Salih Bolat Şiirinde Yerel Bilince Dair Kısmi Dokunuşlar
Şiir Üzerine

Salih Bolat Şiirinde Yerel Bilince Dair Kısmi Dokunuşlar

Adnan Gül

Adnan Gül

Selam ve saygı ile…

 

Yerini zamanını ve mekânını bulan şiir, insanlığın gerçek tarihidir. Şair Salih Bolat kardeşimin şiiri de aynı tarihin bir parçasıdır ki bugün 18. Tüyap Çukurova Kitap Fuarı’nda, anılarla birlikte o sürece denk düşenlerden söz etmeye çalışacağız.

 

Öncelikle söyleneceklere açıklık getirmek üzere, daha sık kaygısını yaşar olduğum bir tespiti sizlerle de paylaşmak isterim. Bu kaygıya esas sebep, bir şairin şiiri hakkında söz edilebilir mi, edilirse de sınır nereye kadar edilebilir ve ahlaki olabilir mi sorusudur. Şüphesiz kişilikler, sosyal ilişkiler, ortak fikirler ve dünya görüşleri hakkında yansımışlara, dışardan da bir şeyler söylenebilir. Ancak yazılışının hangi sebeplere, hangi duygulara bağlı olduğu hiçbir zaman bilinmeden ya da bilinmeyecek, sırf farz edilmişlerle şiir hakkında bir şeyler söylemek, ne kadar hakkaniyet içerir. Ki biz bu hususta şiire dâhil olanlara rağmen, şiire haksızlık olduğu/olabileceği kanaatindeyiz. Şüphesiz yazan için de böyle… Gerçeklikler ne ise ya, gerçek olmayanlar hakkında da sahte algı üretmek gibi geliyor bana. Günümüzde bu maksatla içerik yoksunu, ancak ambalaj meraklısı yazılanlardan geçilmiyor dersek yeridir. Son yirmi yıldır dillendirdiğimiz Türk Şiiri’nin ‘durduğu ya da donduğu’ söyleminde, söz konusu bu hoyratlığın rolü şüphesiz yadsınamaz. Bu tespitin yapılmasına hakkında yazılar yazdığımız, farkında olmadan hoyratça bir şeyler söylediklerimiz sebep oldu iyi ki. Ya da onları kısmen de olsa tanıdıktan sonra, söylenmişlerin söylendiği yerde yok olduğunu fark ettiğimizde diyelim. Bugüne dek inceleme ve araştırma yazılarından çıkardığım sonuç o ki; kimin hakkında ne yazılmışsa nasıl olmuşsa şairin de aklından geçmiş, hiçbir sapma göstermeden, hatta on ikiden vurulduğu biçimiyle değerlendirilmiştir. Nedense bir Allah’ın kulu da çıkıp, teşekküre mazhar bir emek olsa da, yazılanların yazan kişinin fikri, kurgusu ya da yorumu olduğu, kendisinin ve şiirinin kenarından bile geçmediği söylenememiş, bilhassa şiire ve yazana yakışır babayiğitçe bu tepkiyi bir türlü ortaya koyamamıştır. Sonuç ortadır, doğal olarak ‘deste başı’ diyeceğimiz eserlere bir türlü ulaşılamamıştır. Daha da beteri körler sağırlar, birbirini ağırlar söylemi fazlasıyla yerini bulmuş, samimiyetten yoksunlaştıkça şişirilen kibir ve gurur kuşatıcı olmuş, şiirimizin başına gelenler de normalleşmeye başlamıştır.

 

Son dönemlerde bizi kuşatan bu kaygının şiir topluluğunda esamisinin bile okunmadığını, yer-zaman ve mekân katında da adeta hatmettik diyebiliriz. Bu sonucu ilham ederek yazılmış ve söylenmişi hak edenlerin azınlığına katılmışken; hak etmeyenlerin çoğunluğundan da, bilişsel uykuyu tercih ettikleri için her daim uzak kalma gayreti gösterdik, göstereceğiz de. Bu düşünsel dayanakla Salih Bolat kardeşimin şiiri hakkında kendi yakıştırmalarımızdan çok, konuya dâhil özel değiniler eşliğinde, Şairin şiirlerinde ve düzyazılarında yer verdiği tespitlerine özellikle yer verme gayreti içerisinde olacağız.

