Beynindeki tüm sorunlar, kuruyan bir nehir gibi balçıklaşmıştı. Kalbinde akan kan bile pıhtılaşmıştı. Artık çürüyen tüm hücrelerine teslim olmuş, cüzzamlı ruhuna kusuyordu sanki.
Gözleri fena çapaklanmıştı. Zamk kapanına yakalanmış bir farenin kurtulma çırpınışları gibi göz kapaklarını zorluyordu. Bu zorlamanın sonunda, sağ gözünü zar zor açabildi. Battaniyeden dışarı çıkan ayak parmaklarını gördü önce, sonra 80’lerden kalma yatağının demir parmaklıklarını. Korniş ile perde arasından sızan ince bir güneş ışığı vuruyordu yüzüne. Yumuşayan sol gözündeki çapak da artık gözlerini zorlamıyordu. Ağzında iğreti bir tat vardı. Elini ranzanın hemen sağında bulunan ahşap sehpanın üstündeki telefonuna uzattı. Sehpanın üstünde gezinirken, dün geceden yarım kalan birasına çarptı eli. Devrilen şişeden dökülen idrara benzeyen ılık, sarımtırak köpük her yere dağıldı. Sonra vazgeçip elini geri geçti. Zaten bir hayat kadının randevu evi gibi kokan odası daha da bir asitli kokmaya başladı. Gözü, camı yıllardır toz içinde kıvranan saate çarptı. Akrep ve yelkovan sevişiyormuşçasına, saatin 12’ yi gösterdiği yerde birbirine sarılmıştı. İşe çok geç kaldığını fark etmişti ki bir anda beş gün önce işten kovulduğunu hatırladı. İçini mutlulukla karışık bir ürperti sardı. Yatakta doğruldu ve belinde ince bir ağrı olduğunu hissetti. Hafif aralıklı olan camdan, radyo cızırtıları gibi yankı yapan sesler doluşuyordu odaya. “Ne konuşuyordu bu insanlar, neydi bu kadar konuşmaya rağmen çözemedikleri şey?” diye geçirirken içinden, sol ayağına dolanan kirli battaniyesini üzerine çekti. Yüzyıllardır bu kalabalığa maruz kalmış kafasını iki elinin arasına aldı. Nasır tutmuş ayak parmaklarına baktı. Büyük ayak parmaklarını yanındakilerin üstüne çekti. Ruhu kasılıyordu sanki. Dakikalarca ayaklarını izledi.
Gece ışığı kapatmadığını, yan düşmüş bira şişesinin yansımasından fark etti. Başını hafifçe kaldırıp tepedeki lambaya baktı. Örümcek ağları arasında can çekişen bir ampulün ışığını gördü, gözleri kamaştı. Ağa takılan sinek mi kelebek mi kestiremediği hayvanın çırpınışlarına baktı bir süre. Tavanda küf tutmuş ve dökülmesine ramak kalmış boya çatlakları sarkıyordu. Biraz tavana baktıktan sonra gözü, duvarda yamuk duran Dali’nin eriyen saat tablosuna takıldı. Hem yamuk hem eriyen bir zaman… Beyninde deri yanığı gibi bir koku belirdi sanki.
Derin bir nefes almak için gerildi fakat daha gerilmenin yarısındayken gürültülü bir öksürük, ciğerlerini çizercesine boğazından fışkırdı. Üstündeki terli tişörtü ağzına götürdü. Yeşilçam filmlerindeki sahneler aklına geldi, tişörtünü çekip baktığında kan göreceğini zannetti, fakat sigaradan ciğerlerine dolan kahverengimsi bir balgamdan başka bir şey göremedi.
Hâlâ yataktaydı ve cenin pozisyonunda kendini tekrar yatağın üstüne attı. Duvarda bir hamam böceği gördü. “Ben Gregor Samsa mıyım, yoksa o böcek mi Gregor Samsa, kimim ben, neye dönüştüm, bu oda bir mezar mı acaba?” sorularını aklından geçirirken, o hamam böceğini yakalamak istedi. Ayağa kalktı, yavaşça duvara yanaştı. Ayağı gri bir sütyene takıldı, hiç umursamadan böceğe doğru yürümeye devam etti. Tam yakalamak isterken orada aslında bir böceğin olmadığını fark etti. “Yoksa ben şizofreniye mi yakalandım?” diye sordu kendine. Kalbi yine bir yanardağ gibi fokurdamaya başladı. Dönüp gerçekten o sütyenin orda olup olmadığına baktı. Sütyen orada olmasa şizofren olduğuna kanaat getirecekti. Evet, o sütyen buruşuk bir şekilde, yanında içine boşalınmış birkaç prezervatif ile duruyordu. Ama hangi günden veya geceden kaldığını, hangi kadının arkasında bıraktığını hiç düşünmedi, şizofren olmamanın verdiği huzuru hissetti. Zaten bir ara bir psikologdan duymuştu, “Şizofren olduğunuzu düşünüyorsanız şizofren değilsiniz” diye.
