Üç gün süren 2. İstanbul Öykü Günleri’nin ikinci gününde Maltepe’de edebiyatın farklı kuşakları bir araya geldi; öykünün bugünü, dergiciliğin dönüşümü ve edebiyattan sinemaya uzanan uyarlama geleneği üzerine zihin açıcı tartışmalar yapıldı.
Üç günlük 2. İstanbul Öykü Günleri maratonumuzun ikinci günü olan 22 Şubat’ta Yaşar Kemal Kültür Merkezi’ndeydik. Açılışı Metrohan’la şehrin kalbinde Tünel – Taksim’de gerçekleştirilmişti. Bu kez Kadıköy yakasında, Maltepe’de bambaşka bir atmosferde ama yine tüm gün sadece edebiyatla ve öyküyle baş başaydık.
Gülnur Günay’ın sunumuyla, benim merakla beklediğim öykü okuma bölümüyle güne başlandı. Bunu her kuşaktan birbirinden değerli yazın insanlarının katılımıyla son derece hararetli üç ayrı başlıklı üç ayrı oturum izledi. Hepsi bittiğinde Türk öykücülüğünün de yazınının da edebiyat dergiciliğinin de uyarlama sinemasının da kuşaklar boyu nerelerden nerelere geldiğine dair kafamızda net bir resim oluşmuştu. Hatta bunlara siyasi tarihimizden notlar da eklenmişti. O derece çok boyutlu bir tartışma ortamından bahsediyorum.
Gelelim benim en sevdiğim en çok merak ettiğim bölüm olan öykü okumaya. Karnaval Dergi kurucusu Nazire Gürsel bu bölüm için seçtiği Tomris Uyar’ın Köpük adlı öyküsünü bizler için okudu. Öykü böyle bir şey işte; bir anda sizi bambaşka bir boyuta götürüyor ve yıllar önce veda etmiş bir büyük yazarın bir anlamda sesini duyuyorsunuz. Zaman müsaade etse, Tomris Uyar’dan ve Nazire Gürsel’in sesinden birkaç öykü daha dinlemek isterdim doğrusu. Okumak kadar keyifliydi.
Öykünün ardından, “Bugünün Öyküsü Bize Ne Söylüyor” başlıklı ilk oturuma geçildi. Metin Celal’in yönlendiriciliğindeki bu oturumda, konuşmacılar yazar Zeynep Delav ve Engin Kükrer’di. Bundan sonrası için ben yine aldığım notlarla ilerleyeyim ki söz yine sadece bu birbirinden belagatli yazın insanlarına kalsın.
Metin Celal’in “Öykü 2000’lerden sonra yükseldi” tespitine, Zeynep Delav “Anı yakalamanın yol açtığı mutluluk öyküyü seçme sebebim. Günümüz öyküsünün daha bir sessizliği anlattığını düşünüyorum. Olaydan çok durumu. Hanna Arendt kötülüğün sıradanlığı diye bir şeyden bahseder. Biz ona sürekli maruz kalıyoruz. Büyük bir yalnızlığın içindeyiz. Çok kalabalığız ama çok da yalnızız. Bu, sessizlik ve yalnızlığı maruz kaldığımız yerden anlatmak.” diye bir açılım getirdi.
Yarışmalara karşı fakat ödüllü bir öykü yazarı olan Engin Kükrer ise bu çelişkisine şöyle açıklık getirdi, “Çocukluğumdan beri şiir yazarım. Şiirle başladım edebiyat yolculuğuma. Pandemide öyküye başladım. Kendimi denemek için iki yarışmaya öykü gönderdim. İkinci aşkım olarak da öyküyü görüyorum. Çok yoğun bir tür. Cortazar, roman sayıyla kazanır, öykü nakavt eder,der.”
Derken Metin Celal günün sorusunu ortaya attı: “Bugünün öyküsü hangi meseleyi görünür kılıyor?” “Ben bir mesele görmüyorum.” diye de eklemeyi ihmal etmedi.
