“Sanatın Kendiliğindenliği Üzerine: Planlanmayanın Yaratıcı Gücü”
Söyleşi

“Sanatın Kendiliğindenliği Üzerine: Planlanmayanın Yaratıcı Gücü”

Gürel Sürücü

Esen Özman, sanatı bir kariyer değil, içsel bir yönelim olarak ele alıyor: “Adına sanat denen hiçbir olgu kurnaz planlar üzerine kurulamaz, hesap kitapla bir titreşim yaratamaz.”

GÜREL SÜRÜCÜ: Bir oyuncu ve yazar olarak, karakterleri ve hikayeleri nasıl şekillendiriyorsunuz? Yazarlık ve oyunculuk süreçleriniz birbirini nasıl besliyor?

 

ESEN ÖZMAN: Öncelikle şunu söylemek isterim. Ben gizli bir yazarım. Ne demek istiyorum? Belki dil ustam babam Kemal Bekir’in çok titiz oluşu, benim mükemmeliyetçi yapım beni yaratıcı yazından alıkoydu. Elbette kaleme aldığım öykülerim var… Bir kısmını çöpe attığım, bir kısmını hep kıyıda köşede beklettiğim, bir kısmı dergilerde yayınlanan… Ama hep geriden bakan, uzaktan göz kırpan… Ben tiyatroda da, yazın alanında da kısaca tüm sanatta bir öteye geçmeden, bir boyut atlamadan, farklı bir dil oluşturmadan aynı tornadan çıkma kopyacıklara dönüşüldüğünde inancımı yitiriyorum. Oysa sanatçı özgün ve biricik olan değil midir? Kendi biçem ve dilini yaratmış olan. Bu nedenle ben esas mesleğim tiyatro için bile iki oyun dışında hiçbir şey yazmadım. Bu iki oyununda son derece çağdaş konu ve anlatımlara sahip olduklarına güvenim sonsuz. Ancak bir tanesi Dario Fo’dan alıntıladığım birkaç repliği zorunlu olarak kullandığım için çevirmeninden alamadığım izne takıldı. Oysa biri erkek, biri kadın için olmak üzere yazılmış iki ayrı oyunun ardı ardına aynı temsilde oynanması yakışık alırdı sanki. Çünkü ikisi de tiyatro disiplinin anti-kahramanları. Ama kırılınca tekrar toparlamak zor oluyor. Kısaca tiyatro gibi teşhircilik üzerine kurulu bir sanatı hayatımın odağına oturtmakla birlikte kendini öne çıkarmaya eğilim hiç taşımadım ne oyunculuk, ne yönetmenlik ne de yazma edimimde. Ne ki, oyun yazımında dahi anlatıdan yana yâni bir tür düzyazıdan yana olmuşumdur. Düzyazının tınılarını sahne üstünde beden diliyle yakalamak bana çekici gelmiştir. Örneğin bunu Nedim Gürsel’in “Kadınlar Kitabı” odaklı diğer bâzı öyküleriyle de harmanladığım “İlk Kadın” uyarlamamda gerçekleştirmişimdir. Gene sahnede can verdiğim, Fransız yönetmen Laurent Lévy’nin yönettiği Polonyalı yazar Ewa Pokas’tan çevirdiğim “Sıcaklık” adlı eser aslında bir anlatıdır. Sanırım, ben yazar duygularımı çevirmenliğimin arkasına saklıyorum. Ana dilime yakın bildiğim Fransızca’dan çeviriler yapıyorum. Hayatta iyi bildiğimi düşündüğüm tiyatro tekniği ve Fransızca dilini birleştirerek doğru yaratılar çıkardığıma inanıyorum. Sorunuzu daha doğru şöyle yanıtlayabilirim. Benim yazarlığım çekinmekten kendime sakladığım yaratıcı yapıtlar, tiyatro oyunları ve giderek makale ve anılara dayanan yayınlanmış yazın türünden oluşuyor.

