Roman, yazarın gözünden bir toplumsal okumadır bir yönüyle de. Her roman için olmasa bile çok sayıda roman için yazarının bazen kendi tecrübe ve gözlemlerinden yola çıktığı bazen de yaşanmışlıklar veya yaşanabileceklere ilişkin kurgularını yansıttığı metinler olduğunu söyleyebiliriz.
Türk romanı arasında önemli bir yeri olan Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı da kurgu bir roman olarak anlamlı ve önemli kabul edilir. Tanpınar bu romanında farklı bir perspektif ve o döneme kadar Türk edebiyatında örneğine rastlanmayan bir kurguyu okura sunar.
Hayatın içinde üretmek de vardır, tüketmek de. Tüketim eylemi insana aittir ve insanın ortak özelliğidir. İhtiyaçlarımızı karşılamak için zengin fakir fark etmeksizin tüketici rollerimizi oynarız. Arzuları da vardır insanın ve aynı zamanda başarma hırsı da sergiler. İşte Ahmet Hamdi Tanpınar, bu romanda farklı hayale, becerilere ve istek sahibi insanlar üzerinden tüketimin gösterişçi boyutu bağlamında bolca örneği de roman ile okuyucuya sunar. Aslında bu romanın ağırlıklı olarak kurumlar, bürokratik yapı, örgütlenme, kaynakların kullanımı, verimlilik ve israf ile yönetim becerisi gibi konularla ilişkisi daha ön plandadır. Fakat gösterişçi tüketim açısından da romanın çok önemli ipuçları sunduğu iyi bir okumayla anlaşılabilir.
Thorstein Veblen’in literatüre kazandırdığı bir kavram olarak gösterişçi tüketim; insanın sahip olduklarını hem kendi üzerinde hem de o döneme ilişkin hizmetçilerinin üzerinde ve kullandığı mekânlarda gösterme arzusunu, güç istencini, çalışmak zorunda olmayan insanın boş zamanı değerlendirmesi ile maddi şeylerden zevk alma, yani hedonik tutkularını tatmin etme boyutlarını içinde barındırır. Özetle insan daha az çalışıp daha fazla zenginleşmek ve zenginliğinin göstergesi olan eşyayı sergilemek yoluyla tatmin olmaya, haz elde etmeye çalışır. İşte bu romanda da bunun bolca örneklerine rastlarız.
Veblen tüketimle ilgili bu teorisini her ne kadar güç gösterisinin esas olduğu avcı-toplayıcı dönemlerden başlayıp sonrasında da yine gücün önemli olduğu ve kölelik, sahiplik ve hizmet edilenler ile hizmet edenler gibi ayrımların olduğu toplumlara uzatarak ifade etmiş olsa da bugün de gösterişçi tüketimin geçerliliğinin koruduğunu söylemek mümkündür. Bir diğer ifadeyle, dijital dünyada da görünür olma, sahip olunanları gösterme arzusu hemen her tüketicinin arzusu olmaya devam etmektedir. Veblen, maddi güç sayesinde toplum tarafından başarılı kabul edilenlerin aylak sınıfı oluşturduğunu, çünkü onların elde ettikleri başarı sayesinde çalışmamaları gerektiğini, lüks ve gösterişli tüketim hakları olduğunu söyler. Bu durum bugünün toplumlarındaki gelir dağılımını oluşturan çok zenginler ve diğerleri şeklinde sınıflandırdığımızda yine az sayıda güç sahibi, yani zenginin aylaklık hakkı varken toplumların çok büyük bir kesimi ise karın tokluğu veya çok az bir tasarruf imkânı ile çalışmaya devam etmektedir. Fabrikasyon üretim sayesinde ücretli çalışanlar veya bir başka deyişle hizmet edenler de artık gösterişçi tüketim fırsatı elde edebilmektedir. Onlar da zaman zaman eğlenmek ve dinlenmek yoluyla aylaklık yaparken, güçleri oranında sahip oldukları lüksün üzerlerinde veya yaşadıkları mekânlarda görünür olmasını sağlayabilmektedir.