 

Salih Bolat’ı 1980’li yıllardan bu yana dergilerde yayınlanan şiirlerinden hatırlardım. Bu süreç yazma serüvenimize de denk düşer. Yüz yüze görüşmemiz, ayaküstü de olsa Adana’ da yapılan şiir etkinliklerinde mümkün olmuştu. Ancak daha yakından tanımam 2002 yılında bizlerin de Adana’dan davet edildiği Diyarbakır Kültür Sanat Şenliği’nde gerçekleşmişti. Zamanın Diyarbakır Belediyesi, Sahih Şair Ahmed Arif onuruna şiir yarışması düzenlemiş, Salih Bolat kardeşim de  ‘Açılmış Kanat’ dosyasıyla yarışmaya katılmış, ödül almıştı. Ödül töreninde de birlikte bulunmuş, anı değeri yüksek vakitlere tanıklık etmiştik. Basılı olarak da Şükrü Erbaş’ın ‘Üç Nokta Beş Harf’  kitabı ödüle layık görülmüştü, yeri gelmişken belirtmek istedim.

 

Salih Bolat’ın şiirleri hakkında söz söyleyenler, yazı yazanlar, şiirlerindeki anlam ve gördüğü işlevden dolayı, şekillendiğini varsaydığı kadim doğadan payına düştüğü kadar mutlaka söz etmişlerdir. Birçoğuna ulaşamasam da çıkardığım kanaat bu öze yakın olduğu için, yazımıza da yansıtılmıştır. Kişisel hayatında doğanın, özellikle ağaçların tuttuğu yerin, çocukluğunun geçtiği Adana’daki eski bahçeli evlerde başladığı çok açık. Sözünü ettiğimiz yerel bilince dair bağlılığın yoğunluğunu da şöyle aktarmaktadır.

 

“Hiç unutmam, dergilerde yeni yeni şiirlerimi yayımlamaya başladığım yıllarda, şiirimi yayımlayan bir derginin editörünü ziyaret etmiştim. ‘Sanatçının genç bir adam olarak portresi’ acemi acemi konuşurken, editör bana şöyle bir soru sormuştu: ‘İki saatlik ömrün kaldı deseler ne yaparsın?’ Ben de hiç duraksamadan ‘ağaçlara koşarım’ demiştim. Ağlamıştı. Aradan kırk yıldan fazla zaman geçmesine karşın, aynı soruyu sorsalar, ben yine aynı cevabı veririm.” Gittikçe Yakın- Sayfa 136

 

Söz konusu bu gerçeklik yaratılış gayesini de okşayan yerel imkânların bilinç dairesinde oluşturduğu şekillenmelere dâhildir. Adana‘da ağaç deyince olabildiğince çeşitlilik gözlense de, çoğunlukla Narenciye grubu akla gelir. Evinin bahçesindeki ağaçlar da aynı grubun öğeleridir. Ancak kast edilen, bu temelde görsel bilinç duygusunu etkileyen her şeydir ve bütün ağaçlar için geçerlidir.

 

