Bir gecenin köşesinde rastladı yazgının bir kısmına, bir kısmı da yamaçlarına savrulmuştu kıyısız kalmış, kayıp bir yağmurun. Yazgıya çarpmalar başlayınca yağmur daha da ıssızlaşır, çokça gürültülü olan o göğün altında susmalar ciddileşir, küçük bir çocuğun yanağına yerleşirdi an. Mavinin ve sokakların çocuğuydu Mahir. Mavi bilyelerin içinde düşlediği denizi ve defalarca kimse onu bulmasın diye kaybolduğu o daracık kadim sokakları severdi. Eline o mavi bilyeyi alır, göğün ve denizin birleştiği yerde sonsuzluğa giden bir hayat düşlerdi. Kimsesiz her çocuk gibi ehlileştiremediği hırçın bir tarafı vardı. O etrafında kimse olmadığı için kimsesiz değildi o anlaşılması güç dünyanın, anlaşılamamanın kimsesiz bıraktıklarındandı. Dikiş tutmaz yaraların izlerini, o yaralara merhem olmayı da iyi bilirdi Mahir. Geçmişten kalan heyecanlarını, anılarını, acılarını, çocukluğunu ve en önemlisi aşklarını, bu on beş metre karelik odaya sığdırmıştı. Onun için yalnız kalmak kendini bulmaktı. Ne zaman kaybolduğunu hissetse kitap ve rengarenk kumaşların üst üste istiflenip tozlanmış rafların altına yerleştirdiği, pas tutmuş antika dikiş makinasının bulunduğu odaya atardı kendini. Hüzünlü bir şarkının melodileri çalsa da rengarenk kumaşların olduğu o odanın içi ona kendini bir çiçek bahçesinde hissettirirdi. Ve çiçek bahçeleri ona Farah’ı anımsatırdı. Nergis kokan Farah’ın gülüşüne hazanı hiç bırakmamış gibi.
Sıradan bir terzi değildi Mahir bu mesleği öğrenene kadar ustasından defalarca dayak yemiş, yediği dayak sonraları ağlayarak eve gider, yediği dayaklara babasının azarlamaları eklenir, geriye yollanırdı her defasında. Üst üste atılmış kıyafetlerin çeşitli kumaş ve fermuarların bulunduğu o küf kokan terzi dükkânı ona bir mahzeni andırıyordu. O bu mahzenin içinde kapana kısılmış bir fare gibi hissediyordu kendini. Belki de Gregor Samsa gibi o, her gün bu dükkânda bir böceğe dönüşüyordu. Bu garip dünyada, o çocuk aklıyla kendine yabancılaşmış olsa bile adını koyamadığı hislerin içinde bunlara katlanması gerekiyordu. Hayatta bir şeyler öğrenmenin yokuş yukarı yürümek olduğunu, yolun sonunda nefes nefese kalmak olduğunu bilmiyordu. “Hayatındaki olumlu şeylere sevinme, sana bir şey öğretecek olan şey hayatındaki olumsuzluklardır!’ derdi babası. Bu yüzden güzel şeylere hiç sevinemedi Mahir. Yaşamında ne zaman güzel bir şey olsa korkularına sarılırdı uykularının. Bu korkuların yıllar sonra bir gölge gibi peşinde olacağını bilmeden. Gün içinde öyle çok insan trafiğine maruz kalır, insanlarla öyle çok konuşurdu ki, gün bitip eve geldiğinde susmaları başlardı konuşmaların. Tüm gün yolunu gözleyen karısı ve çocukları sessizliğinden yakınırlardı hep. Çocukken tam tersi olurdu oysa. Dükkânda tüm gün konuşulanları sessizce dinler akşam eve gelince babasına anlatmaya cesaret edemediklerini annesi onu susturana kadar anlatır dururdu. Artık ne o eski Mahirdi ne de onu koşulsuz dinleyen annesi vardı yanında. Evlenip çoluk çocuğa karışmış kendi işinin sahibi olmuştu artık. Oysa o hep denizi hayal ederdi maviliğin derinliklerinde en basite indirgenen yaşamına anlam arayan bir balıkçı olmayı. Denizde değil ama karada bir balıkçı olmak için çabaladı durdu. Tıpkı “Ardımdan gelin! Sizleri insan tutan balıkçılar yapacağım.” diyen İsa’nın bir havarisi gibi. Bedelleri ağırdı, sırtında Yahuda’nın günahları…