1954 yılında ilk kez tefrika yoluyla yayımlanan Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı kitap olarak 1961 yılında basılır. Edebiyat hocası, yazar ve siyasetçi yönleriyle Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk modernleşmesine yönelik sancılarını dile getirir romanlarında. Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında bu sancıların topluma, kurumlara ve bireylere yansıyan çarpıklıklarını ironik bir kurgu diliyle aktarır okuyucuya. Bu romanın özünde; tekil kişiler ve fikirler üzerinden yola çıkılan ve fırsatları değerlendiren, bir ihtiyaca istinaden ortaya çıkmayan, kendi kurumsallaşma ihtiyacını kendisi belirleyen ve hikâyesini de kendisi yazan bir kurum olarak enstitünün aylaklıktan sınıf atlamaya geçişin bir aracı olarak kullanıldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla roman başkişisi ve aynı zamanda anlatıcısı Hayri İrdal üzerinden Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı, Tanpınar’ın modernleşme sancısı taşıyan bir toplumun imparatorluktan cumhuriyete, tek parti iktidarından çok partili hayata geçiş sürecinde yaşamış olduğu ve odağında batılılaşma ideali bulunan bir toplumsal eleştiriyi gösterir bize.
Romanın hemen başlarında, anlatıcı ve roman başkişisi Hayri İrdal’ın zihninden geçen şu ifadelerle romanın okuyucu ile buluştuğu ifade edilebilir:
“Kendi kendime, yatağımda uzun zaman düşündüm: ‘Hayri İrdal, dedim, çok şey gördün, geçirdin. Yaşın ancak altmış olduğu halde birkaç insanın ömrünü birden yaşadın. Sefaletin, bir köşeye atılmış olmanın her türlü acısını tattın. İkbalin merdivenlerinden çevik ve çalak çıktın. Hiçbir zaman ve hiçbir kuvvetin halledemeyeceği meselelerin halloldu. Bütün bunlar hep onun Halit Ayarcı’nın sayesinde oldu. Seni mezbeleden o çekip çıkarttı. Hayatın için, düşüncen ve rahatın için hakiki düşman olan her şeyi ve herkesi o sana dost yaptı. Etrafında sade çirkinlik, fakirlik, sefalet gören bir adam iken birdenbire insana layık birtakım asil zevk ve adetlerin bulunduğunu duydun ve insan ruhunun asilliğini anladın’. … Arkamda az çok beni hatırlatacağına inandığım bir iş bırakıyorum. On yıl müddetle dünyanın en yeni, en faydalı müessesesinin müdür muavinliğini yaptım.” (Tanpınar, 2008: 11-12).
Romanın hemen girişindeki bu ifadelerden hareketle, fakir ve zor bir hayatın bir aşamasında rekabet ile gücün elde edilebildiği vurgulanmış olmaktadır.
Veblen, Aylak Sınıfın Teorisi başlıklı eserin maddi rekabet başlıklı ilk teriminde aylak tüketimin kültürel evrimin bir sonucu olarak ortaya çıkışını mülkiyetin ortaya çıkışıyla ilişkilendirerek: “Eşyaların giderek mülk haline gelmesi, tutarlı bir mülkiyet sisteminin yerleşmesine neden olmuştur. İlerleyen zamanlarda mülkün değerini belirleyen en önemli unsur o mülkün yararlı olup olmadığı olmuştur. Bu her ne kadar doğru olsa da maddi varlığın bugün de en büyük yararı, sahibinin gücünü sergileme işlevini görmesinden kaynaklanır” şeklinde ortaya koymuştur (Veblen, 2005: 31-32). Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında da saat bayramı, kitap ve kabir, maddi varlıklar olarak Hayri İrdal ve Halit Ayarcı’nın gücünü sergileyen ve onlara maddi güç ve rekabet üstünlüğü sağlayan mülk unsuru olarak karşımıza çıkar.