Değerli arkadaşlar Salih Bolat’ın şiiri özelinde bir tespitimi daha sizlere sunmayı önemli bulurum. Buna esas konu da ‘Merkezi Olma’ ya da ‘Yerel Kalma’ meselesidir. Merkez ve baskın kültürlerin planlı olarak öne çıkardığı, yerel ve taşra kültürlerin de ezikliğinden olsa gerek bu dümene kapıldığı, bir husustan bahsetmek neredeyse daimi görevlerimizden sayılmaya başladı. Bunun yereldeki zihinleri kuşatan adı, yerel bilince ya da taşralılık bilincine ait kadim kültür birikiminin, düşük paye oluşturduğuna dair inanç ve söylemlerdir. Yerel bilinçten kastımız şüphesiz üzerinde durulan zeminle birlikte, içinde yaşanılan topluma ait kadim kültürel değerlerin sosyolojideki yaşayan birikimleridir. Söz konusu birikim, aidiyet kültürüne has değerleri de içerdiğinden, eserlere farkındalıklı olarak yansıması, şüphesiz belirli bir özgünlüğün de işareti sayılır. Bu amacı şiar eden mevcut eserlere bakıldığında görülen odur ki, merkezden ayrışan bütün özgün yapıtların kaynağı, bilhassa sözünü ettiğim yerel bilinç birikimlerinden el alır. Bu maksatla bir eserin, yerel bilincin köklü kültür birikimi üzerine inşa edilmiş olması, yaratıcılığı kamçılayan özgüven açısından da fazlasıyla değerlidir. Üstelik yerel bilinç sebildir, dolaysız ve saftır, saflıktır, çünkü özgün düşünceler mekânı o muhitin mülkü olsa da, kimi zaman yerinde kullanıma, kimi zaman da istismara açıktır. Öze dair kalıp özelliklere sahip bu zenginliğin farkına varmak önemiyle fark edildiğinde, şüphesiz ciddi bir olanaktır da. Bu bir farkındalık ise, insanın etrafıyla ilişki kurabildiği ilk dönemleri kapsar. Yerel bilince ait sözel ve görsel kültür birikimin oluştuğu bu dönem, çocukluk, dolayısıyla saflık ve samimiyet yaşlarına denk düşer. Genişledikçe ayrışan, ayrıştıkça derinlik de kazanan yerel bilince dair bilgi birikimi, çocukluk ya da çocuksu dönemlerde edinilmekle kalmaz; aynı anda kültürel aidiyet unsurlarının belirli bir farkındalıkla anlaşılmasına da zemin oluşturur. Toplumsal kültüre ait kapsam ve hudutlar belirlendikçe zemin güçlenir, geleceğe dair öngörüler ve kapsayıcılık bilgisi daha bir farkındalıkla öne çıkar. Bu dönemde özümsenenler yerel bilinç anlamında hücresel özellikleriyle öze yakın çekirdeksi ve zihinsel kalıplar ya da yapılar oluşturur. Çok farkında olunmasa da, yazanı da hücrenin iç dünyasına taşımakla birlikte, kültürel gayesinin nüvelerine, yani inşa bilgisine yaklaştırır. Tıpkı Salih Bolat’ın Sınır ve Sonsuz kitabında yer verdiği Kilikya şiirinin bir kısmında olduğu gibi: “Şahmaran Yılanların Şahıdır/Tarsus Hamamında Boğazlanışıdır. İnsanlar ki Şalvar Giyen Davar Güden Yörüktüler. Ve Yörükler Halen Toroslarda Peynir Dillendirirler. Sıtma Ağaçlarında Ötüşen Serçelerin Sesi/Yolun İki Yanında Fellah Mahallesi/Fellah Kızları. Ve İkiyi Vuran Büyük Saat Kulesi. Taş Köprü Tarihin Boynunda Bir Madalyon, Bir Yüzünde Kilikya Kraliçesi”. S.7-26

 