 

Bu açıklama kaçınılmazdı. Şimdi sorunuza dönecek olursak… Bence tüm sanat disiplinleri birbirini içerir ve birbirine gereksinim duyar. Tiyatroda da kahramanımın muadillerini bulup gözlem yapmaya çalışırım. Aslında tiyatro sanatı yaş ister. Biriktirdiklerinizi kullanarak yorumlarsınız. Bu, oyun yazarken de böyledir. Benim yazdıklarım “an”dan çıkmıştır hep. Bir sahtekâr kadının el aynasına bakışını yakalamam bana bir oyun yazdırır. Karşı dairede yalnızlıktan perişan biraları dizmiş bir genç erkek bana oyun ve öykü yazdırır. Yazı hayatın biriktirdikleriyle ilerler sonra. Sahne üstü tiyatro çalışmalarım ise oyun kişisi ile kendi aramda kurduğum bağ üzerinden gider. O kişide kendimi, kendimi de onda ararım. Aslında bu yazarken de böyledir bence…

 

GÜREL SÜRÜCÜ:  Sahneye çıkarken ve yazarken ilham kaynaklarınız nelerdir? Bu iki alanda da yaratıcılığınızı nasıl canlı tutuyorsunuz?

 

ESEN ÖZMAN:  Yaratıcılık aralar bile verilse ölmüyor… Yeter ki yoğunlaşma noktanız sabit olsun. Sanatçı ne kadar çevresel dağınıklıktan zaman zaman nasibini alsa da tükenmez. Onun sanatsal dürtü ve hevesi hep yerindedir. Sanırım sahneye de çıkarken, yazarken de ilham kaynağım kendi öz inancım. Ben tiyatroya, sinemaya, edebiyata, müziğe, resme, yontuya, mimarî estetiğe âşık bir insanım. Kısacası sanatın yedi türüne de. Ama zaten günümüzde bunları birbirinden ayrıştıramayız. Günümüzde hangi sanat türünü icra ediyor da olsak yedisinin de buluştuğu alaşımı yakalamak kaçınılmazdır bana göre. Kısaca tiyatro yaparken de, yazarken de ilham kaynaklarım toplumsal gözlemlerimi bu yedi ana sanat dalıyla harmanlamaktan geçer. Görsellediklerimi bazen deforme ederek, bazen tiye alarak, bazen eleştirerek sahnede ete kemiğe dönüştürür, yazarak ise sözcüklerde canlı kılmaya çalışırım.

 

GÜREL SÜRÜCÜ:  Bir rolü çalışmaya nasıl başlarsınız ve karaktere nasıl hazırlanırsınız? Yazdığınız bir metni sahneye koyarken nelere dikkat edersiniz? 

 

ESEN ÖZMAN:  Tiyatroda bir rolü çalışırken önce içimdeki en ilkel hali yakalamaya çalışırım. O ilkel yâni bebek hâlimizde rol ile aramızda mutlak ortak noktalar çıkar. Bir kâtilin, bir hırsızın da içinde sizden bir şeyler vardır. Bir yardımsever, iyi yürekli insanın da içinde zaten sizden bir şeyler vardır. Oyunculuğun en güzel yanı iyicillikle, kötücüllüğü eşit kılmaktır. Sonrasında oynadığım role mesafeli bakmaya çalışırım. Çok genel anlamda bu bakış Brecht ekolüne aittir. Ancak rolü yorumlarken elbette bir öğretiye bağlanmam. Ben Stanislavski kökenli eğitim gördüm. Ama Meyerhold’un biomekaniği ile Brecht’in mesafeli göstermeci tavırlarını rolümde harmanlamaktan keyif alırım. Tiyatro oyunu yönetirken ise önceliğim bütünü görmekten yanadır. Çoğu oyunuma sondan başlamışımdır. Tabii oyuncularımla değil. Kafamda. Eğer oyunun sonunu gördüysem dramaturjik olarak meseleyi çözmüşüm demektir. Ana dert sondadır çünkü. Esneklik bırakırım elbette. Sonuçta bir oyunu sahnelemenin süreci oyucuların algı ve enerjileri doğrultusunda gelişecektir. Ama bana göre, yönetmen sonunu görmediği maceraya girişmemelidir tiyatroda.