Tanpınar, zaman geçişi ile başladığı romanında roman anlatıcısı ve başkişisi Hayri İrdal’ın, çocukluğuna ilişkin her ne kadar aile içinde ilgisizlik görmüş olsa da bunu kendisine ait bir hürriyet alanı düşündüğünü aktardıktan sonra, kendisine dayısının hediye etmiş olduğu saat üzerinden hayatının değiştiğini belirtir. Aslında saate aşina olan Hayri İrdal çocukluk merakı ile dayısının hediye ettiği saati parçalar ve saate olan merakı onu okuldaki derslerinde başarısızlığa sürükler ve bunun sonucunda Muvakkit Nuri Efendi ile tanışıp kendisine gücün yolunun açıldığına işaret eder. (Tanpınar, 2008: 23-29). Hayri İrdal’ın aylak sınıfın teorisinde Veblen’in odaklandığı terimlerden biri olan güç açısından şu anlatısı bu bağlamda anlamlıdır (s.23):
“Günde iki defa Edirnekapı ile Fatih arasındaki yolu en uzun zaman içinde, her adımı ayrı ayrı hayaller peşinde atarak, gider gelirdim. Vakıa on yaşlarıma doğru bu mesut hayatı bir ihtiras bulandırdı. Dayımın sünnet hediyesi olarak verdiği saatle hayatımın ahengi biraz bozulur gibi oldu. Bir ihtiras ne kadar masum olursa olsun yine de tehlikeli bir şey. Bununla beraber mesut yaratılışım onun hayatımı büsbütün çığırından çıkarmasına mani oldu. Bilakis ona bir istikamet verdi. Yani hayatım onunla şekil aldı. Belki de bana hürriyetin asıl kapısını açtı.”
Rekabete dayalı bir güç gösterisi olarak Hayri İrdal, henüz Halit Ayarcı ile yeni tanıştıkları dönemde kendisine göstermiş olduğu saatine ilişkin bir problemden söz eder ve sonrasında gittikleri saatçide ustasından öğrendiği bir hususu rekabet üstünlüğüne dönüştürür ve şöyle der (Tanpınar, 2008: 193):
“Zanaatkarın yerini tüccarın alması acınacak şeydir hakikaten! dedim. Hey Nuri Efendi, aziz ustam, nur içinde yat. O dakikada adamcağızın beni dinlerkenki halini görmeliydin. Bu doğrudan doğruya senin zaferindi. Senin cümlelerinden birini dinledikten sonradır ki, Saatçiyan Efendi gözlerini ayakkabılarımdan ayırdı; daha doğrusu bu ayakkabıların tek başına oraya gelmediklerini, bir sahipleri bulunması lazım geldiğini, o biçarenin de bir başı ve bu başta da bir çehrenin mevcut olabileceğini düşündü.”
Dış görünüşe bakıp küçümsenme durumu ile baş başa kaldığını fark eden Hayri İrdal’ın ustasına ait bir sözü söyleyip onun tecrübesi ile rekabetçi üstünlük sağlaması, karşısındaki saatçiyi alt etmesine yetmişti.
Romanda rekabet ve güce ilişkin bir başka örnek ise, Halit Ayarcı’dan da daha itibarlı olduğunu düşündüğü birisi ile karşılaştığında roman başkişisi Hayri İrdal tarafından şu şekilde vurgulanır (Tanpınar, 2008: 206-207):
“Yeni gelen, bir elini omuzuna koymak suretiyle Halit Ayarcı’ya ayağa kalkmak fırsatını vermeden iltifat etti:
- E, ne var ne yok bakalım Halit Bey?
Ses diye işte buna derlerdi. Bu Halit Ayarcı’nınkinin de üstünde, daha marifetli, daha kudretli, yüzlerce mana ile zengin bir şeydi. Hem iltifat ediyor hem geriye alıyor, kucaklıyor, itiyor, üstüne çıkıyor, yan yana, kol kola yürüyordu. Hepsini bir anda, hep beraber ve üç dört kelime ile yapıyordu. O dakika hepimiz anladık ki Halit Ayarcı mühim adamdır; fakat ona iltifat eden daha çok mühimdir ve o, çok mühim adam olduğu için Halit Ayarcı birkaç yüz daha mühimdir. Bu, konuşma değil, ardı arası gelmeyen bir çarpı ameliyesiydi.”