Yatağın etrafından dönüp ahşap sehpanın üstünde duran sigarasını almak istedi. Nedense şimdiye kadar sigara içmek aklına gelmemişti. Dışarıdan hâlâ uzaya saçılan radyo cızırtısı gibi sesler gelmeye devam ediyordu. Çıplak ayakları ile beton zemine basarak ilerledi. Dünyanın etrafında dönen ayın hissiyatı vardı içinde ama varmak istediği tek yer ahşap sehpaydı. Peki ay nereye varmak istiyordu? Yine bir deri yanığı kokusu burnunu ısırdı. Bu sefer beyninden değil ruhundan sızdı bu koku. Biranın ıslattığı paketten bir tane kısa parlement çıkarıp dudaklarının arasına iliştirdi. Yarı ıslak kibrit çöpüyle zar zor yakabildi. Kapının solundaki sandalyeye oturdu. Sigarayı parmaklarının köküne iliştirip derin bir nefes çekti.
Başıyla tüm odasını süzdü. Demir bir ranza, süngerden kirli bir yatak, bezden bir elbise dolabı ve odanın içinde bulunan tüm diğer eşyaların başına gelecek ‘kirli’ sıfatıyla gündelik ıvır zıvır eşyalar. Odasını zihninde tanımlamak istedi. Bir süre bunu düşündü fakat hiçbir şekilde tanımlayamadı. Sadece odasının bir dünya, dışarının ise bir oda olduğu geçti aklından. Sandalyeden kalkıp iki raflık kitaplığına yürüdü. Belki kitap kokusu onu kendine getirir diye düşündü. Kitaplıktaki toz katmanı, odanın geri kalanınkinden az değildi. Sağ eliyle bir kitap seçecekmiş gibi parmaklarıyla yokladı ve istemsizce parmağı ‘Çürümenin Kitabı’ adında bir kitaba takıldı. Almak istedi fakat irkildi. Bu adla yazılmış bir kitaptan ne öğrenebilirdi ki?
Odanın içindeki oksijenin ciğerlerine yetmediğini fark edip, pencereyi açmaya yanaştı. Dışarı bakmaya içi elvermedi. Debisi hiç değişmeyen bir nehir gibi sürekli akıp giden ve arı vızıltısı gibi ses çıkaran gürültüyü görmeye ne mecali vardı ne de tahammülü.
Ruhunda ve zihninde her şey bükülmüş bir zaman gibiydi. Sanki, dün dışarıdan odasına doğan bir bebek gibi hissediyordu. Bu nasıl bir çelişkiydi. Yıllardır içinde yaşadığı bu kalabalık; nasıl da onu bu denli rahatsız edebiliyordu, bu durum kaç gündür böyleydi, bugün günlerden neydi, dün var mıydı?
Uzun uzadıya soru fırtınaları beynini kemiriyordu. Sehpanın üstünde, sabah döktüğü biradan ıslanan üç tane yüzlük ve bir tane elli liralık banknotu fark etti. Kimden borç almıştı bu parayı. Çünkü onun hiçbir zaman yanında taşıyacağı parası olmamıştı. Olan parası da zaman gibi tükeniyordu sürekli.
Kulağından beynine bir sinek kaçmış gibi ruhunda ve zihninde bir vızıltı vardı hep. Musa’ya yalvaran Nemrut’u düşündü bir an. Sigarayı, izmarit dolu cam küllükte söndürdükten sonra kapının sağında bulunan musluğa doğru yürüdü. Musluğu çevirince laçkalaşmış gibi bir ses çıkarıyordu. Birkaç çevirmeden sonra damla damla lavaboya su dökülmeye başladı. Ciğerinden derin bir öğürme ile balgamı söktü ve lavabonun içine tükürdü. Suyla onu temizleyip yüzüne 3-4 defa su fırlattı. Fakat o su, cam kırıkları gibi yüzüne çarpıyordu. Kirden sertleşen havluyla yüzüne yapışan suları sildi. Havluyu eliyle aşağıya çekerken yine derin bir nefes almak istedi. Fakat yine olmadı, yine dipsiz bir kuyunun karanlığında nefesinin bir kısmının kaldığını hissetti.
Lavabonun yanında, içindeki su buharlaşınca beyaz bir tortu tabakasıyla kaplanan bardaktan su içmek istedi. Her eşya, her duvar, her ayrıntı kirliydi. Kendisi de o kirliliği ruhunda hissetmeye başladı. “Evet ben de kirliyim. İçinde doğduğum bu toplum da kirli, bu toplumu yaratan sistem de kirli. Bu çağ da kirli. Bu zaman da kirli. Bu kadar kirliliğin içinde derin ve temiz bir nefes almanın, saf bir anlam aramanın anlamı var mıydı? Bu kadar çaba boşuna değil miydi?” diye düşündükten sonra suyu, boğazından metabolizmasına doğru aşağıya itti. Başı döndü, bardağın içindeki suyu bitirmeden yerine bıraktı. Yatağa uzanmak için ilerledi fakat nafile. Birden nevri döndü ve sert bir şekilde beton zemine, dizlerinin üstüne çöktü. Midesi bulanıyordu gözleri kararıyordu. Kendini ancak o şekilde durdurabildi. Yüzünü elleriyle kapatıp yere çömeldi.
