Yirminci yüzyılın en etkili şairlerinden T.S. Eliot, Harvard Üniversitesi’nden mezun olduktan sonraki ilk yılını Paris’te geçirir. College de France’da felsefe derslerine katılır, Fransız edebiyatına derinlemesine dalar, Alain – Fournier gibi dönemin şairleriyle dostluklar kurar. Ancak bu yoğun entelektüel ortam Eliot için ilham verici olduğu kadar yorucu da olmuştur. T.S. Eliot, daha sonra Paris deneyimini değerlendirirken, “The chief danger of Paris is that it is such a strong stimulant”, (Paris’le ilgili en büyük tehlike çok güçlü bir uyarıcı olmasıdır) ifadesini kullanmıştır.
Bir kentle ilgili en doğru edebiyatçım tespitlerinden biri olduğunu düşündüğüm bu ifade, şairin Paris’te geçirdiği 1910 – 11 yıllarının yansıması olsa da bugünün Paris’ini ziyaret edenlere de pekala rehberlik edebilir.
Paris’in sunduğu sanatsal ve kültürel zenginlik, bireyin duygu ve zihin dünyasını zorlayacak bir uyarıcı görevini bugün de yeteri kadar görüyor.
Son Paris seyahatinin hazırlıklarını yaparken, aklımda mutlaka görmeliyim dediğim, birbirinden epey farklı iki sergi vardı. İlki teknolojiyi sonuna kadar kullanması ile dünyada çokça ses getiren Clubbing idi. Grand Palais Immersif’te yer alan bu sergi esas olarak gece hayatı kültürüne interaktif bir yolculuk sunuyor. Sahne tasarımcısı Pierre Giner tarafından tasarlanan sergi, 1.200 m²’lik bir alanı ziyaretçiler için bir dans pistine dönüştürüyor. Sergi, New York’tan Berlin’e, São Paulo’dan Paris’e uzanan elektronik gece hayatının tarihini müzik, dijital avatarlar ve ikonik anlatılarla keşfetmenizi sağlıyor.
Ziyaretçiler açısından en unutulmaz deneyim ise sergi alanında farklı tarzlarda kendi dijital avatarlarını oluşturabilmeleri elbette.
Sergi, gece hayatının sadece eğlence değil, aynı zamanda kültürel ve politik bir ifade biçimi olduğunu vurgulaması bakımından önemli.
İkincisi ve bu yazının konusu ise, Louvre Sarayı’nın salonlarında moda ve tarihin iç içe geçtiği benzersiz bir anlatı:
Louvre Couture.
Moda tarihsel bağlamda çoğu zaman hafiflikle, geçicilikle, yüzeysellikle özdeşleştirilmiştir. Neredeyse tanımı gereği böyledir. Oysa Louvre Couture, modanın görünen yüzeyinin altına inerek bize başka bir şey söylüyor.
Paris’te bir kez daha anlıyoruz ki moda yalnızca giyinmek değil; bir dönemi kuşanmak, bir zamanı üstlenmektir. Giysilerimiz her zaman ait olduğumuz toplumun kültürel birikiminin hafızasıdır.
Hepimiz içten içe kıyafetlerin ister geleneksel ister modern olsun, yalnızca onları taşıyan bedenleri giydirmediğini aynı zamanda ideolojileri, sınıf çatışmalarını, arzuları ve hayalleri taşıdığını da bilmez miyiz?
Hatta folklorik anlamlar taşıyan etkinlikler dahi buna dahildir. Son yıllarda kırsaldan kente göç eden kına geceleri geliyor hemen aklıma. Aile yadigarı tek bir bindallı giymekle başlayan adet son birkaç yılda gelin adaylarının gece boyunca on ayrı abiye değiştirdiği kendi çapında bir çeşit kentli orta sınıf moda gösterisine dönüştü.
