Necati Tosuner Öykülerinde İktidarlar Karşısında Özne
Yazılar

Necati Tosuner Öykülerinde İktidarlar Karşısında Özne

Abdullah Ataşcı

TYS 1. Ankara Öykü Günleri kapsamında gerçekleşen “Necati Tosuner Öykücüğü” oturumunda Abdullah Ataşçı’nın yaptığı konuşmanın metnidir.

 

Bir metinde aradığımız en önemli unsur nedir? Her okur bu soruya farklı bir cevap verecek olsa da güçlü veya farklı özelliklere sahip kahramanların ya da anti kahramanların yer aldığı metinlerin akılda daha kalıcı olduğunu biliriz. Olumlu ya da olumsuz özelliklere sahip kahramanların içsel ve dışsal yolculuğu, toplumla, bireylerle ya da kurumlarla çatışması; olaylar, durumlar, mekânlar ve zaman karşısındaki tavrı, değişimi vb. özellikleri üzerinden hikâyeye dahil olmanın haz verici bir tarafı vardır.

 

1960’lı yıllarda toplumcu gerçekçi ama özellikle köy edebiyatının oldukça önemsendiği, hatta göklere çıkarıldığı bir dönemde Necati Tosuner, onlara dahil olmadan farklı bir anlayışla metinlerini yazmaya başlar. Büyük meselelere yaslanan kitapların aksine bireyin iç dünyasını aktarmayı, orada kendi sesini duyurmayı amaçlar. Onun karakterleri bu yüzden klasik kahramanlara pek benzemezler. Öyle olmadıkları için onlara özne demeyi seçtim.

 

Tosuner’in öykü ve romanlarının çoğunda özne kırılgandır; insanlarla ve kurumlarla ilişkilerinde edilgen ve hatta iletişim kurmakta dahi zorlanmaktadır. Bir yandan toplumun normatif değerleri içerisinde yer almak için çabalarken bir yandan da ona karşı çıktığını, dayatmalardan kaçtığını, direndiğini veya yıkmaya çalıştığını görürüz. Yine de toplumda yer almak için çabalamasının, ona karşı çıkıp normatif değerleri yadsımasının yanında oldukça az yer kaplar. Söylenebilir ki toplumun kalıplaşmış değerlerini asla yıkamaz, yine de umudu vardır, o umut ki en zor anlarında onu ayakta tutmaktadır.

Metinlerin birçoğunda ama özellikle ilk dönem kitaplarındaki öykülerin tamamında zaman ve mekân değiştiği gibi öznelerin fiziksel özellikleri de değişkenlik gösterir, yine de hep aynı özneyi takip ettiğimiz hissine kapılırız. Birçok öyküde aynı özneyle karşılaşınca öyküler için aşırı öznelci bir anlayışla yazıldığını söylemek pek de yanlış olmaz.

 

Daha ilk kitap olan Özgürlük Masalı’nda bir derdinin peşinden koşan anlatıcının sesini güçlü bir şekilde duyarız. İçten, yalansız ve dolaysızdır sesi. Hayal kırıklıklarına hazırdır ama bir yandan kendi kendisini sağaltma yeteneğine de sahiptir. Özgürlüğü, pek çok şeyin üstünde gördüğü için umudu da eksik değildir. Ama öfkelidir. Onu üzen, hayal kırıklıklarına neden olup çıkmazlara sokan pek çok gücedir öfkesi. Bazen de alaycı… Öfkesinin, alayının ve hayal kırıklıklarının nedeni, devasa güçler olarak gördüğü iktidarlardır.

 

Tosuner’in öykülerinde öznenin karşısında yer alan pek çok iktidar vardır. Bunlar içinden önemli olarak gördüğüm dördünü seçtim. İlki, özellikle Özgürlük Masalı ve Çıkmaz’da karşımıza çıkan Tanrı’dır, yani inanan biri için en güçlü iktidar… Tanrı’nın vücut bulduğu insan ve dolayısıyla toplum ikinci iktidar, Toplumun inşa ettiği kentler üçüncü ve nihayetinde insan en çok kendisi karşısında aciz kaldığından dördüncü iktidar da öznenin kendisi olarak karşımıza çıkar.