 

GÜREL SÜRÜCÜ: Kendi hayatınızdan veya gözlemlerinizden yola çıkarak sahneye taşıdığınız bir hikaye oldu mu? Bu deneyim sizde neler değiştirdi? 

 

ESEN ÖZMAN:  Kendi hayatımdan yola çıkarak sahneye taşıdığım bir yapıt olmadı ama içinde kendimden çok şey bulduğum için gerek yönetmen, gerekse oyuncu olarak sahneye taşıdıklarım oldu. Benim temalarımın başında ‘yalnızlık’ gelir. Özellikle aydınlanmış insanın yalnızlığı. ‘Kaçmak, göçmek, savrulmak’ bunlar oluşturur çokça ele aldığım işleri. Polonyalı yazar Ewa Pokas’ın “Sıcaklık” adlı anlatısı işte tam da kadın yalnızlığını yansıtır. Genç yaşlarımda tek kişilik oyun olarak Laurent Lévy rejisi ile oynamaya cesaret ettiğim… Üç sezon boyunca Fransızca ve Türkçe oynayıp da Paris’te sahneye taşıyıp taçlandırdığım. Tüm faktörlerin şans ile buluşması büyük rol oynar işimizde. Sadece başarılı olmak yetmez. Ama sanırım “Sıcaklık” bana tüm olumluluklarıyla güzel gelmişti. Şunu da belirtmek isterim. O dönem İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçısı olmakla birlikte sözü geçen oyunu kendi adıma özel bir çalışma olarak gerçekleştirmiştim. Arkasından gene edebiyatın dilini kurcalamak istedim. Bu kez de Nedim Gürsel’in ‘Kadınlar Kitabı’ odağında seçtiğim bâzı öykülerini buluşturarak ‘İlk Kadın’ başlığında iki kişilik bir uyarlama yaptım. Nedim Gürsel’in ‘Kadınlar Kitabı’ bugün ‘İlk Kadın’ olarak tanınıyor. Sonraki baskıları bu adla çıktı. Nedim Gürsel ‘beni benden iyi tanıyorsun’ dediğine göre o zamanlar. Konumuza gelecek olursak… Bu oyunun birincil kahramanı erkek olmak ile birlikte elbette kendimden pek çok unsur içeriyordu. İlk gençlik yıllarını Fransız okullarında yaşamış bireyler olarak Batı’ya uyanış… Öte yandan dönemin orta sınıf aile yapısına özgü baskılar… Doğu toplumuna özgü baskıyı aşmak isterken Batı’nın özgürlükçü ortamında bocamalar… Basınçlı bir anne sevgisinden kanatlanmanın yollarını aramalar… Doğrusu Nedim Gürsel ile aynı kültürün çocuğu olarak ortak duyumsamalardır bunlar. Sorunuza yanıt olarak bu çalışma da kendimden doğurmak istediklerime dolaylı yoldan hayat verişimdir. Yunan yazar Andreas Flourakis’in ‘Yapraklar’ oyunu da benim Türkçeleştirerek, yönetip tek başına oynayarak kendimden parçaları yansıttığım çalışmalar arasındadır. Görüldüğü gibi doğrudan kaleme almıyorum ama eserlere çevirmen ya da uyarlayan olarak müdahale edip gene kendimi var ediyorum. Bu anlamda iyi ki, tiyatrocuyum.

 

Hani derler ya, insan yazarken kendini bulur. Sorularınıza yanıt verirken derinlerime kavuşuyorum.  Bunun dışında, şimdi düşünüyorum da… Şanslıyım galiba Devlet Tiyatrolarında sürdürdüğüm kurumsal hayatımda da daha çok sevdiğim işlere imza atmışım. Dario Foe’dan ‘Ulrike Meinhof’ oynamak, İbsen’in ‘Gina’sını oynamak ayrıcalıktır. Neruda’yı işleyen bir Skarmeta oyunu olarak ‘Ateşli Sabır’ı, György Spiro’nun 1956 Macar Devrimi bağlamında tarihsel çelişkileri ele aldığı “Quartett- (Yazarın izniyle Dört Köşe Dünya olarak adını değiştirdiğim) oyununu yönetmek boşuna değil kuşkusuz.