Delav’ın bu soruya yaklaşımı ise, “Niye toplumsal gelişmeleri izleyemiyoruz? Herkes ve her şeyden bir bağırtı duyduğum için sessizliği anlatıyorum. Ben anlattıkça, okurken duygudaşlık edebilecek miyiz? Ben burasındayım işin.” şeklinde oldu.
Kükrer ise, “Bugünün öyküsünde gitgide girift bir yapı çıkıyor. Nicelik günümüzde arttığı için çok girift bir yapı var. Hakim yapı şu an küçük insanların büyük hikayesi oldu. Tanrıların öykülerinden yeraltına doğru bir gidişat söz konusu. Batman’den çok Joker’ı merak ediyor insanlar. Benim günümüz öyküsünden ayrıldığım yer; toplumsal meseleler de ele alınmalı. Yazarların da sorumluluk alması lazım. Bunu biraz daha post modernizmin ironisini, üst kurmacasını kullanarak yapıyoruz.” diyerek kendi yaklaşımına netlik kazandırdı.
Metin Celal, 1950 kuşağı öykücülerinin edebiyatta öyküye çok büyük bir açılım getirdiğini, önce bireysel sonra da toplumsal olanı bu şekilde anlattıklarını ifade ettiğindeyse, başlar ister istemez bir sonraki oturumun konuşmacısı olarak dinleyiciler arasında bulunan 50 Kuşağı edebiyatının önemli temsilcisi Adnan Özyalçıner’e çevrildi.
Adnan Özyalçıner “Şu önemli; toplumsal, ekonomik olanı anlatmak değil, öykü yaşananları anlatan bir şey olmalı ve de yaşatılanı anlatan bir şey olmalı. Ama bir zabıt katibi gibi değil, estetik açıdan. Neyi ama asıl nasıl anlatmalı?” diye görüşlerini ortaya koydu.
Delav; “Dilin de değil, artık durum bile olmayan o sesin ön planda olduğunu düşünüyorum” derken, Kükrer; “Günümüzün insanı olarak, biz çok yalnızız. Elimizde bir telefon var. Yazar da yalnız. Bu yüzden son dönemde atmosfer öyküleri arttı. Bir hızlanma var ve bu devam ediyor. Örneğin Zeki- Metin yılda bir şov yapardı. Bütün sene izlerdik. Şimdi neredeyse günlük üretimler var. Bu bize de yansıyor. O hıza yazar da ödün vermeye başlıyor. Gitgide öyküler kısalmaya başlıyor. Günümüz yazarları ilk cümleden okuru yakalamaya çalışıyor. Ana gayreti ringe yumrukla atlamak…” diye meseleyi ortaya koydu.
Metin Celal; “Yılda 70 öykü kitabına bakıyorum. Yüzde 90’ı büyük şehirde geçiyor. Orta sınıf, yalnız, sıkılıyor ve iletişimsizlik var – konu bunlardan ibaret. Neden sadece İstanbul, Ankara?” sorusunu yöneltti bu kez.
Delav kendisinin farklı şehirleri de yazdığını hatırlatarak “İki buçuk yılda unutuluyoruz kitap çıkarmazsak. Başka ne var diye soruluyor.” derken, Kükrer, “Orhan Kemal’e soruluyor, neden hep fakir insanların hikayesini anlattığı. ‘Ben bilmiyorum zenginliği, bilsem anlatırdım.’” diye bir anekdotla yanıt verdi. Ve El Kızı romanının sosyal medya etkisiyle – bu kez olumlu etki – duyulduğunu hatırlattı.
“Meselesi olmayan bir gözlemin okuyucusu da olmaz” diyen Metin Celal, “Artık Hulki Aktunç yok, Sevim Burak yok. Popüler diye öykü yazılıyor. Mizah öyküsü yazılmıyor. Bugünün Aziz Nesin’i yok, Haldun Taner’i yok.” diye serzenişte bulununca, Kükrer günümüz öykü anlayışının şiirselliği tırpanladığını öne sürdü.
