Şeyler
Öykü

Şeyler

Mustafa Fatih Boz

Yalnız bir sonbahar sabahına daha uyandın. Yatağından doğruldun. Artık peçeteleri de biriktirmeye başlamıştın. Öyle istiyordun. Onlar komodinin çekmecesinden koynuna kadar pek çok yerde hazır duruyordu. Komodinin üzerindeki işitme cihazını gördün, kulağına taktın; çekmeceden bir peçete aldın. Aynı yerindeydi. Ağzını sildin.

 

İçinde aydınlık bir güneş doğdu.

 

Yatağın kenarında bir müddet öylece bekledin. Gözün pencereden dışarı kaydı. Pencere pervazına vuran güneşin içinde bir güvercin… Yatağın kenarındaki bastonuna elini uzattın. Güvercin uçtu. Gardırobuna yöneldin, kapağını açtın. Kapağı neden açtığını unuttun. Askıda elbiselerin var, onlara baktın. Bunlar için kapağı açmadığını düşündün. Elbise dolabının kapağını kapatıp raf kapağını açtın. Ayrı raflarda kat kat dizili pijamalarına, bluzlarına, hırkalarına, çamaşırlarına, şallarına baktın. Eski, yeni her şey yerli yerinde; fazlasıyla.

 

Yüreğin kanatlandı.

 

Gardıropta ne aradığını düşündün. Üstüne baktın; üzerinde altlı üstlü, nergis çiçekli pijama takımı… Kahverengi benekli ellerini pijamanın üzerinde gezdirdin.

“Hatice Sultan, günaydın; hırkanı mı aradın?” dedi senin uyandığını görüp yatak odana giren kadın. Birden hırkanı hatırladın.

 

“Evet, kızım,” dedin.

 

Odanın kapısının arkasında asılı gri hırkanı sana giydirdi. Şalını omzuna verdi. Dairenin balkonuna çıktın. Her zamanki eski, tahta sandalyene oturdun, bastonunu yanına dayadın. Önündeki denize baktın; martılar havada, ürkek güneş vurmuş mavilere… İyot kokusu geldi burnuna. Balkonun demirine asılı, içinde toprak olan saksılara baktın. Üstlerinde çiçek yok ama hepsi aynı yerinde.

 

Bir nehrin içinde taşarak aktın.

 

Gözünün önünde, uzakta bir vapur gitmekte. Kuşluk vakti; deniz hâlâ uykuda. Vapurun önce kendisi, sonra bacası gözden kayboldu. Sokakta insanlar yavaş yavaş hayata kaynaşmakta. Başındaki ince, oyalı beyaz örtüyü öne doğru çektin; beyaz saçların biraz olsun kapandı. Düğmesiz gri hırkanın önünü ellerinle kapatırken hafif sabah meltemi kırışık yüzüne değdi.

 

“Kahvaltın hazır, Sultan!” diye seslendi bir kadın sesi mutfaktan.

 

Mutfağa gitmek için balkondan salona, salondan antreye, oradan da mutfağa geçileceğini hâlâ biliyorsun. Salona geçtin; bastonunla salonda durdun, etrafa baktın. Kitaplığın her zamanki köşede ve düzenli. Köşedeki masanın üzerindeki defterlerin, kalemlerin aynı yerinde; vitrinli televizyon ünitesi de tam karşısında, televizyon kumandası da televizyonun önünde. Duvara bitişik konsolun yanına geldin. Konsolun sol köşesinde, her zamanki yerindeki çerçeveli, siyah beyaz aile fotoğrafına baktın. Dört kişi… Biri siyah saçları topuzlu, genç sen; biri geçen sene kaybettiğin kocan ve iki küçük çocuğun; biri kız, biri oğlan. İşinde gücünde onlar şimdi. Evdeki kadına her hafta aynı gün, aynı saatte onları aramasını söylersin. Sanki sen onları aramıyorsun da senin hakkında onlara bilgi veriyormuş gibi… Ama sen merak edersin hepsini. Konsolun sağ köşesindeki kafes içinde sarı kanaryan… Her zamanki yerinde. O da sessizce çubuğunun üzerinde bekliyor. Tam olması gerektiği gibi.

 

Yüreğindeki ağırlık eriyip havaya karıştı.

 

Antreye geldin, portmantoya yöneldin. Önce çekmeceleri açtın; çeşit çeşit plastik, karton poşetler ve çantalar üst üste, düzenli hâlde beklemekte. Sonra portmantonun kapağını açtın, alt raflara baktın; tahta kutuların içinde dikiş malzemeleri; eski, yeni düğmeler, iplikler, lastikler… Üst raflara göz attın; renk renk, pek çoğu giyilmemiş, solmuş misafirlik ayakkabıların… Kaç yıldır orada durduğunu bilmediğin… Portmantonun açık askılığında asılı duran simli çantaya göz attın. Burada da her şey istediğin gibi.

 

Kalbin sevinçten çiçeklendi.

 

Mutfağa geçtin. Masanın üzerinde kahvaltın hazır; her zamanki altılı, çiçekli plastik kahvaltılık setinin içinde. Bu set herhalde otuz senelik, belki daha fazla; atmaya kıyamadıklarından… Sen kahvaltını yaparken yardımcı kadın tezgâhta iş yapmakta. Arada ona bakıyorsun. Kadın bezleri yıkayıp aynı yere astı. Deterjanı ve süngeri de aynı yere koydu. Dediğin gibi çalışmakta. Sonra lavabonun altındaki dolabı açtı, elindeki sirkeyi alta koydu. Sirkenin yanında plastik kutu içinde kullanılmış, kullanılmamış boy boy poşetleri gördün. Senin koyduğun gibi durmakta. Duvarda asılı, etrafı ahşap işlemeli eski saate baktın. Saat durmuştu. Ama olsun, her şey aynı yerindeydi.

 

İçinde bir rüzgâr esti.

 

Balkon kapısından gelen esinti içini titretti. Hapşıracak gibi oldun. Elini koynuna götürdün, elbisenin altındaki cebe koyduğun peçetelerden birini buldun. “Oh, burada!” dedin. Peçeteyi ağzına götürdün, hapşırdın, ağzını sildin. O sırada salondan telefon sesi geldi. Ses, salondaki sehpada duran kablolu telefondan değil, onun yanındaki cep telefonundandı ama sen kablolu telefondan sandın. “Şu kadın telefona baksa…” diye geçirdin içinden. O, mutfaktan telefona bakmaya gitti. Sen de onu bekledin. Arayan kişi komşu kadının kızıydı. Vefat eden annesinin bugün “yedisi”ymiş; öğleden sonra dua için seni de çağırıyorlarmış. Ölen kadını hatırlayamadın.

 

Mutfak masasından hemen kalktın; askıdaki simli, bez misafir ayakkabı çantanı ve raftaki kullanılmamış misafir ayakkabılarından birini aldın. Her şeye hemen ulaştın. Salondaki tekli koltuğuna oturdun, bu ayakkabını denedin. Oldu. Kanaryan da ötmeye başladı.

 

İçinde bir kuş havalandı.

 

Mutfaktan seslendim:

“Hatice Sultan! Bugün ‘anne’ diyebilir miyim sana?”