Çocukluğundaki terzilik ile şimdiki terzilik arasında dağlar kadar fark vardı zira eskiden takım elbise, etekler, fistanlar dikerdi ustası. Yırtılan pantolonlara yama dikerdi. Değişen dünya ile birlikte terzilik anlayışı da değişmişti. Kapital düzen insanları mağazalara, alışveriş merkezlerine itmiş esnaf kültürü azalmıştı. Bitmeye yüz tutmuş terzilik yine kapitalizmin sayesinde yeniden canlanmıştı çünkü esnaf mağazaları sattığı ürünün terzilik işini üstlenirken, günümüzün mağazaları bunu üstlenmiyordu. Onun yanı sıra internet üzeri alışverişlerde buna eklenebilirdi elbet. Tüm kasabanın dertlerini ve vücut ölçülerini bilirdi Mahir. Komşu kızın tarzını, elinde bir etekle geldiğinde bir yırtmaç açtırmak istediğini, etiketi üstünde kıyafetlerin, pantolonların boyunu ne kadar kısaltacağını bilirdi. En hassas saten kumaştan elbiselerin belden fazlalıklarını alır hiç dokunulmamış gibi vücuda oturtmasını bilirdi. Sözüm ona işinin ehli idi. Ne de olsa bu işe yıllarını, koca bir ömrünü vermişti. İnsanlar onun yanına sadece söküklerini dikmek için gitmezdi, dertlerini paylaşmak içinde giderlerdi. Onun dükkânı diğer terzi dükkanından ziyade bir antika dükkanını benziyordu. İyileşmek başkalarını iyileştirmekti. Ve Mahir önüne düşen geçmişten kalan yaralarını temizlemek için böyle bir yol seçmişti kendine. Susarak kaybetmişti, susarak yaralarına çare aradı.
Zeytin ağaçlarının uzadıya sıralandığı tarlalara gizlenmiş hüznü vardı o ipeksi kara saçlarında. Dükkânın kapısında belirmeden geldiğini haber edercesine kokuları yayılırdı her tarafa. O sırada Mahir o paslanmış bulanık aynada kendini düzeltme fırsatı bulur ipliklerin dolup taştığı çekmecesinden gül kokulu kolonyasını alır önce eline, sonra da yüzüne sürerdi. Kendini beğenmişlik iksirini şişesiyle üstüne boca etmişçesine öyle kendini beğenmiş bir güzelliği vardı ki Farah’ın. Saatlerce öyle olmadığını anlatsa bile kimse inanmazdı buna. Her güldüğünde dudağının köşesinde güzü bile ısıtan sıcak bir güneş belirirdi. Üzümlü ve limonlu keki çok severdi Mahir. Her buluştuklarında o limon ağacının altında elinde kekiyle gelirdi Farah. Sevdiği o kekin tadına bakmalarını izler bir şeyler söylesin diye gözlerinin içine bakardı. Mahir ‘eline sağlık’ demekle yetinir, sessizliğine gömülürdü o anın. Sıradan bir gündü yine. Her zaman olduğu gibi o limon ağacının altında buluşmuşlardı. Ağzı kulaklarında elinde kekiyle gelmişti yine Farah. Duyacağı sözler içinde bir düğüm oluşturmuş, kanatlarını kırmıştı avuçlarının. ‘Senin gibi bir mahalle kızıyla işim olmaz’ demişti. Evet Farah bir mahalle kızıydı Mahir’de o mahallenin çocuğu. O da o kasabadaki insanların yediğini yiyor, gittikleri mekanlara gidiyor onlar gibi yaşıyordu, bu kasabada yaşayan insanlardan farklı elle tutulur somut neyi vardı? Farklı düşünüyor olabilirdi ama eyleme dönüşmeyen düşünceler ne kadar gerçekti? Bazen bir söz, insanı fiziksel bir acıdan daha çok yaralardı. Bunun farkında değildi Mahir, söylediği sözlerin Farah’ta kapanmaz yaralar açtığının farkında değildi. Her ağladığında ‘Gözyaşı da bir duadır. Ve bazı duaların yolculuğu uzundur. Önce toprağa düşer sonra da semaya yükselir’ derdi büyük annesi çocukken. Bu sözler fırtınasını dindirir, duanın yolculuğunu düşlerdi. Çocukluğunda olduğu gibi yine dualara sığındı Farah. Her canı yandığında babaannesinin sözleri kulağında çınlar, duanın diliyle uzun bir yolculuğa çıkardı.
