Öykücülük Nereye?
Rahat-sız

Öykücülük Nereye?

Anıl Çetinel Örselli

Öykü dediğimiz hikâyedir.

Hikâye ise “tahkiye”den gelir, anlamı “anlatmak!”

Ama nasıl anlatmak?

 

Bu eylemi düşünürsek; bu coğrafyada, yüzyıllardır dünyanın en güzel anlatma dilleri kullanılır. Biçimleri de yine bu topraklara özgü evrilir, başkalaşır, kimi özgürleşir kimi de baskılanır.

 

Eğer öykü bir yolcuysa -bu yolculuğa hürmeten- onu anlatanlara, ona eşlik eden zamana, onu var eden insana, kültüre ve yaratıma bakmak gerekir.

 

Öykünün nevi şahsına münhasır bir tür olarak edebiyatımızda da yerini kanıtladığını düşünenlerdenim. Bu yazımda onu ana eksene koymamın sebebi ise öykü türüne özel bir önem atfetmekten ziyade itibarını iade etmeye gayretlenmek…

Çağın Klişe Sorusu:

 

Neden Roman değil de Öykü?

 

Bu soru öykücülere sık sorulur. Hatta öykücülerin büyüyünce roman yazarı olacağını düşünen azımsanmayacak bir kitle de mevcuttur.

 

Sadece boyut olarak romandan farklı da değildir üstelik, kendi iç dinamikleri ve meselesi, özgünlüğü ve özgürlüğü, biricikliği ile başka bir alan, bir başka nefestir öykü.

 

Nihayetinde öyküyle roman arasındaki farkı Necati Tosuner “Öykü aşktır, roman evlilik” diye tanımlarken devamında şöyle der: “Öykü on kilo demirdir, roman on kilo pamuk.” Cortazar’ın şu sözü ise artık dillere pelesenk olmuştur: “Roman hep sayıyla kazanır, oysa öykünün bu maçı nakavtla alması gerekir.”

 

Çok değil bundan on yıl önce öykü türünde basılan kitap sayısı senede 200 civarında iken şimdi bu sayı 600 civarında. Böyle bir yığının içinde öykü yazarı ve okuru kifayetsiz kalınca öykücüler de kendilerini bu yığının içinde konumlandırmaya çalışıp mücadeleye daha sıkı sarılıyor şüphesiz. Görünür olmanın “var” olmaktan daha önemli olduğu bu çağda, benim gibi günümüz öykücüleri el yordamı ile edebiyat ortamında kendilerine bir iz, bir rehber bulmaya çabalıyor. Esas izlerin, bugünün öykü anlayışını da oldukça etkileyen, Türk Edebiyatı’na damgasını vuran bazı kuşakları anlamaktan geçtiğini düşünüyorum.

 

Kuşaklar Boyu Öykü 

Cumhuriyet’in ilanıyla ulus-devletleşme sürecinde öykülerin konusu; toplumsal meseleler, ulusal mücadele ve yeni düzene uyum sağlamaya çalışan Anadolu insanı eksenine kaymıştı. 1930’lu yıllarda Reşat Nuri Güntekin, Sabahattin Ali, Memduh Şevket Esendal, Sait Faik, Ercüment Ekrem, Sadri Ertem, Bekir Sıtkı Kunt, Kenan Hulusi gibi yazarlar modern öykünün gelişmesinin önünü açtılar.  Çehov tarzı durum öykücülüğünün anlatım özelliklerini taşıyan öyküler yazdılar. O dönemlerde; çarpıcı olaylara, şaşırtıcı unsurlara yer verme ya da okurun merak duygusunu kışkırtma gereği duymayan yazarlar, okurun ilgisini sade, sakin ve samimi üslubuyla çizdiği öykü kişileriyle canlı tutmaya çalıştı. Dönemin öne çıkan en önemli yazarı Memduh Şevket Esendal 1924 yılında arkadaşlarıyla kurduğu Meslek gazetesinde peş peşe öykülerini yayımlamaya başladı. Artık yeni bir yol inşa edilmişti öyküde.  Yıllar sonra Sait Faik bu açılan yolda ve tam da zamanında yerini alacaktı.

Edebiyatımız yaşanan siyasi atmosferden her zaman için fazlasıyla nasibini aldı. Bu, Tanzimat döneminde de böyleydi, Serveti Fünun döneminde veya Cumhuriyet döneminde yazılan metinde de ve sonrasında da…1950 Kuşağı’nın yapıtlarını yayımlamaya başladığı 1950’li yıllar, çok partili yaşama geçilirken demokrasi vaadiyle seçimi kazanan Demokrat Parti’nin sözünü tutmayıp partizanlık yaptığı, basını baskıladığı yıllar olarak tarihe geçer. Altan Öymen, Öfkeli Yıllar (Doğan Kitap, 2008) adlı kitabında bu dönemi anlatır.

 

Siyasal iktidar basına, şair ve yazarlara baskı uygular, kendine bağlı besleme bir basın yaratır. Böyle bir ortamda bile şiirde İkinci Yeni şairleri, öyküde 1950 Kuşağı öykücüleri, edebiyat tarihimizin en önemli yapıtlarını verdiler. Bunun için de bu dönem öykünün altın yılları olarak nitelendirildi.

 

Doç. Dr. Jale Özata Dirlikyapan’ın tezi çalışmasından hareketle yazdığı ve “hikâye”nin “öykü”ye dönüşümüne tanıklık ettiği “Kabuğunu Kıran Hikaye” (Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı) adlı kitapta da belirtildiği gibi; 50 Kuşağı yazarları, bir edebiyat akımına bağlı olmamakla birlikte gerçeği ele alışlarındaki tutumlarıyla ortak bir paydada birleştiler. Amaç gerçeği, bir anlamda gerçekçiliği basma kalıpçı bir anlatım biçiminden kurtarmak, katmanlandırmak, dış gerçeklikle iç gerçekliği kaynaştıran bir anlatıma ulaşmaktı. 50 Kuşağı’nı birleştiren diğer bir öğe de dönemin siyasal iktidarı gibi edebiyatın iktidarına da başkaldırmalarıydı.

