süren, noktasız uzun cümlelerle örülmüş bir dünyaya—tam da Krasznahorkai’nin yıllardır büyük bir ustalık ve empatiyle yazdığı türden bir deliliğe kapılmak anlamına gelebilir. Onun deyişiyle, “deliliğe kadar incelenmiş bir gerçeklik.”

 

O zamanlar, Krasznahorkai’nin yalnızca iki romanı İngilizceye çevrilmişti: The Melancholy of Resistance (Direnişin Melankolisi) ve War and War (Savaş ve Savaş). Bu kitaplar sırasıyla 1989 ve 1999’da Macarca yayımlanmıştı. Krasznahorkai o dönemde özellikle yaşadığı Almanya’da bir Avrupa fenomeniydi ve tüm eserlerinin büyük kısmı Almancaya çevrilmişti. Orada hakkında “geleceğin Nobel adayı” deniyordu; ama İngilizce kaynak az olduğundan bu söylentiler saray dedikodusu gibi kalıyordu. Yine de The Melancholy of Resistance elden ele dolaşan, gizli bir başyapıt gibiydi: hem Macar oluşuyla hem de görkemli, hüzünlü başlığıyla (“direnişin önemini ve kaçınılmaz tükenişini” aynı anda ima eden bir başlık) hem de W. G. Sebald ve Susan Sontag gibi isimlerin övgüsüyle.

 

İngilizceye çevrilmemiş başka eserlerinin de ipuçları vardı. 1985 tarihli ilk romanı Sátántangó henüz çevrilmemişti ama Béla Tarr’ın aynı adlı yedi saatlik filmine bakılabiliyordu. (Krasznahorkai, Tarr’ın altı filminin senaryosunu yazmıştır.) Ben o filmden belki iki saat izleyebilmiştim; şiirsel ve kıvrımlı uzun cümlelerin, Tarr’ın uzun plan-sekanslarıyla sinemada nasıl karşılık bulduğunu yalnızca hayal edebiliyordum.

 

“Doktor pencerede oturmuş, moralsizdi; omzunu soğuk ve nemli duvara dayamıştı ve annesinden kalma kirli çiçekli perdenin ve çürümüş pencere çerçevesinin arasındaki boşluktan dışarı bakmak için başını bile çevirmesi gerekmiyordu; sadece gözlerini kitaptan kaldırıp küçük bir bakış atması yeterdi. Eğer bazen bir şeyleri kaçırırsa—örneğin çok derin bir düşünceye daldıysa ya da bakışlarını mülkün en uzak noktasına çevirdiyse—keskin kulakları hemen devreye girerdi. Zihninin dağılması enderdi, yerinden kalkması ise daha da ender; çünkü penceredeki gözlem noktasını öyle bir konumlandırmıştı ki, günlük alışkanlıklarının deneyimiyle, mümkün olan en az hareketle çevreyi gözleyebiliyordu.”

 

Zamanla İngilizce okurlar da yetişti; yeni çeviriler yağmur gibi gelmeye başladı ve Krasznahorkai’nin ustalığını doğruladı: Seiobo There Below (2013), Baron Wenckheim’s Homecoming (2019) ve en son Herscht 07769 (2024). Hepsi olağanüstü, benzersiz eserlerdi ve yazarın yelpazesini genişletti.

Örneğin Baron Wenckheim’s Homecoming, harap bir Macar kasabasındaki öfkeli, yabancı düşmanı halkla, yurt dışından geri dönen bir soylunun trajikomik karşılaşmasını anlatır. Halk, tüm umutlarını bu barona bağlamıştır ama dönen adam tükenmiş bir serseridir; ne sığınak bulur ne kurtuluş. Roman, Krasznahorkai’nin aslında ne kadar komik olabileceğini de hatırlatır. Kitabın alaycı epigrafı şudur: “Ebediyet—ne kadar sürerse o kadar sürecek.”

 

Yine de, 2011’de okuduğum o iki erken roman, sonraki eserlerin atmosferini kurmuş gibidir: Macaristan ve eski Doğu Almanya’nın küçük kasabalarındaki kırılgan siyaset (yerliciler, neo-Naziler, düzen yanlısı tutucular); hem politik hem metafizik bir kıyamet duygusu; yosunlar üzerine uzman bir bilim insanı, kayıp bir elyazması bulduğuna inanan bir arşivci, piyanonun iyi akorduna kafayı takmış bir piyanist gibi “vizyoner takıntılılar” ve “kutsal deliler.”
Görünüşte soyut ya da zorlayıcı gibi dursa da Krasznahorkai’nin dünyası aslında günümüz Avrupa’sının gerçekliğiyle doğrudan yüzleşir: yerleşim, göç ve kimlik meselelerinin çarpık dinamikleriyle.

 

Yeni okurlar için tüm bunlar belki en iyi şekilde yazarın son romanı Herscht 07769’da görülebilir. Roman, Doğu Almanya’nın Thüringen bölgesinde yaşayan, belediye binalarındaki grafitileri temizleyen sıradan ama tuhaf bir adam, Florian Herscht’in hikâyesini anlatır. Herscht, antimaddenin birikmesinin dünyayı yok edeceğine inanır ve bu konuda en iyi yanıtı verebileceğine inandığı kişi—fizikçi kökenli Almanya Şansölyesi Angela Merkel—ile iletişime geçmeye karar verir. Merkel’e uzun, Bellow, elbette, 1976’da Nobel’i kazanmıştı; Thomas Bernhard ya da Hrabal kazanmalıydı. Ama en azından Akademi, Krasznahorkai’de doğru kararı verdi.

 

Onun ödülü, birçok yeni okur getirsin. Krasznahorka’nun garip ve büyüleyici dünyasına çoktan girmiş olanlar için, bu yılki Nobel Edebiyat Ödülü haberinin sürpriz olmaması normal. Hatta bu karar, uzun ve zorlu bir günün sonunda hak edilmiş bir içki kadar adil görünüyor.