Bu şiirde yerel bilince dair geçen kelimeler, özel ve özgün bir metnin kökenine ait kültürel nüveleri, kodları çağrıştırır. Davar güden yörüktüler, Sıtma ağaçları, Fellah mahallesi, Fellah kızları, Büyük saat kulesi, Taşköprü, Kilikya kraliçesi… Kadim kültürel derinlikten yüze vuran kelimeye ve anlama dönüşen bu kodlar, sözünü ettiğimiz yerel bilince dair özgünlüğün, birebire yakın işlenebilir kaynaklarıdır. Bu saflıkta geçen bir çocukluk, şüphesiz yazı dünyasına yansıyanlarla öngörüleri beslemekle kalmaz, onları şeklen ve ruhen de biçimlendirir. Salih Bolat’ın sonraki kitaplarındaki yoğunluğun yerel bilinçten ziyade merkez şiir bilincine yaklaştığı düşünülse de, karakteristik özellikleri koruduğunu gözlemlemekteyiz. Yazın dünyasında bir dönem ağırlıklı olarak yer alan yerel bilince dair tat ve kokuyu hissetmek, günümüz insanı için zor olsa da, biz yaştakiler için olağan bir durumdur. Tıpkı yer zaman ve mekân ortaklığında, başka bir deyişle, Adana kebabı Adana ‘da yemek nasılsa öyle…

 

Şiirlerinde bilhassa yerel ağaçlarla başlayan ve süregelen diğer kalıp kültürel birliktelikler, sözünü ettiğimiz bilincin bir sonucu olup, ruhen yaşattıklarının özümsenmesine dair yansımaları kapsar. Bir eserde özgün bir söylem edinilecekse eğer, sözünü ettiğimiz yerel bilincin, görsel ve sözel olanaklarından yararlanılmasıyla mümkün olur. Çünkü şiir için gereken özgün duruş, bu noktadaki zihinsel kodların ayrışarak yansıttıklarıyla şekillenir. Bir genelleme yaparsak bütün şiir yazanlar çocukluğundan söz eder ya da etmiştir ancak merkez ideolojilerin aynasına bakmaktan da kendini alıkoyamadığını görürüz. Çünkü merkez kuvvet, davetkâr olmasa da çekicidir. Malum bu çekici aldatıya meyil verenler ya da yerel dokudaki özgünlüğü merkezi rüyalara feda edenler, elbette kalabalıklaşırlar ancak kaybolmaktan da kurtulamazlar. Merkez ideolojilerin çekiciliğine kapılıp, yerel bilince ait kadim olanağı taşralılıkla ilişkilendirip düşük değerde bulanlar, hem eldekinin kıymetini fark edememiş, hem de merkez şiiri taklit etmekten öteye geçememişlerdir. Oysa yerel ya da taşralılık bilinci, tarihsel yaşanmışlıkların, sosyolojik olarak tecrübe edilmişlerin bir nevi rafine mekânıdır. Başka bir deyişle kabul gücü yüksek, kapsayıcılık temeli oldukça derin, kültürel değerler üzerine inşa edilmiştir. Bu bağlama has hakikatler kabullenicidir, merkezlere has darallık ve iticilikle değil, kucak açıcıdır.

 

Salih Bolat şiirinde dönemsel geçerliliği olan, Türk şiiri adına yapılıp edilenlerin birçoğunun az çok izleri, etkisi görülebilir. İsim vermeden şiiri görsellik ve ağırlık taşıyan şairler daha bir etkili olmuştur diyebiliriz. Garip Şiiri, İkinci Yeni, Toplumcu Gerçekçilik olarak adlandırılan gruplarda yer alanlar bunların başında gelir. Dolayısıyla Salih Bolat şirinin sürekli bir arayış içerisinde olduğunu, bu arayışı da şiirin işlevselliğine dâhil olan bir tercih olarak değerlendirdiğini söylemek mümkündür. Merkeze yakın dursa da Salih Bolat şiirleri hamasetten uzak, hatta oldukça karakteristiktir de denebilir. Basit bir gözlemle bile kendi kişilik özelliklerinin birebir denecek kadar şiirine yansıdığı görülebilir. Ağır, sakin ve gürültüsüz, hatta derinlikli bir ıssızlık, söz konusu karakteristik yapının asıl unsurlarıdır. Bu has özelliğinden ötürü, deyiş yerindeyse gürültüyü reddedip bağırmadığı için, ciddi eleştirilere uğradığının yakın tanığı bile sayılırız. Ki Yol Ayrımı kitabı bu hususta düşülmüş adeta bir şerhtir. Hatta bu tavır şiir anlayışına dair bir manifesto özelliği de taşır. Yine Salih Bolat’ın söylemiyle “Şiir, tükenmeyen bir öğrenme sürecidir, çünkü şiirin nesnesi hayattır, bütün sanatlarda olduğu gibi”.