Giyim kuşam insan yaşamında bu denli yer kaplarken dünyanın en büyük müzesi sayılan Louvre’da geçen ocak ayında açılan serginin her milletten ve her türlü sosyal sınıftan bireyin ilgisini çekmesi şaşırtıcı sayılmaz. Ancak ilginin eriştiği sayıların büyüklüğü gene de şaşırtabilir. Louvre Couture’u ilk üç ay altı yüz bin ziyaretçi gezmiş. Hatta müze yönetimi sergi boyunca günlük ziyaretçi sayısını otuz bin kişi ile sınırlamak zorunda kalmış.
Kırk beş ayrı modaevinden ödünç alınan yüz tasarım parça, dokuz bin metrekarelik alana son derece titiz bir çalışmayla yerleştirilmiş. Serginin yenilikçi yaklaşımı modayı yalnızca estetik bir disiplin değil tarihsel bir anlatı, felsefi derinlik ve kültürel bir şifre olarak yeniden tanımlamak gibi iddialı hedefler koyuyor.
Sergiyi gezmeden önce merak edip araştırdım, Louvre Müzesi’nde sergilenen otuz beş bin sanat eseri arasında gerçek anlamda (metal zırhlar ya da mücevherle süslü taçlar dışında diyelim) sadece on üç adet giysi bulunuyormuş. O da eski bir Katolik tarikatı olan Kutsal Ruh Tarikatı’na ait pelerinlerden ibaret. Louvre’un orijinal koleksiyonunda giysileri sadece duvarlardaki farklı dönemlere ait tablolarda görmek mümkün. Müzede tekstil unsuru genelde dev boyutlarda işlenmiş duvar halıları şeklinde yer almakta ki bunların da her biri ayrı bir sanat eseri zaten. Sayfalarımızda paylaştığımız karelerde sergiye ait bazı tasarımın bu dev tarihi panoların önüne yerleştirildiğini görebilirsiniz.
Sergi bu anlamda Louvre’un hem saray hem müze kimliğine uygun düşen görsel bir şölen sunuyor bizlere.
Zamanın Terzisi Louvre ve Kumaşın Belleği Couture
Serginin benim için en etkileyici tarafı gerçekten de hayranlık uyandıran “küratoryal zekası” oldu diyebilirim.
Sergideki küratoryal yaklaşım, kıyafetleri vitrinin arkasına hapseden geleneksel yaklaşıma tabiri caizse meydan okuyor. Parçalar, Louvre’un daimi koleksiyonlarıyla birlikte, onlara değerek, hatta zaman zaman onları tamamlayarak sergileniyor. Giysilerimiz bedenin ve toplumun belleği ise Louvre gibi tarihi ve görkemli bir sahnede, biz izleyiciler bunu hangi bağlamda gözlemleyebiliriz?
Sergi, haute couture’ün ikonik parçalarıyla Louvre’un paha biçilmez koleksiyonu arasında çapraz bir diyalog kurarak bunu başarıyor.
Louvre Couture sergisinin arkasındaki küratöryel ekip, yalnızca bir moda tarihini sunmakla kalmayıp, modanın bir sanat dalı olarak müzeye nasıl yerleşebileceğini ustalıkla göstermeyi amaçlamış.
Sergi alanına adım attığımda karşıma ilk çıkan Versace’nin 1997 koleksiyonuna ait, üzerine altın sarısı simlerle pek çok haç işlenmiş ikonik elbisesi oluyor. Eklektik bir zevki olduğu bilinen Gianni Versace, bu öğeleri aynı yıl New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi’nde düzenlenen “Bizans’ın Görkemi” sergisinden esinlenerek tasarlamış. Uzun süre bu moda anıtının önünde duruyorum, seyrediyorum. Neden sonra başımı çevirdiğimde elbisenin hemen çaprazında üzerine altın gümüş işçiliğiyle minyatür ikonograflar işlenmiş bir Vraie Croix ( Gerçek Haç: Hristiyanlıkta bir çeşit Kutsal Emanet sayılan obje) olduğunu fark ediyorum. Louvre’un kendi koleksiyonuna ait bu eserin on birinci yüzyıl Bizans dönemine ait olduğunu anlayınca ilgim daha da artıyor.