Bir süre öyle kaldıktan sonra gözlerini açıp etrafa bakındı. Bir ağlama hissi geldi, gitmedi. Çığlıkla içine doğru ağlamaya başladı. Gözyaşları kızarmış bir yağ gibi gözlerinden beynine aktı. Zemine baktı, zemindeki toz parçacıklarına, yerdeki çer çöpe, mahpushane duvarları gibi duvarlara. Yatağı bir an musalla taşı gibi göründü gözüne. Odada anlamsız duran onlarca eşyaya. Tüm ayrıntıları görmek istedi.
Ruhundaki, zihnindeki ve kalbindeki ayrıntılara, dışarıdaki kalabalığın arasındaki ayrıntılara, toplumdaki ayrıntılara ve en sonunda evrendeki ayrıntılara baktı. Hepsini birleştirip bir anlama kavuşturmak istiyordu. Kafası bir bulut kümesi gibiydi. Ayrıntılar parçalanıyor tekrar birleşiyor fakat bir anlama varacak iz bırakmıyordu zihninde.
Gözü cüzdanındaki annesinin resmine ilişti birden. Sadece sol gözü görünen annesinin sert bakışlarına odaklandı ve dakikalarca orda donup kaldı. İşte o derin nefesin izlerini birleştirmeye başlıyordu. Belki de öyle zannediyordu.
Kim olduğu ne olduğu yavaş yavaş netleşiyordu benliğinde. Zamanın seçilmemiş bir yalnızlığında çürümenin eşiğinde olduğunu fark etti. Cehennem ateşinin tesiri vuruyordu ruhuna. Bu ıstırabı hissettikçe, içine çöken bir evren gibi ruhunun tüm zerrelerini görüyordu. Doğduğu yeri hatırladı. Annesini, babasını ve ailesini hatırladı. Çocukluğunun geçtiği yeri ve toplumu hatırladı. Gençliğini hatırladı. Hatırladı…
Sonunda, dün gece nasıl yattığına kadar her şeyi hatırladı. Ya da öyle zannediyordu. Şimdiye kadar gerçekleşen her şeyin dışında olduğu kadar içinde olduğunu da fark etti. “Bu yalnızlığı aslında herkes yaşıyor” diye geçirdi içinden. İliklerine kadar yalnız olduğunu düşündü sonra. Her şeyin içinde bir özü barındırdığını düşündü. Kirin, kalabalığın, saflığın ve hatta yalnızlığın. Aradığı şeyin bu odanın dışında olmadığına adı gibi emindi, ancak dışarı çıkmadan da yaşayamayacağını su götürmezdi. “İnsanın, bir şeyin çare olmadığını bile bile yine de ona sığınmak zorunda olması kadar ıstıraplı bir şey yok.” dedi kendi kendine.
Bensizliğine bir ben arıyordu. Yüzyıllardır süregelen savaşlarda akan tüm kanları zihninde pıhtılaştırmak istiyordu. Kalabalıklarda kaybolan, yalnızlıklarda anlamsızlaşan bir anlam. Bir şey, “şey” neydi o? Onu bulmanın ıstırabı ile ruhunu ellerinde hissetti. Zamansız bir zamanda, üstünde biriken tüm tozları, tarihin ve insanlığın üstüne silkti.
Ayağa kalktı. Bu sefer derin olmayan bir nefes çekti. Öksürmeden nefes almaya kararlıydı sanki. Üstüne az kirli bir tişört ve şort giydi, terliklerini geçirdi ayağına. Kapıya doğru yöneldi. İrin akıyordu sanki tüm ruhundan. Elini kapının koluna attı. Buzul çağlardan kalma bir soğukluk ısırdı parmaklarını. Ruhu hüzün dolu bir coşkuyla savruldu. Kaç kez kalbi çarpmıştı böyle? Yanardağ ağzından kurtulmak isteyen lav gibi fokur fokur köpürüyordu yüreği. En son annesine, ilk defa çiçek topladığında hissetmişti bu duyguyu. Cehennemin duvarlarını aşıyordu sanki. Bu son eşikti. Hayatının tüm özetini bir kar fırtınası gibi beyninden süzüyordu. Yalnızlığı ile yüzleşmesi dehşet vericiydi. Bir şeyler değişecek miydi? Bir şeyler gediğine oturacak mıydı? Seçilmemiş bu yalnızlığın ıstırabından kurtulacak mıydı? Bilmiyordu ama her şey tanrının evreni var etmeye karar verdiği an gibiydi.
Kapıyı açtı ve çıktı…