Nihayet romanın sonunda önce enstitünün artık bir işe yaramadığı ve buna sebep olanların eleştirildiği, ancak yine de gücü eline alabilen Halit Ayarcı sayesinde kısmen de olsa güçlerini sürdürebileceklerini anlayanların hızlıca eleştiriden döndüklerine vurgu vardır (Tanpınar, 2008: 365-368). Tanpınar, romanı muhtemelen eleştirdiği çarpık modernleşme sayesinde tutarsızlıkları ile öne çıkan insan tiplerinin menfaatleri zedelendiğinde hemen suçlu arayıp eleştiriye başladıklarını, rekabet üstünlüğü olanların ise güçlü konumları zedelendiğinde hemen gözden çıkarılıp dedikodu malzemesi yapıldıkları vurgusu ile bitirmek istemiştir. Daha da genelde aslında hazmedilmeyen modernliğin, üstünkörü bir gösterişçi tüketime sevk edeceği, gücün yanlış kullanılabileceği, boş zamanın ve aylaklığın ekonomik verime değil tam tersine israfa ve verimsizliğe yol açabileceğine işaret edilmiştir denebilir.
Hayri İrdal’ın romanı yazma sebebini anlattığı başlangıç kısmında Halit Ayarcı ile tanışana kadar herhangi bir işi başarmak suretiyle maddi zevk alma, üstelik bunu yaparken başta aile fertleri olmak üzere çevresindeki insanlara faydalı olmanın hazzını o ana kadar duymamış olduğunu belirtmiş olması (Tanpınar, 2008: 12), Veblen’in (2005), maddi zevk terimi başlığında açıklamış olduğu, aslında maddi zevk sağlayan tüketim nesnelerinin yararlılıklarından ziyade sağladıkları itibar sebebiyle tercih edildikleri gerçeği ile büyük ölçüde örtüşen bir durumdur. Muhtemelen Tanpınar’ın özellikle yaşadığı toplumun çarpık modernleşmesini eleştirel olarak anlatıcı kimliği ile Hayri İrdal üzerinden okuyucuya, zaman zaman kendisine güç sağlayan maddi zevk unsuru bu şeylerin geçici zevkler olduğunu ve kendisi tarafından eleştirildiğine de romanda yer verir. Özellikle hürriyet algısı bakımından romanın başlarında Hayri İrdal’ın anlatımı olan şu alıntıyı biraz uzun da olsa vermek faydalı olacaktır (Tanpınar, 2008: 21-22):
“Fakir düşmüş bir ailede doğdum. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Fakirlik, içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla- ve şüphesiz muayyen bir derecesinde – zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı bir imtiyazı hürriyetti.
Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık.
Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, ‘Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar’ diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür ve toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.
Nihayet şu kanaate vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, – haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa artık beni ayıplayamaz, kendine ait bir lügati kullandığım için benimle alay edemez! – bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmi nutuklarda adının anılması kafi gelmiyor.
Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvela, burası zannımca en mühimidir, onu bana kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.
Lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. Hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. Hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi, hatta yirmincisi olmak istemedim.”
Tanpınar, burada muhtemelen kendi hayat hikâyesinden hareketle hürriyet konusuna bakış açısını roman başkişisi ve anlatıcısı üzerinden konuşturmaktadır. Burada hürriyeti kısıtlayan maddi zevklere sıkı bir eleştiri olmakla birlikte, Tanpınar yine Hayri İrdal üzerinden dayısının hediye etmiş olduğu saat ile maddi zevk, rekabet ve güç ile değişen hayat tarzı üzerinden aylak sınıfa geçişi, gösterişçi tüketimin cazibesine ilişkin örnekleri roman boyunca vermeye devam eder. Dolayısıyla Hayri İrdal üzerinden zaman zaman eleştirel roman anlatısı üzerinden Tanpınar’ın romandaki böylesi eleştirel yaklaşımları Veblen’in maddi zevk sağlayan sembol veya nesnelerin tüketiciye itibar sağladığı tezine halel getirmez.
