1960 ve Sonrası…
Öyküde en büyük parıltı 1960’larda yaşandı diyebiliriz. 50 kuşağının hemen ardından Füruzan, Tomris Uyar, Necati Tosuner’in yazdıklarının etkisiyle öykü belirgin biçimde kendini gösterdi.
1970’lerde, 80’lerde Selim İleri, İnci Aral, Burhan Günel, Necati Güngör, Nursel Duruel, Pınar Kür gibi çok iyi örnekler olarak karşımıza çıksa da öykücülüğün o altın yıllarına dönüş yapılamadı, özellikle 1985-1995 yılları arasında zaman dilimi içinde bu tür tam bir suskunluğa büründü.
1995 sonrasında bu sessizliğin yerini almaya gayretli büyük bir öykücülük dalgası tam anlamıyla fırtına estirmeye başladı. Memet Fuat’ın öykü dergisi yayıncılığını kışkırtmasıyla alevlenen genç öykücüler akımı, bugüne kadar tüm çoşkusuyla çağlamaya devam etti.
Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Sait Faik gibi yazarlarla taçlanan yıllar, bu alana atomik bir yapı kazandırdı, gerçekliği toplumsallık dokusuyla bağladı, küçük insanın dünyasıza sızdı ve bundaki zenginliği gözler önüne serdi. Orhan Kemal, yalnızca konuşma örgüsüne dayanarak öykünün yaratılabileceğini kanıtlarken Oktay Akbal, anlatıcı öykücülüğünün evreni ile bizi tanıştırdı. Nezihe Meriç, kadının derinliği ile öyküyü bizlere kavrattı. Tahsin Yücel’den Leylâ Erbil’e, Adnan Özyalçıner’den Ferit Edgü’ye, Erdal Öz’den Demir Özlü’ye daha pek çok yazar da 50 kuşağında öykünün başka başka tat, biçim ve dokularını tanıttı bize. Bunu da öncelikle gelenek eleştirisinden kaçınmamakla ve cesaretleriyle mümkün kıldılar. Sonuç olarak Cumhuriyet tarihinde edebiyatta en önemli ve ilk modernist atılım 1930’larda filizlenen, 1950’lerde yoğun gelenek ve eski kuşak eleştirisiyle güçlenen yenilikçi öykü anlayışı tarafından yapıldı. Öykünün “altın çağı”nın modernizmle olan ilişkisini, Meksikalı yazar Octavio Paz’ın şu sözleriyle özetlemek mümkündür: “Modern çağ bölünmenin ve kendini yadsımanın çağıdır, eleştirinin çağı. Modern çağ değişimle, değişim eleştiriyle ve her ikisi ilerlemeyle özdeşleşmiştir. Modern sanat eleştirel olduğu için moderndir.”
Bu çağın sonrasında üretilen eserler, genç öykücülerin de iliklerine sızarak, coşkunlaşarak ve tabii ki başkalaşarak edebiyat evrenimize girdi. Elbette nicelik ve nitelik tartışmaları hep yapıldı, hep de yapılmalı. Ancak yazınsal alanda emek veren öykücülerin de edebiyatta çoğu zaman “üvey evlat” olarak görülen bu türe böyle sıkı sıkıya sahip çıkmaları, onu bir mücadele alanı olarak görmeleri hâlâ ve daima çok değerli! Edebiyat eleştirilerinin yerini “ürün güzellemelerinin” aldığı son zamanlarda, öykücülerin de diğer türde eser verenler gibi kutuplaşıp cemaatleştiği bu ortamdan daha nitelikli tartışmaların yapıldığı, yazında bireysel farklılıkların da değer kazandığı cemiyet mantığına geçmemiz daha iyi olmaz mı? Özgürlüğünü; biçiminden, fikrinden, bakış açısından, meselesinden, kısaca her nereden alırsa alsın benzer yığınların dışında kalmalı sanki öykü. Onu domine etmeye çalışan isimlerden ve nüfuzlarından bağımsız var olmalı!
MADEM RAHATSIZ-IZ
ÖYLEYSE VARIZ!