 

Bu iktidarlar karşısında özne pasif görünmekle birlikte sesini bazı yerlerde oldukça yükseltir, karşı çıkar, isyan eder. Özellikle geçmişin ve içinde bulunduğu zamanın muhasebesini yaparken kabullenişle karşı çıkış arasında sıkışıp kalmış bir özne vardır.  Özgürlük Masalı kitabında yer alan İnsan Sayılmak adlı öyküde “Bunun bir boşuna avunuş olduğunu anlayınca, ya ‘kader’ demek kalıyor; ya da bütün duyguları yitirip yitirip yaradana, topluma karşı çıkmak.” der örneğin özne. Tanrı’yı insandan ayrı görmez. Özgürlük Masalı öyküsünde özne bu defa insanı Tanrı’dan ayırır, onu biricik güç yapar. Sesinde hem isyan hem serzeniş hem de gizli bir sığınma isteği vardır. “Ey Allahım! Hiç kimseyi mi özgür yaratmadın?” diye sorar. Bu soruyu Tosuner’in çoğu öyküsünde hatta romanlarında öznenin derdinden yola çıkarak sorduğu bir soru olarak kalmaz, okuru da bir şekilde bu soruyu sorması ve düşünmesi için teşvik eder. Çıkmaz’daki Ponte Marie Üstüne adlı öyküde öznenin Tanrı’ya insanlar üzerinden seslenişi daha net duyulur. Sesi öfkelidir. “Şu yeryüzüne, şu insanlara, ‘Doğru yol bendedir!’ diyen Tanrı’ya… Ve düşüncelere… Bana beni kemirten düşüncelere bir kızgınlık…” Öznenin edilgen yapısı düşüncelerinin çıkış yeri olarak gördüğü Tanrı’ya karşı öfkesi bariz şekilde hissedilir. Aynı öykünün sonraki satırlarında Tanrı’yla insanı karşı karşıya getirir özne. İnsanın asıl iktidar olarak gördüğü Tanrı’ya karşı kayıtsız kalması, her halükârda ona sığınması ona şu soruyu sordurur: “İnsanlar Tanrı’ya niye böylesine güvenirlerdi?” Bu soruyu sormakla yetinmez Tanrı’yı suçlar sonrasında. “Tanrı, büyüklüğü anlaşılsın diye eksik yaratmıştı onları.” Böylelikle özne tam bir kabullenmişlikle ne olursa olsun, Tanrı’nın düzenini değiştiremeyeceğini kabul eder. Doyuş adlı öyküde öznenin çaresiz ve hatta itaatkâr hali daha net şekilde hissedilir. Şöyle der: “Bütün yıkılmışlığım üstüne bir de bu içten içe duyduğum susuzluk binmişti. Bir musluk aradım çevremde susuzluğumu giderecek. Bilinmedik biri hepsini kapatmış bana. Onu bulacak, ondan öç alacak güçte değildim. Bir boşuna kızgınlıktı benimki. O güçlüydü, kurduğu düzeni benim için değiştirecek değildi ya…” Öznenin bu ruh haline, kesin bir kabullenmişlikle geri çekilmesine neden olan güç onu gerçekten seven, anlayan bir insanın olmamasıdır. Bir kız olsaydı örneğin, koluna takıp yamaçlarda yürüyebilseydi, o vakit Tanrı’ya inanacağını söyler. “Oysa ben de en dolgun inanışlarla ona güveneyim isterdim. O sevdirmedi kendini.” İnsan ile Tanrı arasında bir çıkmazdadır özne. Tanrı’nın kendisini sevdirmediğini; onu eksik yaratmasından, aradığı sevgiliyi bulamamasından, mahallede, çalıştığı iş yerinde, yabancı ülkelerdeki insanlarla ilişkilerindeki sorunlarından çıkarır. İnsan ile Tanrı’yı bu yüzden çoğunlukla iktidar alanı olarak görür. Öfkeyle sesini yükseltir. Çıkmazda’nın ilk öyküsünün girişinde, “Evet, Yargıç Bey. Bütün insanların yüzüne tükürmek isteyen benim. Ve onlar bencillikleriyle bunu çoktan hak ettiler. Neymiş, bana yaptıklarından sonra, insanların yüzüne tükürmek istemişim… Ben suçlu değilim. Suçlu onlar. Ve Tanrı’ysa insanlara bencilliği veren, suçlu Tanrı’dır. (…) Ve ben başkaldırıyorum işte. Bu düzensizliğe, insanı, insandan ayıran bencilliğe karşıdır savaşım.” diye doğrudan konuşan bir özne vardır artık. Mahkeme salonunda yargılanmakta mıdır, yoksa insanların huzurunda, yaşadıklarından dolayı onları mahkûm etmek için iç sesi midir konuşan, belli değildir henüz. Ama artık düşünceleri netleşmiş, muğlaklık kalkmış, edilgen olma hali ya da kör kabullenme yoktur. Döngüsel bir yapıya oturtulan öyküde özne doğumundan başlayarak hayatını anlatmaya koyulur ve insanlardan dolayı çokça hayal kırıklığına uğradığını, mutsuz olduğunu görürüz. Öykünün girişindeki sesi sonuç bölümünde bir daha duyarız.