 

Kurumsal çalışmalarımızda yaptığımız işler de hayat görüşümüzden çok uzakta duranlardan olamaz elbette. Ne ki, kurumda eğer arkanız, gücünüz yoksa size yapmanız fırsatı verilenle yetinirsiniz. O yapıtlarda da dünyanızı kurmaya çalışırsınız. Çünkü reji sanatı yazarın düşüne katkı sağlamak, yazarla paslaşıp eserini öteye taşımaktır. Yazar-yönetmen ilişkisi tam da dialektik bir süreçtir. Ama konvansiyonel yapılarda, örneğin hayaliniz bir Çehov, bir Lorca, bir Camus sahnelemekse, içinizde kalarak bu dünyadan göç edebilirsiniz. Böyledir bu dünya işleri. O zaman da bir yaratıcı yapıtta olmasa da, başka türden bir yapımda kendinizi ifade etmeye çalışırsınız. O da şimdilik, bir nebze anı-makale-anlatı alaşımında buluşan ‘Menekşe Kız’ adlı kitabımda konumlanmaktadır.

 

GÜREL SÜRÜCÜ:  Yazarlık kariyerinizde sizi en çok zorlayan tema veya proje hangisiydi ve bu süreci nasıl yönettiniz? 

 

ESEN ÖZMAN:  Bence benim yazarlık kariyerim yok. Yazarlığa bir iş planı olarak bakanlar vardır herhalde. Günümüzde zaten her şey hesaplı kitaplı… Oysa sanat doğasaldır. Aniden geliverendir. Kurnazca planlar üzerine kurulmuş olmayandır. Bana yıllardır ekmek paramı kazandıran kurumum olarak Devlet Tiyatroları bile konvansiyonel bağlamı içinde hâlâ tiyatro sanatına kariyer olarak bakmamaktadır. Devlet Tiyatrosu’nun emektar sanatçıları zamanında sadece ‘mesleğe aşk’ duygularını esas alarak sürdürmüşlerdir çalışmalarını. Bu günümüz dünyası ile örtüşemez. Ancak gene de tiyatro sanatını uygulamak olsun, yazmak, yontmak, çizmek olsun… Adına sanat denen hiçbir olgu planlar yaparak titreşim sağlayamaz. Kısaca,  konvansiyonel bir yapı olarak Devlet Tiyatroları’nda bile esnekliğimi sürdürürken kendiliğindenliği içinde yaşamıma giren yazma eylemi özgürlüğü ile ilerler. Zaten sohbetimizin başında dediğim gibi korkak bir yazarım ben. Özgür yazdıklarım bende saklı. Ortaya çıkan kitaplarım ise, sanırım öznel ve kişisel kurallarımı bozduğum son kitabım ‘Menekşe kız’ dışında,  aklîleştirdiğim, güncelleştirdiğim kültürel, düşünsel ve sanatsal konular üzerinedir.

 

GÜREL SÜRÜCÜ:  Günümüz tiyatrosunun en büyük sorunları nelerdir? Sizce sektörün gelişimi için neler yapılmalı ve siz bu konuda nasıl bir rol almak istersiniz?

 