 

“Toplumsal hayatta bağırarak kendimize belki bir yer açabiliriz ama şiirde asla. Bağırarak ‘şiir olan’a yaklaşamayız, şiire giremeyiz. Şiir ile sözcüklerin arasından çekilelim, sözcükleri şiirsel bağlam içinde özgür bırakalım, onlar gerekirse haykırırlar. Zaten şiir, dil ile nesneler arasındaki boşluktan doğar.” Tespitinde bulunmaktadır. Gittikçe Yakın- Sayfa 201.

 

Yeri gelmişken, yerel bilinç konusunda hakkını vermek gerekirse eğer, sadece kendi ailesi, sosyal çevresi ve içinde bulunduğu toplumsal kadim değerleri konu eden,  şiirinde de bu olanağı bütünüyle kullanma çabası içerisinde olan, etki gücüne bugün dahi erişilemeyen tek ismimiz var, o da Sahih Şair Ahmed Arif’tir. Saygıyla anıyorum. Bu örneği dünya edebiyatında da görürüz. Örneğin John Steinbeck’in ünlü Gazap Üzümleri romanı yerelde yapılan bir hasat sırasında yaşananlara yoğunlaşarak yazılmıştır. Şüphesiz örnekleri çoğaltmak mümkün…

 

Salih Bolat ile son görüşmemiz ölümüne çok yakın bir zaman diliminde gerçekleşmişti. Adana’ya gelmişti ve Karahan Kitabevi’nde buluşmuştuk. Hal hatırdan sonra, şiir hakkında uzun uzun konuşma fırsatımız olmuştu, kendi ve Türk Şiiri hakkında ciddi bir kırılma yaşadığını fark etmiştim. Bugüne kadar kendisinden duymadığım tespitlerde bulunmuştu çünkü. Örneğin şiirimizdeki yeriyle birlikte, günümüz okur topluluğunun da kabul gördüğü beğendiği birçok şiirin, öyküsel anlama boğulduğu gerekçesiyle şiir olmadığını ileri sürmüştü. Han, Duvarları, Otuz Beş Yaş, Mendilimde Kan Sesleri, Ben Sana Mecburum, An Gelir, Adiloş Bebe, gibi o an aklıma geldikçe sıraladığım, hafızalarda yer etmiş bilhassa lirik şiirleri nereye koymalıyız dediğimde, daha uzun susmuştu. Ve ben bu lirik hatıraları şiir olmayan bir yere nasıl sığdırabiliriz şeklindeki sorumu daha bir vurgulamaya çalıştıkça, o yarı konuşma yarı susmaya devam etmişti. Saf şiir benzeri söylemleri öne sürse de, şiirine bu yaklaşımın yansımadığını ileri sürdüğümde, her zamanki yüz mimikleriyle haklısın dercesine, onu, yine kırgın bir yüz ifadesiyle gözlemlemiştim. Özetle Salih Bolat’ın şiir anlayışında konuşmalar ve kısmi susmalar sonrası, ağır bir kırılma daha yaşadığını,  ikinci yeni kadar olmasa da, anlamdan uzaklaşma düşüncesini benimsediğini sezinlemiştim. Bu suskunluğa sebep olan şiirleri yazdı mı bilemem, ancak okuma fırsatımız olmadı ne yazık. Bu fırsatla sözü Kilikya şiirine getirmiş, oradan Adana ve Çukurova bir daha odağa alınabilir önerisinde bulunmuştum.