 

Tosuner’in öykülerinde öznenin karşı karşıya kaldığı ikinci büyük güç insanlardır. Gökten Bir Uçurtma Düştü adlı öyküde özne, insanlardan kaçıp sığındığı tek şeyin düşler olduğunu söyler. Bütün insanları, yapıları ve hatta kendisini dahi karşısında konumlandırır. Onu ayakta tutan şey düşlerdir ve düşlerin gerçeklere temas etmesiyle yaşayacağı hayal kırıklığına hazırdır. “En yüce inanışlarımı insanlar öldürmüşse…” diyerek ayrım yapmadan insanları, hatta geçmişi ve geleceği kuşatacak şekilde söylersek insanlığı, yaşadığı acılardan dolayı sorumlu tutar.  Düğüm’de “Bir büyük kalabalığın içindeydim. Bir büyük, bir korkunç kalabalığın ve uğultunun içinde…” diyen özne, büyük kentlerin insanlarından korktuğunu dile getirir. İnsanların içinde bir başınadır “Ve insanlara sormakla, aradığımı buluyor muyum sandım, nedir?… Sordum. Bir değil, beş değil, sordum. Kimse aldırmadı. Duymadılar sanki. Yollarını kestim, ‘affedersiniz’ dedim… Duymuyorlardı.” der ardından ve hepsinin birlik olup üzerine üzerine geldiğini onu ezeceklerini tahayyül eder. Büyük ve kötücül bir güçtür kalabalık. Onlardan korkup kaçar, saklanacak yeri de yoktur ama bir yandan da kendine kızar, korkaklığına. Karşısında gördüğü bütün o insanların iktidarın kendisi olduğunu kavrar birden. Bütün korkularının, telaşlarının, sinikliğinin, iç sıkıntısının sebebi onlar karşısında çaresiz olarak gördüğü kendisidir. Bunu Çıkmazda öyküsünün sonunda iyice vurgulamak ister gibi yüreğini bedeninden ayırır. Ona özgürlük şansı tanır: “Var git yüreğim, var git… Sen başkasına yürek ol, kurtul. Ben, sırtında bu yükü taşıyıp duracağım hep.” der. Her şeyi olduğu gibi kabul etmiştir.

 

İnsanlar karşısında edilgen özelliği Kambur’daki İki Gün adlı uzun öyküde yeniden karşımıza çıkar. İnsanlara söyleyemediğini deftere söyler. “Ona ve insanlara sesimi yükselttiğim bir defterim vardı.” der. Yazının sağaltıcı gücüne vurgu yapar bu ifadeyle. Öykünün ilerleyen sayfalarında “Birden ışığı yakıyorum. Yatağın altındaki bir sandık dibinde buluyorum onu. Eskinin defteri… Ben, bir büyük yazar olacaktım.” diyerek zamanı da insanlığın bir yan iktidar alanı olarak hissettirir okura. Büyük bir hayıflanma, pişmanlık cümlesidir bu. Öznenin zamanla derdinin Çıkmazda’nın sondan bir önceki öyküsü olan Çamura Yatmış Biri’nde sevgilisine yazdığı mektupta daha net görülür. Hatta zaman karşısında çaresiz hissettiğini anlarız. “Bir gün günlerin durulacağını, bu sarsıntının biteceğini umuyorum,” der örneğin.

 