ESEN ÖZMAN:  Bizim kuşak olarak rollerimizi 90’lı yıllarda çok güzel oynamıştık. Sahnede değil sadece. Sahneye koşut olarak Devlet Tiyatrolarını kurtarmak için!… 90’lı yıllar Devlet Tiyatrolarının “Yeniden Yapılanma” için yoğun çaba verdiği süreci içerir. Devlet Tiyatrolarının tam da güncel politika ile bağlantılı olarak hızla irtifa kaybettiği süreçte öncü olarak Yücel Erten, Tamer Levent, Mehmet Ege’nin girişimleriyle (ayrıntılarda ayrışsalar bile) bir oluşumun peşine düşmüştük. Amaç Cumhuriyet Kurumu özelliklerini yitirmeye başlayan Devlet Tiyatrosunu tekrar ilk kurulduğu zamandakinin de ötesine geçecek uygar, çağcıl düzeye taşımaktı. Bir ülkede ulusal tiyatronun varlığından söz edilebilmesi için onun Devletinin Tiyatrosunun ayaklarının üstünde çok sağlam durması gerekir. Devlet Tiyatrosunun istikrarlı tavrı belirler ülke tiyatrosunun yapısını. O koruyucu yapıya dayanarak ya da rağmen tiyatro yapılabilir ancak özel, alternatif ya da amatör olarak. Sağlığını yitirmiş, hastalıklı bir yapı besleyemez gençleri, karşı duruşları, yeni oluşumları. Sordunuz, bugünkü tiyatro sorunları içinde ne gibi rol almak istersiniz diye. Biz takınmamız gereken tavra sahip çıkmışız zamanında. Ama hüzün şurada… Şimdi gençlere “haydi sıra sizde, siz tavır alın” diyemeyiz. Biz ne bıraktık ki onlara. Biz derken, bizim dönemin sistemini kastediyorum. Hızla başkalaşan toplumsal koşullar kurum tiyatrolarını can evinden vurdu. Konservatuvarların YÖK’e bağlanması, her kentte var olan görece üniversitelerde açılan sözüm ona tiyatro bölümleri. Eğitmeni olmayan okullardan çıkan tiyatrocu adayları… Acı tablo budur. Gene de buna rağmen çoğunluğun arasından bu talihsiz tarihin bilincinde çok akıllı gençler de var. Yoktan var ediyor bu çocuklar. Varlık nedenlerini yok saymamak için direniyorlar. Her kuşak kendi bilincini yaratıyor. Zaten her kuşaktan da az sayıda tarihe kalabilecek isim çıkıyor. Ancak sanal çağın sahtekârlara daha fazla izin verdiğini de unutmayalım. Böyle bir eksi değer var günümüzde. Medyatik ilişkiler, ödüller, lobileşmeler… Evet, hep vardı… Ama elimizin altındaki iletişim ile kolaylaştı, basitleşti ve çoğaldı. Bu gerçeklikten baktığımızda, yüreğim kurumsal tiyatroların daha sağlıklı ayakta durmasını dilese de, hayatın oraya götürmediğinin bilincindeyim. Gerçi benim kültürünü alıp yaşadığım, izlediğim Fransız Tiyatrosuna bakarsak, en konvansiyonel tiyatro olarak Comédie-Française’in ne denli öncü olduğunu gözlemleriz. Comédie-Française de elbette bizim Devlet Tiyatromuz örneği düşüşler yaşamıştır. Ama o hep ayaktadır. Örneğin dünyanın belki de birinci sırada yer alan en önemli Avignon Tiyatro Festivali’nde gündemi kaçırmayan eseriyle her yıl yer alabilmektedir. Her sanat dalında olduğu gibi tiyatroda da asıl olan akmakta olan dili yakalamak, günün isteklerine duyarlı olmaktır. Son tahlilde, gene de süregiden tiyatromuz için şunu söyleyebilirim. İstikrarsız bir süreçten geçiyor Türk Tiyatrosu. Nedenlerini dilim vardığınca özetledim. Ancak kurum ya da kurum dışı yapılan tüm işlerde çok iyi ya da çok kötü var. Bu iyi bir bakıma… Çok kötü elenir. Çok iyilerin yükselip kol kanat gerdiğini birbirine düşünsenize… Buradan da muhteşem sonuçlar çıkabilir tiyatro adına. Tiyatro ölmeye yatar bazen ama ölmez. Anlatım biçimini değiştirir. Yeni çareler arar. Düşer kalkar gene yaşar. Kısaca, sorunuza dönelim. Ben kişisel olarak bugünden yarına yönetsel bağlamda tiyatroda bir şey değiştiremem. Ama sanatsal yaklaşımımla üretken olduğum sürece bir nebze de olsa katkı verebilirim. Böyle hissediyorum.