Korkuları Mahir’i öyle kibirli bir hale getirmişti ki, burnu yere değse bile eğilip almazdı. Geçmişinde takılıp kaldığı imkânsız bir aşkın, ihtirasın, dünyevi zayıflığın onda yarattığı travmaları vardı. Bu tavrı bu yüzdendi aslında, kendi günahları ve korkularının ağırlığını Farah’a kötü davranıp ona yükleyerek hafifleteceğini sanıyordu. Farah’a karşı dürüst olmamıştı ve bu korkularını daha çok harlıyordu. Yeni asfalt dökülmüş bir yol gibiydi. Konuşsa her yeri siyaha boyayacaktı, kendi karanlıklarına. Susmaları hep bu yüzdendi ya. Bazen ıssız bir sokak kadar sessizdi susmaları ve onun susmaları surlardan duvarlar örer, bir yel esip değse bile ketum yargılarla örülmüş bu duvarlardan sızıp geçemezdi. Farah içine düştüğü şeyi bir türlü anlayamadı. Oysa o Mahir’in içinde hiç büyümeyen, hırpalanmış o ürkek çocuğu görmüş, karanlıklara terk edilmiş o çocuk ona uzaktan gülümsemişti. Soğuk bir kış vakti donmakta olan ellerini sobaya yaklaştırmak gibi bir şeydi. O sıcaklık önce ellerine sonra da kalbine dokunmuştu. Sıcak iklimin insanıydı Farah ve Mahir’i onu hep ısıtacak baharı sandı. Sevginin sağaltıcı gücü kadar yanılmanın yıkıcı gücünü işte o zaman öğrenmişti. Kıştan bahar olmazdı…
Çocukluğundan kalma travmaların çocuğuydu Mahir. İçinde kimsenin açamadığı soğuk ve gizli mahzenleri vardı. O mahzenlerde açan bir çiçek olmak istemişti Farah, gün ışığının kapılarını aralamak istemişti. Onun için doğan güneş çok çabuk batmıştı. Kışın doğan güneş ısıtmak yerine yakardı bunu artık biliyordu. Pencereden sızan ışığın gözlerini kör etmesinden korktu Mahir, değişmekten ve alıştığı düzenin bozulmasından korkuyordu. Ancak ahmaklar değişmekten korkardı ve değişmeyen tek şeyin değişimin olduğunu zamanla anladı. Her geçen an, gün, ay, yıl ona bir şeyler katmış kalbini de katılaştırmıştı. Öğrendiği onca şey içinde bir o kadar öğrenmesi gerekenler olduğunu, yaşamın tamamının öğrenmek olduğunu zamanın geniş kolları arasına düştüğünde anladı. Kimi zaman yası bitmeyen duvarlarına hazandan kalma bir yaprağın hırçınlığı çarpardı, kimi zamansa avurtları çökmüş ürkek bir kalbin ıslak yüzü. Geçmiş yıllar her aklına düştüğünde sızlanmaları başlardı uykularının… Yaşamın tüm acı gerçeği, örümcek ağlarına bulanmış pişmanlıkları, dökülmeye yüz tutmuş bir dikiş makinası kalmıştı ellerinde, bir de Farah’tan kalan o düğüm. Birbirine dolanmış ipliklerden oluşan o yumağı kendisi vermişti oysa. Dükkâna geldiği bir gün eline tutuşturmuştu. Çözülemeyeceğini bile bile ‘‘Bir kehanete göre eğer sana verilen bir düğümü çözersen yaşamının geri kalanındaki tüm sorunlar bu düğüm gibi çözülürmüş’’ demişti. Bu düğümü çözmek için çok uğraşmıştı Farah. Bu düğümü çözmek için bin bir şekle girmişti. Zamanını vermişti, aklını, kalbini, hislerini belki de inattı