Kitaba adını veren Kambur’da, öznenin sıkışmışlığına neden olan öznel durumlarla toplumun geneline yayılan dönemin yansımaları iç içe geçer. “Yaşamak mı, artık pek aldırdığım yoktu. Atmıştım yuları boynuma, dolaşıyordum. Ve kent -insanlar ve kentin gürültüsü, tozu toprağı ve kadınları ve kızları ve kızların etekleri ve uçuşan saçları ve otobüs durakları ve unutulmuş sokak adları, duvar yazıları, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, kırılan cam sesleri, çoğalan yiğit sesleri, polisler ve ordu birlikleri, yangın söndürme araçları, çöpçüler, topukla ezilmiş bir sigara artığı, belki bir fare ölüsü, belki ne zamandır işitmediğim bir türkü (indim havuz başına / bir kız çıktı karşıma) sonra ansızın bir burukluk, bir kızın kaşını şöylece kaldırması, göçtü göçecek bir yapı ve ter kokusu ve ekmek kokusu ve gökte bir bulut ve yolda bir çukur ve ağlayan çocuk…” Böylelikle özneyle birlikte toplumun genelinde yenilmişliği, çaresizliği, sıkışmışlığı görürüz. Bazı öykülerde iktidar olan toplum bu öyküde daha büyük bir iktidar karşısında çaresizdir. Bu iktidar, bütün insanlığı düzene sokmaya çalışan, sistematik bir yapıyı işaret eder, yani devleti… “Önce beni asacaklar” cümlesiyle başlayan Sisli’deki Güvercin öyküsünde gücü temsil eden devletin varlığını daha net bir şekilde görürüz. Bu öyküdeki özne, diğer öykülerdeki kahramanlara benzemez. Özne, arkadaşıyla birlikte idamı bekleyen bir tutukludur. Ölümü beklemesine karşın edilgen bir duruşu yoktur, hatta oldukça kararlıdır, sesi kendinden emin ve olup bitenlere karşı dimdik ayaktadır. Umutludur da. Halkın daha iyi yaşaması için direnenlerin ölümünün bile insanlar üzerinde olumlu tesirler yapacağına inanır adeta ve öykünün bitişindeki iç monolog da bunu anlatır. “Önce beni asacaklar. Ve biraz daha ağaracak ortalık.”

 

Necati Tosuner’in bazı öykülerinde öznenin karşısına kentler de bir iktidar alanı olarak çıkar.

 

İlk öykü kitabı Özgürlük Masalı’nın açılış öyküsü olan Yalnızlığa Övgü adlı öyküde öznenin karşısında iktidar olan bir kişi ya da kişiler değildir. Koca bir kenttir. “Bırakacaktı bu kentin sokaklarını,” cümlesiyle başlıyor öykü. Anlatıcı yalnızlığının, hayal kırıklıklarının temelinde koca bir kenti yani Ankara’yı görür. Aynı durum kitaba adını veren öyküde de karşımıza çıkar, tek bir farkla artık başka bir kenttedir. “Koskoca bir kentte yalnızdım (…) Düşlerimi yitirmiştim. (…)  Öykünün ilerleyen satırlarında anlatıcı “Doğduğum kentin insanlarını pek sevmem niyeyse? Onlar da beni sevmediler ya… Yine de özledim hepsini,” der, böylelikle Yalnızlığa Övgü öyküsünde geçen “Kentin suçu ne? Gideceğim yer daha mı iyi olacak?” sorusunun cevabını bu öyküde verir. Bir Ebemkuşağı Peşinde öyküsünün açılış cümlesi şöyledir: “Yaşadığımız evrene küsmüş, üstelik bir de yalnız kalmışsanız, sevdiğiniz kentin yabancılığı ilk yağmurlarda kendini gösterecektir. Övgüler dizdiğiniz bir kent yoktur artık.” Anlatıcı, karşısında aciz hissettiği şeyin sadece kent olmadığını doğa olaylarının da ona eşlik ettiğini söyler bu yolla. Böylelikle iktidarın çeperleri genişler. İktidarın çeşitlediğini gösteren öykülerden biri de Göl Kıyısı adlı öyküdür. Burada özne, geriye çekilerek bodur ağaçlar, kavaklar ve çalılar üzerinden ruh halini yansıtan bir hikâye anlatır. Bu öyküde özne ilk kez üçüncü tekil şahıs olarak karşımıza çıkar. Esintiye dayanamayıp devrilen kavaktan hoşnut olmuştur özne. “Adamın canı sıkılmıyordu artık. İç sıkıntıları dürtüklediler dürtüklediler onu… Adam aldırmadı. Bütün sıkıntılar, yenilgin, bıraktılar yakasını.”

 