Metin Celal, “İyi bir öykücülüğümüz var. Bu dünyada nasıl yankı buluyor?” sorusunu ortaya attı bu kez. Delav, “Türk öykücülüğünün dünyada çok yer aldığını düşünmüyorum. Bizi satabilecek bir mecra var mı bilmiyorum.” derken, Metin Celal edebiyat denildiğinde tüm dünyada roman olarak anlaşıldığını ve yayınlanan roman adedinin çok fazla olduğunu hatırlattı. Bu noktada devreye Nazire Gürsel ve Adnan Özyalçıner de girdi ve biz de dinleyiciler olarak çok renkli bir tartışmaya şahit olduk. Gürsel, “Öykü okuru olmak için ciddi bir edebiyat okuru olmak lazım. Türk edebiyatının tanınırlığı az. Latin Amerika edebiyatıyla kıyaslanırsa mesela. Roman da hep çok edebi bir tür değil.” diye açılım getirirken, Özyalçıner de,“Türk öyküleri birçok antolojide yer aldı. Kitap olarak yayınlanmasa da” diye bir hatırlatmada bulundu. Kükrer ise, “Kapitalizmde ünlü olması lazım yazarın. Orhan Pamuk Nobel alınca birden Türk romanlarına ilgi arttı.” yorumunu getirdi.
“Dergiler Edebiyatın Okulu Olmayı Sürdürüyor mu?” başlıklı günün ikinci oturumuna geçildiğinde bu kez sahnede yönlendirici olarak Figen Şentürk verdı, konuşmacılar da Adnan Özyalçıner, Zafer Köse ve Fatih Ayan’dı. Yaşayan yazın tarihimiz söz konusu olduğu için noktasına virgülüne dokunmadan aktarmaya gayret ettim.
50 kuşağı dergiciliğine kısa ancak yoğun bir bakışla, bizlere aslında günümüze dair önemli yazınsal bir perspektif sunan Adnan Özyalçıner şöyle özetledi 50’lerde iç içe geçmiş olan dergicilik ve öykücülüğü: “50 kuşağının hepsi aynı üniversite kantininden, hepsi varoluşçu. Ferit Edgü, Erdal Öz, vb. Hiçbiri bir diğerine benzemiyor. 50 kuşağının mirası kendin olarak yazmaktı. 50 kuşağı öykücüleri temek meselede aynıydılar: Siyasette ve sanatta özgürlük. Siyasette insanı özgürleştirme temel meselesi üzerine öykü kurdular. Ama hepsi başka başka yazdı. Doğan Hızlan’ın ‘50 kuşağı solistlerden oluşan bir korodur.’ sözü vardır. A Dergisi’nde Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney dahi yazdı. Türk edebiyat tarihinde dergiler birer okuldur”
Bunun üzerine kaçınılmaz olarak, dijital çağda dergiler hala edebiyatın okulu olma işlevini sürdürüyor mu sorusu geldi yönlendiriciden. Adnan Özyalçıner bu çerçevede sözlerini şöyle sürdürdü: “Dergiler edebiyatın mutfağı olarak ortaya çıkmıştır. Bugüne bakarsak, bu neredeyse kalmadı. Varlık ve Kitaplık Dergisi var. Edebiyat mutfaklığını onlar sürdürüyor. Ellili yıllarda Seçilmiş Hikayeler Dergisi Nezihe Meriç’i ortaya çıkardı. Tam o sırada Vüsat O. Bener Dost kitabını çıkararak gerçeği daha derinlemesine ele alan benzer bir üslupla yazdı. Bu iki yazar ilk örnek alınan yazarlardır. Onat Kutlar, Erdal Öz ve ben – Bu dergide öykülerimiz çıkmaya başladı. ”Öykücülerden biri de Fikret Hakan’dı – Bumin Gaffar Güney olarak. Cüneyt Arkın da derginin mutfağından çıktı. Fahrettin Cüreklibatur. Eskişehir’den geldi. Öykülerini yayınladık.”