 

GÜREL SÜRÜCÜ:  Geleneksel tiyatro ile deneysel tiyatro arasında nerede duruyorsunuz ve bu iki yaklaşım arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

 

ESEN ÖZMAN:  Ben Paris gibi bize uzak bir coğrafyada Sorbonne III, Tiyatro Araştırmaları Enstitüsü’nde değerli hocam Michel Corvin ile ‘Tanzimat Tiyatrosu’ üzerine master tezimi hazırladım. Anlaşılacağı üzere geleneksel tiyatro anlayışının kırıldığı döneme yöneldim. Elbette geleneksel tiyatro üzerine çalışmadan Tanzimat Tiyatrosu’na geçiş yapamazdım. Aslında bugünden bakınca Tanzimat Tiyatrosu da geleneksel sayılır bana göre.  Açık söylemek gerekirse Tanzimat öncesi geleneksel Karagöz, Ortaoyunu daha eylemsel ve zihin açıcıdır. Oysa ‘Batı anlamında sanat’ olarak adlandırılan Tanzimat Tiyatrosu yapay haliyle kanımca yarı yolda kalmıştır. Osmanlı’da görsel tasvir yok. Böyle olmayınca da insanoğlu ne yapsın kahvehanelerde, meydanlarda kimileyin meddah olarak, kimileyin ortada oynayarak halkla söyleşmiş. Tiyatronun beşiği Eski Yunan’da da bu böyleydi. Tiyatro sanatı oynayarak düşünce, yorum ve eleştirileri izleyenle yâni halk ile paylaşmak değil midir, özünde? Ne ki, Batı’da bu iş büyük Mitologya’nın sayısı az da olsa cesur, düşünür yazar tarafından yorumlanması üzerinden ilerlemiş. Düşünsenize, bir Aristoteles çıkıp dram sanatının özünü oluşturmuş ilk yapıt olarak “Poetika”sı ile. Aiskhylos, Sofokles, Euripides, Aristofanes çıkagelmişler daha Milat öncesi, onca yoksul dönemde asırlar sonrasının Batı uygarlığını etkileyecek Rönesans kültürüne kaynak olmuşlar. Bu çok değerli bir durum olsa gerek.  Oysa Yakın Doğu’dan Uzak Doğu’ya dek yüzümüzü çevirince böylesi bir ışığı göremiyoruz. Pırıltıları gözlemliyoruz sadece. Kültürler kahramanlarını yaratıyor elbette. Ama derinlik ve boyutları ne ölçüde? İnanın sizi yanıtlarken, yıllar sonra Tanzimat Tiyatrosu üzerine yaptığım tezimi ortaya çıkarıp bir göz attım. Namık Kemal, Şinasi… Ele alınan konular ise ya vatan, millet, hürriyet, ya en basitinden verem eden aşk. Hiç olmazsa Ahmet Vefik Paşa özellikle Molière’den yaptığı uyarlamalarla daha yararlı olmuş. En özet haliyle Tanzimat Tiyatrosu yapısı bu. Türk Tiyatro Tarihi daha öncesini, kısaca Meddah, Ortaoyunu ve Karagöz’den ibaret geleneksel tiyatro olarak nitelendiriyor. Ama çağlar devindikçe bence bu tarihsel kalıplar eskiyor. Geleneksel… Neye göre… Bugünden bakınca, Meddah, Ortaoyunu, Karagöz ne kadar tiyatro sayılır? Ortaçağ Avrupa’sı troubadour-halk ozanlarını ne kadar tiyatro sanatına dâhil edebiliriz? Ama sanata uzaklardan kaynak olarak katkıları olmuştur kuşkusuz. Antikite’den esinini alan Rönesans tiyatrosu özellikle Fransa’da Racine, Corneille, Molière ile gelişirken, İtalya’da üst sınıfa yapılan tiyatronun yanı sıra doğaçlama temelli halka yönelik Commedia dell’Arte biçeminin ilgi görür olması ilginçtir. Her ne kadar bizim Orta Oyunumuz Commedia dell’Arte ile kıyaslansa da, bizim oyun güncelin doğaçtan sunumunu, Commedia dell’Arte ise koca Roma kültürünün, örneğin Plautus ve Terentius’us yeniden yorumlanmalarını içerir.