 

Salih uzun süre Ankara’da ikamet etmişti. Sonra İstanbul’a, Kadıköy’e yerleştiğini öğrendim. Ağaçlarla başlayan, devamıyla şekillenmesi arzu edilen yerel bilinçle İstanbul-Kadıköy ilişkisi nasıl ilerledi, onu bilemem, ancak ağaçlar denemsinde “Ağaçlar insana heyecan veriyorsa, yaşamı hissediyor demektir” sözü benim için arayışın devam ettiğini işaret ediyordu.

 

Ağaçlarla başladık ağaçlarla bitirelim. Adana yazısındaki bir cümlede ‘ağaçlar şehrin vazgeçilmez yerleşiğidir – görmesini (ya da sormasını) bilenlere’ diyerek, sözü uzun boylu başka bir Adanalı ağaca getirmişti.

 

 “Belediye binası ile tren istasyonu çevresindeki palmiyeler, bulundukları mekânlara lirik bir hava kazandırırlar. İçinde egzotizm taşıyan bir lirizm… Özellikle tren istasyonundaki palmiyelerin altında oturan ya da oradan her gün geçen insanların, en son ne zaman başlarını kaldırıp da yukarıya, tepedeki büyük palmiye yaprakları arasındaki meyvelere baktıklarını kimse bilemez. İnsanlar orada oturur ya da oradan geçerler, o kadar. Oysa palmiyelerin yerel adıyla ‘keçi boku’ adlı meyvelerinin, Cebesoy İlkokulu öğrencileri için ne büyük bir anlam ifade ettiği, bu meyveleri düşürüp yerkenki tavırlarından kolayca anlaşılır. Bunu kolayca anlamayan bir insan, her sabah yedi kırk beşte Ulukışla’ya hareket eden marşandizin, palmiyelerin altındaki çeşmede elini yüzünü yıkayan makinistinden öğrenebilir.” K24 SayfasıBehçet Çelik’in Portre Başlıklı yazısından.

 

Malum sonsuzluğa Büyükada’dan uğurlandı. Muhabbet içerisinde olduğu ağaçlar külliyatı, yoldaşlığına daim olur umarım.

 

Özetle o ki demem, Salih Bolat sadece şiirinde değil, tanıdığım kadarıyla kişiliğinde de ıssızlık diyebileceğimiz düşünsel olana yakındı. Bu yönde şekillenmiş bir duruş ve birliktelik içerisinde, gerçek, bir o kadar da tutarlı yapıya sahipti. Merkezi kuşatan bilhassa hafiflik ve hız konusundan olabildikçe ayrışabilmeyi becerebilmiş, yerel bilince dair ağırlığı ile adeta baş başa kalmıştı dersek yeridir. Bu husustaki karakteristik sadeliği de, şiire fazlaca yakışır hissi vermekteydi. Bir zamanlar, büyük gürültülerin büyük şiir sayıldığı ortamlarda bile, dinginliğini koruduğuna defalarca tanık olmuştuk; malum bu dinginliğin çoğunlukça yanlış anlaşıldığı bilindiği halde… Şüphesiz şiirini yakından takip eden bizler, bu halin de insana mahsus bir gereklilik olduğunun farkınaydık. Kitabın da adı olan, Açılmış Kanat ve antolojilerden edindiğim, Bir Gün Ölürüm Ben ve Payıma Düşen şiirleri, tam da bu gerekliliğe denk dinginlikleri işaret eder.

 

Açılmış Kanat

en eski yüzlerimizle duruyoruz ayakta/alacakaranlığın kapısında/kollarımızda yıkılmış tapınakların büstleri/yalın ve anlaşılır şeyler konuşuyoruz/gelecek günler hakkında/diyoruz ki, artık kararmayacak sözün gümüşü/bir bulutun gölgesi olsun düşmeyecek alnımıza/ölüler de yiyecekler güz yemişlerini gece toplayacak uykunun dağılmış harmanını/bir kez daha dinleyeceğiz toprağın öyküsünü/rüzgârın iteklediği bir dal nasıl direnirse/nasıl büyülerse kartalın açılmış kanatlarındaki görkem/sorularımızla şaşırtacağız suyu ve ateşi:/söyleyebilir mi bize şafakta gidilen yolun şarkısını/vurulmuş bir askerin miğferinde biriken yağmur/kanın ormanında süren yangın? Papirus Yayınları 2004