Bu noktada, Yeşilçam’a edebiyat dünyasından üç büyük transfer olduğunu öğrenmek benim açımdan günün en bomba bilgisi oldu. O gün son oturumda edebiyat-sinema uyarlamaları ele alınacaktı ama öyle görülüyor ki edebiyat, sinema dünyasına yalnızca eser değil oyuncu da vermiş.
Dönelim 50’ler yazın ve öykücülüğüne yön vermiş A Dergisi’ni Adnan Özyalçıner’den dinlemeye; “Bu dergiye yön verenler, Ferit Edgü, Onat Kutlar, Erdal Öz, Hilmi Yavuz gibi yazarlardı. Bizler 55’lerde İstanbul Üniversitesi’ne geldik. Kemal Özer, Doğan Hızlan, Yılmaz Güney. Caminin arkasındaki Çınaraltı kahvesinde buluşulurdu. Demokrat Parti siyasal baskıyı bugünkü gibi arttırdı. Yoksulluk ve sözünü söyleyememekten dolayı insanlar bunalır hale geldi. Üniversitelerde kıpırdanmalar, ufak eylemler başladı. Biz de katılıyorduk arada. Ne yapılabilir dedik. Dergi çıkarılabilir, sanatsal kültürel olarak. Harçlıklarımızı koyalım bir dergi çıkaralım. Gazete boyutunda bir dergi. 100 liraya çıkardık. Her ay 10 lira harçlıklardan. Edip Cansever’den 20 lira – dükkanı vardı, esnaf sayılıyordu. Biz o mutfakta çeşitli yazılar yazarak ilerlettik. 1956-2026 arası baktığınızda en ufak bir değişiklik yok. Zulme karşı olmak sanatla edebiyatla olmalı. 27 Mayıs’a kadar dergi sürdü. Özgürlük geldi diye 20 bin basıp bedava dağıttık. Hatta Fazıl Hüsnü’den özgürlük şiiri almıştık.”
Yazar Zafer Köse’nin edebiyatta dergiciliğin rolüne dair görüşleri ise özetle şöyle; “Dergilerin okurlar için de okul olma niteliği var. 1990’larda bu tarzda Fayton gibi dergiler vardı. Geçmişe bakarsak Serveti Fünun da dergi ve edebiyat akımıdır. Garip akımı da dergilerde etkindi. Sadece edebiyat da değil, devrimci yapılar büyük örgütler de edebiyat dışı dergi çıkararak ortaya çıktı. İnsanlar paragrafla düşünür, toplumlar da dergilerle düşünür. Temel olumsuzluklardan biri, 2000’lerden itibaren, her görüşe açık olmak. Bir dünya görüşü, bir anlayış çerçevesinde olan insanların yayın organıdır dergiler. Yasaklıysa yer verilir tabii ama.
Buraya şantiyeden geldim. 250 kişi var. Kitap okuyan, edebiyatla ilgilenen sıfır gibi. Edebiyatçılarda bir yüzleşme eksiği var. Bu insanlar bizi neden okumuyor? Edebiyatçılar kendilerini bu sorudan muaf tutuyor. Dergicilikte konumuz edebiyatsa tamam. Başkası okumasa da olur. Sokaktaki insan mı okusun istiyoruz, kendi aramızda mı? Buna karar vermek lazım. İnsanların gözünde hayattan kopuk hale gelmeye başladı edebiyat. Türleri birbirine karıştırmamak gerekiyor. Kime hitap ettiğimiz konusunda net olmalı. Teoriler çok güzel. O konuda yeterli hale geldik diye düşünüyorum.”
Edebiyatist Dergisi ve Yayınevi kurucusu Fatih Ayan’dan ise günümüz edebiyat dergiciliğine dair içeriden bir bakış ve tutmuş bir formül geldi. Yine kendi ağzından notlar olarak aktarıyorum: “En büyük feyz aldığım dergi Marko Paşa’dır. Dergimize 40 üniversite abone. Sürekli iletişim halindeler. Tam istediğimiz bir nokta.
O inşaat ustalarının ilkokul döneminde okuma kitaplarını veren öğretmenlere denk gelmeleri önemli.