 

Kanımca Doğu ikliminin Batı’nınkine göre geri kalması felsefe eksikliğindendir. Düşünce boyutu egemen olamamıştır doğu sanatına. Felsefe kendi içinde boyut barındırır. Günlük  olan tek düzlemdedir. Meddah, Karagöz, Ortaoyunu gündem düzleminde işler. Ama Shakespeare Antikite’den aldığı derin mirasla düşünsel dünya kurar. Sanırım, bunca sözle geleneksel tiyatromuza olan bakışımı açabilmişimdir. Felsefesi olmayan boyutsuz sanat satıhtadır. Ama onun içinden de sanatsal çıkarsamalar yapılabilir. Sonuçta o sanat da bir ifade ihtiyacından doğmuştur.  Ama o kadar. Bu müzeye kaldırmaya yüz tutmuş sanat ancak yaptığımız işlerimize yerel motif niteliğinde süs olurlar. Ben Paris’te hocam Michel Corvin ile tezim üzerine çalışırken Metin And kitaplarını hatmettim hatta hocamla arkadaş olmalarını sağladım. Metin And geleneksel tiyatromuzun sağlam kuramcılarındandır. Geleneksel tiyatromuzu bence Brehtvâri dokunuşla ustaca işlemiş bir ünlü tiyatro insanımız da Ferhan Şensoy’dur bence. Meddah’ın en özgün temsilcisi İsmail Dümbüllü kavuğunu en hak edenlerden biri olarak. Bana göre Cengiz Özek de çağdaş anlatımıyla çok usta bir Karagöz ve Gölge oyunu üstadıdır.

 

Tiyatroda kişisel yaklaşımıma gelince; elbette konvansiyonel olanın karşısında, deneysel olana yakın dururum. Devlet Tiyatroları’nı erken terk etmem de sanki biraz bundandır. Ancak unutmamalı ki, her deney bir sonrakine göre eski kalır. Yâni deneysel tiyatrodan ne anlıyoruz. Brecht dışavurumcu politik tiyatrosu ile denedi. Oysa şimdi onun politik inancı gündemden kalktı. Boal, Artaud, Grotowski denediler. Günlerinin koşulları içinde… Kimilerinin öğretisi biraz aşındı günün koşullarında. Bana gelince… Ben Stanislavski yâni benzetmeci, içsel bir tiyatro eğitiminden gelmekle birlikte dışsal çalışmamda Meyerhold biçemi ile kendime bir hamur yaparım. Yönetmen olarak çalışmama ise Peter Brook’un ‘Boş Alanı’ı sade yaratım adına bana hep eşlik etmiştir.

 

GÜREL SÜRÜCÜ:  Yazarlık ve oyunculuk alanlarında yeni projeleriniz veya hayalleriniz var mı? Kendinizi gelecekte nerede görüyorsunuz ve bu alanlarda hangi adımları atmayı planlıyorsunuz? 

 

ESEN ÖZMAN:  Yaşadığımız zamanlar çok da uzun vadeli planlar kurmaya izin veriyor mu, bilmem? Belli bir çağa gelince hayal kurmaktan çok kalıcı olmaya bakılıyor galiba. En azından bu benim için böyle. Benim şu süreçte tek derdim kendi kişisel tarihimden yola çıkarak küçük ölçekli de olsa bir dönemin belgesini gelecek tarihlere bırakmak. Çok genç yaşlarımda bile ölümlülük bilinciyle yaşadım. Bir sanatçının biricik emeli bu dünyadan geçerken kalıcılık olmalı gibi gelir bana. Tabii özellikle günümüzde sanatın ekonomik, medyatik güçle koşut giderek kantarın topunu kaçırdığını düşünecek olursak kalıcı-geçici kavramları endişe verici bir biçimde yer değiştiriyor. Büyük pazarda ön saflarda yer tutan medyatiklerin bile bundan bir yüzyıl sonra nerede olacağını kestiremeyiz. Ancak onların kuyruğunda dolaşan “medyatikvâri”ler bir yerlerde salınamaz gibi duyumsuyorum birkaç yıl içinde bile. Kısaca ben nacizane ölçeğimde geçmişin yanlış-doğru ikileminin göreceliğini, dün ile bugünün ayrışmasını, teknoloji öncesi ve sonrası düşünsel, duygusal dönüşümleri, evrilen çağın getiri ve götürülerini, savaşı bireylerin üzerinde farklı bir biçimde patlatan gizil güçlerin irade yönetimi üzerine kafa yoruyorum. Bu bağlamda kendimden yola çıkarak günümüzün insansal meselesini aktarmaya çalışıyorum gelecek kuşaklara.