 

Bir Gün Ölürüm Ben

bir gün ölürüm ben/milat benim adımla başlar/alnımda at koşturur kanlı çocuklar/bilemem, nereye yağar/sokak ortasında bıraktığım yağmur/hangi hayatı savurur içimde büyüttüğüm fırtına/yüzümden bir kuş sürüsü havalanır/birden bir şarkıyı susar/kitaplarımda altını çizdiğim yerler./bir gün ölürüm ben/belki bir gece treninin camına düşer başım/dışarda bir telgraf teli çizip gider karanlığı/içerde yolcular uyuduğumu sanır/yalnızca bir kız düşürdüğüm gülücükten anlar öldüğümü/yakama bir gözyaşı iliştirir./bir gün ölürüm ben/belki yığılıp kalırım bir dostun kollarında/güz vurgunu bir çınar gibi dökülüp kalırım/her yaprağım kendi rüzgârından sorumlu tutulur/ta ki uzak bir kışlada toplanma borusu çalınır/tüfeğini yitirmiş bir asker suçluluğuyla giderim/derin, sessiz, ışıklı bir göl gibi/kendi kıyametimi beklerim./bir gün ölürüm ben/belki bir ölüm tezgâhında terler içinde/o anda kar fırtınasına tutulmuştur dağ başında bir çiçek/hiç acı duymam, çiçeğin acısını duyduğum için/ama ölmekten korka korka ölürüm/yaşamayı sevdiğim için. Antoloji.com

 

Payıma Düşen

herkes işinde gücünde/tohumu alınıp bostanda bırakılmış bir salatalık/gibi sararmış kurumuş elleriyle yün eğiren/şu nine işinde gücünde/arsa alım-satımıyla uğraşan profesör/ve öğrenmediği şeylerle sürekli sınanan/öğrenci işinde gücünde/saymakla bitiremediği paralarla/ellerinin ilişkisini araştıran veznedar/ve büyük kızını dün evlendiren/banka müdürü işinde gücünde/yeni bir sefere hazırlanan pilot ve onun bir çok ülke dolaşmış olan çantası/kazasız belasız bir gün geçiren itfaiyeci/ve onun yangınlarla ilgili anıları/gece vardiyasına uyanan işçi/ve uyanmayan öfkesi/işinde gücünde şu çöplükteki tavuk/ki pamuk şekeri gibi civcivler hazırlanıyor/bana da oturup şiir yazmak kalıyor. Antoloji.com

 

Yayınlanmış kitaplar

Yaşanan, YABA  Yayınevi/ Ankara 1983 Şiir – Bir Afişin Önünde, Varlık / İstanbul 1986 Şiir – Sınır ve Sonsuz, Varlık / İstanbul 1988 Şiir – Karşılaşma, Doruk / Ankara 1992 Şiir – Uzak ve Eski, Era / İstanbul 1995 Şiir – Duygusal Düşünceler, Gendaş Kültür / İstanbul 1999 Deneme – Gece Tanıklığı, Bilgi / İstanbul 2000 Şiir – Öykü Yazma Teknikleri, Papirüs / İstanbul 2004 İnceleme – Açılmış Kanat, Papirüs / İstanbul 2004 Şiir – Şiir Sanatı, Varlık / İstanbul 2004 Derleme – Kanıt, Varlık / İstanbul 2006 Şiir Deniz Feneri – Behçet Aysan Kitabı, UM:AG Vakfı Yayınları / Ankara 2006 Biyografi -Yol Ayrımı, Toroslu Kitaplığı / İstanbul 2006 Şiir – İletişim ve Edebiyat, Varlık / İstanbul 2008 Deneme- Atların Uykusu, Varlık / İstanbul 2014 Şiir – İlk Kar, Varlık / İstanbul 2015 Şiir ve Rüya Zamanı.