Enstitünün çalışmaları sayesinde saatin hem şehirde hem de kırsalda bir tüketim ve aynı zamanda bir yatırım nesnesine dönüştürüldüğü ifade edilmektedir. Saatin aynı zamanda bir süs eşyası olarak kullanılabilir hale getirildiği, hediyelik eşya olarak kullanılabildiği ve itibarlı bir ürün haline geldiği (Tanpınar, 2008: 347) romanda ifade edilmektedir. Bu noktada saatin aynı zamanda, hayat tarzının önemli bir parçası haline geldiğini ve yeri geldiğinde gösterişçi tüketim açısından da anlamlı bir nesneye dönüştüğü de rahatlıkla ifade edilebilir.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanının anlatıcısı ve başkişisi Hayri İrdal, hayatını kurtaran ve hayat tarzını değiştiren en önemli olay olarak bahsettiği bu enstitü için yanında çalıştığı ustası Muvakkit Nuri Efendi’den esinlenerek Ahmet Zamani Efendi kitabını yazar. Bu tamamen yalana dayalı bir enstitü hikâyesidir (Tanpınar, 2008: 267-268). Farklı bir hayat tarzına geçişin başlangıcı olan bu hikâye yoluyla aslında enstitünün mevcudiyeti ve sağlayacağı hizmetleri satmak için hikâye yazılmış olur. Başka bir ifadeyle, hayatını değiştiren enstitü için yeni hayat tarzına uygun bir hikâye yazma sorumluluğu da Hayri İrdal’a düşmüştür. Bu konuda da Halit Ayarcı kendisini ikna etmiştir. Böylece onun hayat tarzına benzeme imkânı Hayri İrdal için de oluşmuş olur. Üstelik sadece kendisi için değil aile fertleri başta olmak üzere yakın çevresindeki insanlar için de yeni bir hayat tarzı fırsatı ortaya çıkmıştır.
Hayat tarzının değişmesinde ya da süregelen yaşam içerisinde tarz değişikliklerinin azımsanamayacak bir kısmında moda önemli bir etkendir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında hayat tarzını etkilemesi bakımından moda oluşumuna ilginç bir örnek vardır. Bu da romanın az sayıdaki öne çıkan kişilerinden birisi olan ve aynı zamanda Saatlerin Psikanalizi başlıklı eseri yazdığı belirtilen Dr. Ramiz’den esinlendiğini ifade eden Hayri İrdal’ın, enstitünün amacını topluma kabul ettirmek amacıyla bulduğu ilginç ceza sisteminin benimsenip modaya dönüşmesi, enstitünün şöhretinin çoğalması ve böylece insanların hayat tarzlarındaki değişimin başlamasının örneğidir (Tanpınar, 2008: 17-20).
Tanpınar, yine romanın başlarında roman başkişisi Hayri İrdal’ı konuşturarak, saat başta olmak üzere, insanın şapkası, ayakkabıları, elbiselerinin kullanıcısıyla bütünleştiğini, değişim ihtiyacını sergilemek ve etrafına göstermek üzere yeni eşyalar edindiğini ve bunlarla benlik uyumu sağlamaya çalıştığını, yeri geldiğinde başka birisi olarak kendisini göstermek istediğini belirtir. Hatta sınıf atlayıp aylak sınıfa yani çalışmaktan ziyade boş zamanı daha fazla olan sınıfa geçildiğinde yanlarında çalışan hizmetçilerine kendi eski elbiselerinden vermek suretiyle onların da hizmet ettiklerinin duygu ve düşünceleri ile alışkanlıklarına, zevklerine yaklaşmalarını istediklerini ifade eder (Tanpınar, 2008: 15-16). Bu konuya ilişkin olarak Hayri İrdal’ın, Halit Ayarcı’nın kendisine söylediklerinin birebir romanda verilmiş olması da manidardır:
“Aziz Hayri İrdal, demişti, söylediğiniz son derece doğrudur. Bütün büyük adamların maiyetlerinde çalışanlara daima elbiselerini ve öteberilerini vermeleri bu yüzdendir. Roma imparatorları, krallar, büyük diktatörler hep kendileri gibi düşünsünler diye eşyalarını dostlarına hediye ederlerdi. Hatta Osmanlı hükümdarlarının, vezirlerinin kürk ve kaftan ihsan etmeleri de bu yüzden olsa gerektir. Siz, farkında olmadan tarihin büyük bir sırrını, bir çeşit psikolojik mekanizmayı keşfettiniz!”. (Tanpınar, 2008: 17).