 

Tiyatroya gelince; sahnede yönetmek ve oynamak yılların refleksi haline gelmiş artık bende. Pek çok sanatçıda da olduğu gibi… Kimileri böyle hissetmese de, biz tiyatroyu yaşam biçimine dönüştürmüş sevdalılar gıdamızı almadan yaşayamayız, yeni tiyatro biçimlerini okuyup, izleyip hayata geçirmeden yapamayız. Bunlarsız boşluğa düşer adeta ölüme yatarız. Bana göre tiyatronun en büyük kardeş düşmanı sinemaydı. Şimdi ise yapay zekâyı da içinde barındıran kocaman bir teknoloji var karşımızda. Ben bunlarsız tiyatro düşünemiyorum artık. Demek ki, teknoloji sayesinde ve rağmen oyunculuk ve reji anlayışımızı yeniden biçimlendirmeliyiz sahne üstünde. Aksi halde zaman zaman can çekişen sanatımız iyice komaya girer. Ben kendi adıma, tiyatro sürecimde çok kırgınlıklar, yıkılmalar, dargınlıklar yaşamışımdır. Ama bu arızalanmaların hepsi küllerimden doğmama yaramıştır. Ara verme isteği duyduğum zamanda da tiyatro hep yanımda gezmiştir benimle… Çağın isteklerine göre tiyatro yapmak hiç bırakmamıştır peşimi. Tabii dert edindiğim iletileri seyirciye aktarmak üzere olabildiğince çağcıl ilerlemek adına…

 

Şu an size daha önce sözünü ettiğim bir çalışma içindeyim. Tiyatro sanatının içine sinemasal olanakları entegre etmeye çalıştığım gibi farklı disiplinleri de birleştirmeye çalışıyorum. Heyecanlıyım bu deneme içinde elbette. Artık projemi paylaşma zamanıdır. Oyun: Medea’nın Kafası. Yazan: Andreas Flourakis. Yunanca aslından çevirdim ve yorumlayacağım.

 

Bana bu söyleşi keyfini yaşattığınız için size teşekkür ediyorum, Gürel Bey.

 

 

ESEN ÖZMAN

Esen Özman İstanbul’da doğmuştur. Oyuncu, yönetmen, yazar, çevirmendir. Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nden mezun olduktan sonra eğitimine Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümünde devam etti. 1985 yılında Paris’e gitti. Orada geçirdiği üç yıl boyunca Sorbonne-Nouvelle Üniversitesi (Paris III), Tiyatro Araştırmaları Enstitüsü’nde yüksek lisans tezini tamamladı. Paris Ulusal Konservatuvarı’nda yabancı profesyonel oyunculara yönelik özel bir sınıfa katıldı. Odéon Tiyatrosu ve Gérard-Philipe Tiyatrosu’nda Jean-Pierre Miquel ve Gérard Mesguich’in çalışmalarına asiste etti.

 

1988’de Türkiye’ye döndüğünde İstanbul Devlet Tiyatrosu’na katıldı ve sonrasında MSGSU Tiyatro Bölümü’nde ve Marmara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Kariyeri boyunca yerli, yabancı, klasik, çağdaş pek çok yapıta gerek oyuncu, gerek yönetmen olarak imza attı.

 

1985’ten bu yana tiyatro üzerine makale ve anlatıları Milliyet Sanat, Gösteri, Tiyatro, Mimesis, TEB Oyun Dergisi, Dramatik, Evrensel Kültür, İnsancıl gibi pek çok dergide yayınlandı.

 

Fransızca ve Yunan dilinden yaptığı oyun çevirileri Mitos-Boyut’tan yayınlanmıştır. “Sahne Tozu”, “Sahne Işığı”, “Menekşe Kız” yazarın özgün kitaplarıdır.