Taze Fasulye ve Sessiz Çaresizlik
Bazı hikâyeler sıcak yenmez. İçinde pişen duygular, zamanla soğur, dinlenir, anlam kazanır. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, tam da böyle bir hikâye. Taze fasulye gibi; zeytinyağlı, sade, sessiz. Ama soğuk yendiğinde daha çok şey anlatır.
Ender’in sütlacı gibi içe dönük, Çetin’in kuru fasulyesi gibi dışa dönük, Nihal’in enginarı gibi kırılgan ama dirençli bir anlatı bu. Her karakterin ruhu, bir yemeğin içinde gizlidir. Ve her akşam “Akşama ne pişirsek?” sorusuyla hayat yeniden başlar.
Barış Bıçakçı’nın edebiyatı, sessizlikle konuşur. Kelimeler azdır ama anlamlar derindir. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, bu sessizliğin en yoğun halidir. Ankara’nın gri sokaklarında, iki adamın aynı kadına duyduğu aşkı değil, bu aşkın etrafında örülen dostluğu, yalnızlığı ve çaresizliği anlatır. Seyfi Teoman’ın film uyarlaması ise bu sessizliği görselleştirir; kelimelerin yerini bakışlar, boşluklar ve loş ışıklar alır. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, sadece bir aşk hikâyesi değil; bir dostluk, bir şehir ve bir zamanın hikâyesidir.
Sessizliğin içinden konuşan bir hikayedir bu. Merkezinde Ender ve Çetin vardır. Çocukluklarından beri süren dostlukları, Almanya’dan gelen Nihal’in aralarına katılmasıyla sınanır. Nihal, ailesini bir trafik kazasında kaybetmiş, kırılgan ama güçlü bir genç kadındır. Ender ve Çetin, onu sahiplenir; evlerinde misafir ederler. Ancak bu misafirlik, zamanla duygusal bir karmaşaya dönüşür. Her ikisi de Nihal’e âşık olur ama bu aşkı dillendiremezler.
Roman, Ender’in iç sesiyle anlatılır. Bu tercih, anlatıya hem kişisel hem de melankolik bir ton kazandırır. Ender’in gözünden hem Çetin’i hem Nihal’i hem de kendisini okuruz. Barış Bıçakçı’nın dili sade ama şiirsel; cümleler kısa ama etkileyici.
Örneğin: “Freud tanısaydı severdi beni.”
Bu tür cümleler, karakterlerin iç dünyasını mizahi ama hüzünlü bir şekilde yansıtır. Roman boyunca sıkça karşılaşılan edebi alıntılar, karakterlerin entelektüel dünyasını da ortaya koyar.
Ender ve Çetin’in ilişkisi, romanın duygusal omurgasıdır. Aralarındaki bağ, Nihal’in gelişiyle sınanır ama asla kırılmaz. Bu dostluk, aşkın bile önünde yer alır.
Nihal, iki erkeğin de duygusal merkezine yerleşir. Ancak roman, aşkı bir sahiplenme değil, bir eksiklik olarak işler.
Mekân olarak Ankara, romanın atmosferini belirler. Soğuk, gri, sessiz bir şehir; karakterlerin iç dünyasıyla örtüşür. Ankara, bir karakter gibi romanın içinde yer alır.
Seyfi Teoman’ın 2011 yapımı film uyarlaması, romanın ruhunu büyük ölçüde korur. Filmde Ender, Çetin ve Nihal başrollerdedir. Teoman, Bıçakçı’nın metnini sinemaya taşırken sadık kalmayı tercih eder; diyaloglar, romanın cümleleriyle birebir örtüşür.
Film, Ankara’nın sessizliğini ve durağanlığını görsel olarak yansıtır. Uzun planlar, az diyalog, loş ışıklar ve boş sokaklar, karakterlerin içsel yalnızlığını pekiştirir. Seyfi Teoman’ın yönetmenliği, romanın edebi havasını sinematografik bir dile dönüştürür. Özellikle Nihal’in yalnız yürüyüşleri, Ender’in sessiz gözlemleri ve Çetin’in mutfakta taze fasulye pişirirken ki hali, bu atmosferi güçlendirir.
Roman, karakterlerin iç dünyasını kelimelerle işlerken; film, bu dünyayı görselleştirir. Romanın anlatıcısı Ender’in iç sesi, filmde yerini sessizliğe bırakır. Bu sessizlik, karakterlerin duygusal karmaşasını daha da derinleştirir.