Bu anlatı, Veblen’in gösterişçi tüketim terimi altında belirtmiş olduğu: “Aylaklık ve tüketim başkası adına uşaklar ve maiyet tarafından yapıldığından sonuçta patrona itibar bu kişiye yakın durmaları suretiyle sağlanır, böylece hangi kaynaktan sebeplendikleri herkes için belli olur” (Veblen, 2005: 63) yargısı ile neredeyse birebir örtüşen bir gösterişçi tüketim yorumudur. Aslında başkaları tarafından sayılmak isteyenlerin ihtiyaçlarını onların gözü ile görmesi anlamına gelir ve bu durum döngüsel olarak her seferinde yeni ihtiyaçları ortaya çıkarır (Vries, 2024: 101). Gösterişçi tüketim dolayısıyla kendi içinde aylaklık, çalışma ve yine aylaklık şeklinde bir döngüyü hızlandırır. Tüketim toplumu ise bu döngüyü artık küresel boyuta taşımak suretiyle ölçeği büyütür. Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı da bu bağlamda aylaklık, çalışma ve aylaklık döngüsünü farklı açıdan bize gösterir. Burada Tanpınar’ın eleştirel yaklaşmış olduğu çarpık modernleşme ve batılılaşma çabalarının bu döngüsünün, işlevi oldukça tartışmalı ama bir yandan da kendi içinde ikna çabalarının sık sık gündeme geldiği gerçeklik ve gerçeküstü kırılımlarla verilmeye çalışıldığını söylemek mümkündür.
Halit Ayarcı’nın girişimci fikri ile Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne meşruluk kazandırma gayretinin bir sonucu olarak Hayri İrdal, radyoyu gereksiz ve boş zamanı doldurma, yani zaman israfına yol açan bir nesne olarak nitelendirir. Ancak bunu ironi ile ortaya koyar: “Bence radyo, aklımın erdiği kadarını söyleyeceğim tabii, – aziz okuyucum bu fikirleri dinlerken, muntazam bir tahsil görmemiş, ömrü kahve peykelerinde geçmiş, ihtiyar bir adamdan geldiklerini hiçbir zaman unutma! – insanoğullarına lüzumsuz meraklar aşılamaktan başka bir şeye yaramaz. Bazen düşünüyorum, ne kadar garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız? Ben bile bu yaşta işimle gücümle meşgul olacağım yerde radyo başına oturup saatlerce, bir kere bile gidip görmediğim, – tabii sinemalardaki havadis filmleri hariç – futbol maçlarının, boks güreşlerinin hikâyesini dinliyorum.” der (Tanpınar, 2008: 28). Hayri İrdal, muhtemel müdür muavini olduğu enstitüye ve orada çalışan akrabalarına zarar gelmesin diye yukarıda alıntılanan cümleleri kurar. Aslında her durumda boş zaman tüketiminin aylak sınıfın kaçınılmaz bir boyutu olduğu söylenebilir. Diğer bir ifade ile aylak sınıftaki tüketicilerin var olan boş zamanlarını doldurmak amacıyla tüketim olgusuna farklı anlamlar yüklemeye başladıkları ve bu suretle zaman içinde hayat tarzlarının tüketim toplumunu beslediğini belirtmek yerinde olacaktır. Veblen’in de belirttiği üzere, aylak sınıf boş zamanı daha fazla olan, daha fazla tüketen ve ancak tüketim alışkanlıklarını daha uzun süre muhafaza ederek hareket eden sınıftır (Veblen, 2005). Hayri İrdal da aslında radyoyu tercih ettiğini belirtmesine rağmen, aslında hâlâ zamanının çoğunu saatlerle doldurmaya devam etmektedir. Yani yaptığı ironiye rağmen o, saatler üzerinden boş zaman tüketimini sürdürmektedir.