Aslında özne, ister Tanrı’yla ister toplumla veya bireylerle ya da kentlerle çatışma içerisinde olsun asıl karşısında aciz kaldığı iktidar her zaman kendisidir. Kendisini hem fiziksel hem de düşünsel olarak dönüştürememenin büyük sancısını çeker. Çıkmazda’nın son öyküsü olan Birtakım Şeyler Gibi adlı öyküde iç içe geçen bu iktidar fenomenlerini net bir şekilde görürüz. “Ben miyim? Yoksa bir başkası mı?..’ diyorum kendime. ‘Şeytan mıdır? Deliliğin görünür ucu mudur bu?’ diye sorar hemen ardından. İçindeki ses, odunları kesen bıçkıların önünden geçip giderken onu “Hadi! Hadi!” diyerek bıçağa doğru sürüklemek ister. İçinde konuşan sesin sahibinin şeytan olduğunu daha sonra kabul etmez özne. Tanrıya inanmak istemediğini ve dolayısıyla şeytana inanmadığını da söyler. Bu öyküde iktidar hem kendisi hem de, -kabul etmese de- yaratıcıdır. Yaratıcı bıçakta vücut bulmuş gibidir. “Bakışlarımı kurtaramıyorum bıçaktan.” der örneğin, baktıkça içindeki sesin “Hadi! Hadi!” demesi yükselir. Öykünün sonlarına doğur öznenin ölmeyi değil, diğer insanlarla eşitlenmek için kamburundan kurtulmak istediğini ve bıçağın karşısında kaskatı kesilerek gözlerini ondan alamadığını anlarız.

 

Öykülerin pek çoğunda özne, kendisini iyileştirmek, yalnızlığını aşmak, kuruntularından kurtulmak, geçmişini yenmek için çetin savaşlar verir. Özgürlük Masalı adlı öyküde özne, “Yalnızlık canıma tak demişti. Bir dost, bir arkadaş gerekliydi bana… Kuşlarla da arkadaş olunmuyordu ki… Biri yardım etseydi de, şu düğümü bir çözebilseydim,” yine Martılarla Gülüştüler adlı öyküde “Her gece buz gibi bir yalnızlığa sarılıp yatanlarda birkaç damla soğuk su bir etki göstermez.” der. Kendisinden memnun olmayan özne, okura konuşarak kendisine sesleniyor aslında. Böylelikle yalnızlığın o koyu, dermansız, umutsuz halinden kurtulabilmek gayesiyle o sesi duymak istiyor. Koskoca dünya üzerinde özgürlük aşkıyla yanan tek kişinin kendisi olmadığı sonucuna ulaşmak için bundan başka çaresi de yoktur. “Ey Allahım! Hiç kimseyi mi özgür yaratmadın!” diyerek diğer insanlarla hatta kuşlar söz konusu olduğu için bütün canlılarla bir eşitlenme içindedir. Bu, bazı öykülerde öznenin içinde bulunduğu durumu ya da kendisini toplumda konumlandırışını kabul etmesiyle biter. Martılarla Gülüştüler öyküsünün sonu böyle biter örneğin. “Evet. Her şeye olduğu gibi, yalnızlığa da alışılıyor.” Çıkmazda yer alan Ponte Marie Üstüne adlı öyküde anlatıcı yabancı bir ülkededir. Yalnızdır yine ama burada karşılaştığı insanlara bakışı diğer öykülerdeki bakışından farklıdır. Yabancısı olduğu bu insanları suçlamaz. İçinde bulunduğu durumun sebebi olarak onları görmediğini anlarız. “Eski kitap satan sergiler gezdim. Onca kitabı yazan insanları düşündüm. Kendi kitabım geldi aklıma, bir de kendime acıdım.” Kendisine acımasının sebebi yazdığı kitap mıdır? Yoksa o kitabı yazmaya iten nedenler midir? Nedenler daha akla yatkın geliyor, aynı öyküde “Öylesine soğuk, öylesine ürküntücü ki kendini aldatmayı beceremeyiş…” der özne ve bir köprünün ortasında bir an ölmeyi arzular. Bu kısacık bir andır. Sonrasında köprünün bittiğini kaldırımların başladığını söyleyerek hayata kaldığı yerden devam etme kararı aldığını okuruz.

 

Necati Tosuner’in bana göre en büyük başarısı öznelerin duygularını ve düşüncelerini aktarımındaki büyük içtenliğidir. Özne, bir yanı her şeyi olduğu gibi kabul ederken de isyankârken de samimidir. Tutkuları, önyargıları, beğenileri, cinsel dürtüleri ve değer ölçüleri ne olursa olsun özgürlüğü istemekten asla vazgeçmez özne. İç monologlarla, gerçekçi diyaloglarla zenginleşen öykülerde öznenin her şeyi olduğu gibi aktarma isteğiyle dolup taştığını görürüz. Bu isteğine paralel olarak okuyucunun da aynı şeyi yapmasını, onu anlamasını, dertlerine ortak olmasını, çözümler üretmesini beklediğini anlarız garip bir şekilde.

 

Okurun bu gücüne inanan bir yazardır Necati Tosuner. Öyle olduğu için metinleri sarsıcı, sahici ve okurda birçok duyguyu aynı anda uyandırabilmektedir.