Günümüzde mutfak olarak dergilerin yerini atölyeler ve yarışmalar doldurdu. Mesleği yazarlık olup geçimini oradan sağlamak çok azdır. Amacımız kendimizi geçindirmek değildi. Çok dergi çıkardım. Çok da teklif geldi. Şunu soruyordum. Amacınız ne? Para kazanmak mı, edebiyata hizmet mi? Bir pasta vardı ve bitti. Para kazanmak istiyorsanız, 2-3 sayı çıkartır ve kapatmak zorunda kalırsınız.
Önce dijital çıkartın diye önerebilirim. Edebiyatist’i çıkardığımızda dijital olarak başladık, matbuya döndük. Tirajı 10 bin ama hala maliyetini karşılamıyor. Edebiyatın mutfağı da olsun istedik ama yapay zeka çıktı, teknoloji çağındayız. Çok sayıda öykü geliyor. Çok titizlikle alıyoruz ve bakıyoruz. Keşke o taptığımız dergiler de hatır gönül değil, hak edeni alsa. Bir gruplaşma var. Yurtdışı fuarlara gidiyoruz; Frankfurt, Budapeşte. Frankfurt’ta bir yayınevi kurduk. Avrupa’da okuma kulüpleri var. Yazarın hakkını veriyorlar.”
Ve Adnan Özyalçıner’den son dokunuşlar geldi; “Yalnız dergiler değil, dergi yazıhaneleri de birer kültür merkezi konumundaydı. Bugünün atölyesi konumundaydılar ve yalnız edebiyat değil, siyasal vs yeşeren her türlü fikir konuşulurdu. Bugün halka bir açılım yok. Edebiyatın kendi içine kapanması söz konusu.
Baskı dönemlerinde edebiyat kültür dergileri hep büyük pay almışlardır. A Dergisi 1961 Muhtırası’nın ardından Yeni A diye çıkmaya başladı. Yeni A’da Eylemsiz Okurdan Eylemli Okura diye sayfa ayırdık. İsterlerse kendi ürettikleri yazıları göndermelerini önerdik. Muhtıra sonrası 5 bin bastık ve 5 bin sattık. Cepten ödemedik. 1980 Darbesi sonrası Yazko kuruldu. 12 bin bastık dergisini. Halk onun satır arasını okuyordu. Yasaklı ortamda başka okuyacak şey yoktu.
Öykülerimiz önce kültür edebiyat dergilerinde çıktı. Sonra çıkan öyküleri yayınladık. Yani öykülerimizi iki kere yayınladık. Dergilerde okuyan kitabı da alır oldu. Can Yücel’in ünlü Sardunya şiiri bize geldi. Kendisi hapiste. Hasan Can diye bastık. Halkın ve edebiyatçının yaşadığı bir arada sunuldu. Dergilerin rolü bu olmalıdır.”
Günün üçüncü ve son oturumu ise, “Uyarlamanın Yolculuğu: Edebiyattan Sinemaya Uzanan Yol” oldu. Gülser Kut Arat’ın yönlendiriciliğindeki oturumun konuşmacıları ise, İnci Aral, Prof. Dr. Şükran Kuyucak Esen ve Sabah Duru’ydu. Bu oturumda da salondan hiç çıkmadan yazar, senarist, akademisyen ve yapımcı gözüyle, sinemamızdaki ilk edebiyat uyarlamasından günümüze aşama aşama yoğun bilgilerle bezeli bir yolculuk yaptık. Öğrendik ki İnci Aral’da tersine bir serüven de söz konusu olmuş ve yazdığı senaryolardan bazıları türlü maceralardan sonra roman halini almış. Bunlar arasında benim için en çarpıcı öyküler, Yılmaz Güney’e dair bir senaryo olarak başlayan Sevgili romanı ile sonradan en çok satan kitabına dönüşen Ölü Erkek Kuşlar adlı romanının serüveni oldu.
Söylemiştim; sanatın bizlere boyut atlatma özelliği vardır, hele de yazınsal ve görsel anlatı işbirliği söz konusu olduğunda böyle öykü içinde öykü anlattırır.