Hayri İrdal’ın henüz Halit Ayarcı ile tanışmadığı bir zamana denk gelmekle birlikte bir ara ayrılmış olduğu saatçi ustasının yanına tekrar döndüğünde: “.. ben artık eski ben değildim. Nuri Efendinin muvakkithanesinde saatin sırrına hayranlıkla, aşkla baktığım günler geçmişti. Araya başka örnekler girmişti. Seyit Lütfullah’ın[1] mektebinden geçmiştim. Hayat kelimesi ile çalışma kelimesi arasında kafamda hiçbir münasebet kalmamıştı” ifadesi, aylaklığa eğilimli bir profil olarak okunabilir.
Diğer bir aylaklık örneği olarak Hayri İrdal romanın bir yerinde kendisini şöyle tanımlar: “Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer… Ben zaman, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum.” Veblen’in rekabetin yoğunlaşmadığı ve kültürel dönüşümün henüz çok fazla olmadığı erken dönemlere ilişkin aylaklığın daha fazla olabileceğine ilişkin öngörüsü olsa da hemen her gelişmiş toplumda Hayri İrdal benzeri aylaklık örneklerine bugün bile sıkça rastlanılabileceği söylenebilir.
Aylak sınıfa ait olunduktan sonra hemen her faaliyetin bir çıkış noktası ya da amacının olmasından ziyade itibarın korunması daha önemli görülür. Enstitü için Hayri İrdal’a Halit Ayarcı tarafından yazdırılmış olan yalan ve uydurma içerikli Zamane Ahmet Efendi başlıklı kitapla ilgili Amerika’dan gelen bir uzmanla tamamen Halit Ayarcı’nın ayarlaması sonucu beklemediği bir ortamda karşılaşmak ve onun sorularına muhatap olmakla ilgili İrdal’ın serzenişi, aylaklıkla ilgili gelinen noktayı ifade etmesi bakımından önemlidir. Veblen’in aylak sınıfı tanımlarken sözünü ettiği özelliklerden birisi de zaman zaman çalışmaya yatkın olsalar da bunda herhangi bir gayret dürtüsü değil de güç dürtüsü ön plandadır. Çünkü emek, zayıflık göstergesidir (Veblen, 2005: 39-40). Romanda sözünü ettiğimiz bu diyalogda da zaten aylak olunan bir konuda telaşa gerek olmadığını, Amerikalı uzmana karşı bir hata yapılsa bile hatayı doğru kabul edip oradan devam edilebileceğini Halit Ayarcı, rahatlıkla ifade edebilmektedir (Tanpınar, 2008: 334). Çünkü aylaklık herhangi bir çalışma ve emek gerektirmez. Yine de direten Hayri İrdal’a diyaloğun devamında Halit Ayarcı’nın vermiş olduğu: “Hakikat şu, değil mi aziz dostum, biraz refaha kavuşunca eski dünyanız içinizde tepmeğe başladı.” Diyaloğun içinde biraz öncesinde “… siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz…” der (Tanpınar, 2008: 336-337). Bu noktada da Tanpınar’ın çarpık modernleşmeye olan eleştirel bakışına yine roman anlatıcısı ve başkişisi üzerinden değinisine tanıklık ederiz. Hayri İrdal aylaklığa alışırken, aynı zamanda içinde hâlâ çocukluk döneminin kendisine ferahlık verdiğini iddia ettiği hürriyetine olan arzusu gündeme getirilir ara ara romanda. Evet, aylaklık hoşuna gider ama yalan bir hikâye üzerine kurulu bu aylaklık onu aynı zamanda rahatsız eder durur.