 

50 Kuşağının özgünlüğü; gerçeküstücü anlatımdan, varoluşçu düşüncelerden yararlanmalarından, metaforlara dayanan dışavurumcu, izlenimci bir anlatımın egemen oluşundan, betimlemelerle, benzetmelerle bezeli düşünsel bir yol izlenmesinden kaynaklanmıştı. Dilde yalınlık, Türkçecilik esas alınmakla birlikte, asıl söz diziminde değişikliklere dayalı bir anlatım biçimi hakimdi. Bu dönemde; dili kullanma, dille oynama ve dili eksiltme biçimi ile bambaşka ve çok lezzetli bir yenilik/başkalık inşa edildi.

 

Adnan Özyalçıner, Demir Özlü, Demirtaş Ceyhun, Erdal Öz, Ferit Edgü, Leylâ Erbil, Nezihe Meriç, Onat Kutlar, Orhan Duru, Yusuf Atılgan gibi isimler halen öykücülüğün feyz alınan isimleri olarak aklımızda. Onlar da aslında Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabından etkilendiklerini söylediler hep. Öykücülük birbirini izleyen/el veren ustaların emeği ile yoğrula yoğrula zenginleşti.

1960 ve Sonrası…

 

Öyküde en büyük parıltı 1960’larda yaşandı diyebiliriz. 50 kuşağının hemen ardından Füruzan, Tomris Uyar, Necati Tosuner’in yazdıklarının etkisiyle öykü belirgin biçimde kendini gösterdi.

 

1970’lerde, 80’lerde Selim İleri, İnci Aral, Burhan Günel, Necati Güngör, Nursel Duruel, Pınar Kür gibi çok iyi örnekler olarak karşımıza çıksa da öykücülüğün o altın yıllarına dönüş yapılamadı, özellikle 1985-1995 yılları arasında zaman dilimi içinde bu tür tam bir suskunluğa büründü.

 

1995 sonrasında bu sessizliğin yerini almaya gayretli büyük bir öykücülük dalgası tam anlamıyla fırtına estirmeye başladı. Memet Fuat’ın öykü dergisi yayıncılığını kışkırtmasıyla alevlenen genç öykücüler akımı, bugüne kadar tüm çoşkusuyla çağlamaya devam etti.

 

Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Sait Faik gibi yazarlarla taçlanan yıllar, bu alana atomik bir yapı kazandırdı, gerçekliği toplumsallık dokusuyla bağladı, küçük insanın dünyasıza sızdı ve bundaki zenginliği gözler önüne serdi. Orhan Kemal, yalnızca konuşma örgüsüne dayanarak öykünün yaratılabileceğini kanıtlarken Oktay Akbal, anlatıcı öykücülüğünün evreni ile bizi tanıştırdı. Nezihe Meriç, kadının derinliği ile öyküyü bizlere kavrattı. Tahsin Yücel’den Leylâ Erbil’e, Adnan Özyalçıner’den Ferit Edgü’ye, Erdal Öz’den Demir Özlü’ye daha pek çok yazar da 50 kuşağında öykünün başka başka tat, biçim ve dokularını tanıttı bize. Bunu da öncelikle gelenek eleştirisinden kaçınmamakla ve cesaretleriyle mümkün kıldılar. Sonuç olarak Cumhuriyet tarihinde edebiyatta en önemli ve ilk modernist atılım 1930’larda filizlenen, 1950’lerde yoğun gelenek ve eski kuşak eleştirisiyle güçlenen yenilikçi öykü anlayışı tarafından yapıldı. Öykünün “altın çağı”nın modernizmle olan ilişkisini, Meksikalı yazar Octavio Paz’ın şu sözleriyle özetlemek mümkündür: “Modern çağ bölünmenin ve kendini yadsımanın çağıdır, eleştirinin çağı. Modern çağ değişimle, değişim eleştiriyle ve her ikisi ilerlemeyle özdeşleşmiştir. Modern sanat eleştirel olduğu için moderndir.”

 

Bu çağın sonrasında üretilen eserler, genç öykücülerin de iliklerine sızarak, coşkunlaşarak ve tabii ki başkalaşarak edebiyat evrenimize girdi. Elbette nicelik ve nitelik tartışmaları hep yapıldı, hep de yapılmalı. Ancak yazınsal alanda emek veren öykücülerin de edebiyatta çoğu zaman “üvey evlat” olarak görülen bu türe böyle sıkı sıkıya sahip çıkmaları, onu bir mücadele alanı olarak görmeleri hâlâ ve daima çok değerli! Edebiyat eleştirilerinin yerini “ürün güzellemelerinin” aldığı son zamanlarda, öykücülerin de diğer türde eser verenler gibi kutuplaşıp cemaatleştiği bu ortamdan daha nitelikli tartışmaların yapıldığı, yazında bireysel farklılıkların da değer kazandığı cemiyet mantığına geçmemiz daha iyi olmaz mı? Özgürlüğünü; biçiminden, fikrinden, bakış açısından, meselesinden, kısaca her nereden alırsa alsın benzer yığınların dışında kalmalı sanki öykü. Onu domine etmeye çalışan isimlerden ve nüfuzlarından bağımsız var olmalı!

 

MADEM RAHATSIZ-IZ

ÖYLEYSE VARIZ!