onunkisi. ‘Bu düğüm benim kaderim ve ben onu çözeceğim’ diyordu. Oysa kader diye bir şey yoktu ve bazen bazı düğümler çözülemezdi. Kurtulmak için atmak gerekirdi. Herkesi hak ettiği yere bırakmak gerekirdi. Ölmek zamanın dışında olmaktı! Peki kaçmak neydi? Olayların akışını değiştiremediğini anladığı an korkup uzaklara kaçınca zamanın dışında olabilir miydi insan? Mahir öyle sandı kaçınca zamanın dışında kalırım sandı! Ayrılıklarda bir nevi ölümdü, zamandan kaçmaya yetmeyecek bir ölüm. Bazen bazı şeyler hiç başlamamalıydı bazen bazı hikayeler yarım kalmalıydı. Öyle de oldu. Bazı hikayeler yarım kaldı, böylelikle yeni hikayeler başladı…
Uzun bir yolculuk sonrası yaşlanmış bedeni bitap düşmüştü. Arabadan iner inmez yüzünü yalpalayan ılık rüzgâr bedenine bir dirilik vermişti. Nihayet yıllar sonra sığamadığı bu topraklara geri dönmüştü. Ona çok şeyi anımsatan o kadim sokakların arasından geçerken yarısı sökülmüş parke taşlarının arasından sıyrılarak yeşeren otlara basıp geçerken o kadar çok şey canlanıyordu ki gözünün önünde. Gençliğinde yaşadığı anılar dün yaşanmış gibi birer birer diriliyor, ardından bir gölge gibi yürüyordu. Art arda sıralanmış kuyumcu dükkanlarının arasından geçti. Budandıktan sonra kurumuş olan dut ağacını gördüğünde küçük bir heyecan sarmıştı yaşlanmış kalbini. Yüzünde bir tebessümle ağaca doğru yürümeye devam etti. Onu heyecanlandıran dut ağacı değildi elbet, dut ağacının sağında görünen yıkılmaya yüz tutmuş terzi dükkanıydı. Elini isminin silinmiş olduğu çatlamış cama dayadı. Yıllar geçmiş olmasına rağmen ne yıkılmış ne de kimse dokunmuştu o dükkâna. O büyük felaketten sonra cesaretini toplayıp ancak gelebilmişti Mahir. Koca bir on yıl geçmişti. Duvarda yazılan yazılara baktı. Ne çok karalamıştı o duvarlara. Bir an düşünüp neler yazmış olabileceğini anımsamaya çalıştı ama bir türlü hatırlamadı. Badanası pul pul dökülen, çatlamış o duvarlardaki yazılar okunmuyordu artık. O köşede unutulmuş terzi dükkanını bırakıp, daracık sokaklardan geçti. Tokmağı kırık bağlandığı pencereden dışarı pörsümüş sarmaşıklı o ahşap ev çarpmıştı gözüne. Kapının önünde eski bir yağ tenekesine ekilen sarmaşık başına değmesin diye eğilerek ve nefesini tutarak yokuş yukarı yürümeye devam etti Mahir, ardında geçmişin hayaletleri… Adımlarını hızlandırmaya çalışsa da yaşlanmış bacakları ona pek istediği sonucu vermiyordu. Nihayetinde nefes nefese yolun sonuna varmıştı. Derin derin iç çekerek nabzının düşmesini bekledi. Nergis çiçeklerinin bittiği o tepede kendini yere bıraktı Mahir. Nergis ve limon kokularının birbirine karıştığı o tepede sırtını ağaca, başını da yüzünde eksilmeyen gülümsemesi ile yanında oturan Farah’ın omzuna dayadı. Ve işte o andan sonra sessiz fısıldaşmalar sonrası bitmeyen susmalar başladı.