İkna etme amaçlı bu diyalogda dikkat çeken husus, aylak sınıftan olan Halit Ayarcı ile alt tabakadan gelen Hayri İrdal’ın boş zamana ve aylaklığa yükledikleri anlam farklılıklarını göstermesidir aynı zamanda. Romanın devamında alt sınıftan olan Hayri İrdal’ın ikna olduğu ve boş zaman algısının artık aylak sınıfta yer alan bir birey gibi değiştiği görülür. Veblen’in ifadesi ile, Hayri İrdal aslında az emek ve daha fazla aylaklık ile boş zaman tüketimine ikna olmuş emekten kaçınmış (Veblen, 2005) ve bu şekliyle aylak sınıfa dahil olan bireyler arasına katılmıştır.
Yaptığı işle ilgili kendini ikna etmede zorlanan İrdal, romanın sonuna doğru, bu kez, yeni enstitü binasının proje çalışmaları sırasında söylemiş olduğu: “Demek istiyorum ki nasıl bir memuriyetin adı kendi fonksiyonunu yaratırsa, bizimki gibi bir enstitüde boş bir oda ve salon da kendi fonksiyonunu yaratır.” (Tanpınar, 2008: 358) sözü ile aslında yine boş aylaklıkla ilgili eleştirel yaklaşımı sergilemeye devam eder.
Ancak buna rağmen romanın sonunda aslında aylak sınıfın maddi zevk boyutu olarak da kabul edilebilecek şu serzenişi, Hayri İrdal’ın aylaklığa ve gösterişçi tüketime uyum sağladığını gösterir: “Fakat ne olsa hayatıma girmişti. Ona çok emek vermiştik. Planını kendi çizdiğim binadaki odama, onun yanında bazı geceler kalmadığım istirahat odama, küçük bar amerikanıma, banyo dairesine, mobilyaya, duvardaki resimlere, her şeye bağlıydım. Kendi elimle ve zevkle tanzim ettiğim bahçesine çıldırıyordum. Diktiğim ağaçların büyümesini artık göremeyecektim.” (Tanpınar, 2008: 364).
Maddi zevkin değişmesi, elde edilen güç, mülk sahibi olmakla aylak sınıfına geçilmiş, hayat tarzı değişmiş ve gösterişçilik artmıştır. Hayri İrdal da bundan nasibini almıştır.
Farklı okumalarla farklı açılardan değerlendirme konusu yapılmış olan Türk romanının önemli eserleri arasında sayılan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, tüketim teorileri açısından da değerlendirilebilir bir eserdir. Bugüne kadar bu açıdan inceleme konusu yapılmamış olması da dikkate değerdir.
Nitekim bu bakış açısıyla roman incelendiğinde, rekabet ve güç, maddi zevk, hayat tarzı, gösterişçi tüketim, boş zaman ve aylaklık olmak üzere altı başlıkla ilgili romanda öne çıkan az sayıdaki roman kahramanları üzerinden çokça örnek içerik olduğu görülmüştür. Çarpık kurumlaşma, değerlerin yozlaşması, ahlaki zafiyet gibi hususlar yanında ve tabii ki onlarla birlikte Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanının aylaklık ve boş zaman tüketimini konu edinen gösterişçi tüketim kalıplarını da bolca içeren bir eser olduğu ortaya konulmuştur. Daha az gayretle daha fazla lükse sahip olmak, sahip oldukları ile çevresine güç ve başarı gösterisinde bulunmak, hayat tarzını hızla buna göre uyarlamak ve elbette tüm bunları gösteri nesnesine dönüştürmek, roman üzerinden sıklıkla vurgulanan tüketim boyutlarıdır.
Kaynakça
Tanpınar, A. H. (2008). Saatleri Ayarlama Enstitüsü. 12. Baskı. İstanbul: Dergâh Yayınları.
Veblen, T. (2005). Aylak Sınıfın Teorisi. Çev. Zeynep Gültekin ve Cumhur Atay. İstanbul: Babil Yayınları.
[1] Romanda yer verilen define arayışındaki bir karakter.