Sıçanların Ölmeye Gittiği Yer
Öykü

Sıçanların Ölmeye Gittiği Yer

Yusuf Gürfidan

“Bir ay yetecek para…” dedim. “Efendim?” diye karşılık verdi yan taburede oturan cüce adam. Salınan bacakları ile, bina iskemlesinin tepesinde bir şantiye işçisine benziyordu. “Az evvel nereye gittiğimi sormuştun, bankaya uğradım. Bir ay yetecek kadar para yatırmışlar hesaba. Hiç çalışmadan bir ay!”.

 

Cüce gerindi, “Çalışırken de bir zorluğun yoktu zaten, şimdi hepten rahat edeceksin; hayat sana güzel…” dedi. “Öyle deme.”, kafamı barmenden yana çevirdim; “Her işin kendine göre bir zorluğu var.”. Barmen, üstüne alınmakta gecikmedi: “Tabii. Her gece ayyaş eğlemek gibi!” diye cevapladı.

 

Cüce, gerinmesini bırakmıştı. “Hassittir ordan!”, diye çıkıştı. Devamını getirmedi. Bu defa Barmen, Cüce’ye dönüp; “1.47’lik boyunla alkolü nasıl sindirebiliyorsun sen, karaciğeriniz de küçük değil mi sizin?” dedi. Cüce, yere baktı. Fikrimce, bir müddet, tabureden atlayıp; barmenin yakasına yapışmayı düşündü. Ancak bu hararetten sonra, tabureye geri çıkarken; birinin yardımını isterse, yarattığı bütün hırçın imaj yok olacağından; yerinden kıpırdamadı. Başını yerden kaldırdı: “Sıçanların öldüğü yere git!” dedi. Kulağa bir küfür gibi gelmişti o ân.

 

Elim titreyerek bardağı tezgâha bıraktım. Öksürmeye benzer bir kahkahayla karışık, “Nereye gitsin?” diye sordum. Boğazım yanıyordu. “Duymadınız mı?” dedi, “Şehirde sıçanların ölmeye gittiği bir yer varmış. Son günlerde bodrumları terk etmişler; tek sıra hâlinde, oraya yürüyorlarmış…”, cevapladı. Bir ân, nefesim kesilir oldu.

 

Kahkaham artık, ciddi bir öksürüğe dönüşmüştü. Dürtülerimin alayına uğrar gibi; göğüslerim tıkanırken, ceplerimi yoklarken buldum kendimi. Barmene, “Baksana; boyu kadar, kendisi de komik!” dedim. Öksürenlere biri daha katılmıştı. Cüce’nin bütün zeminle arasındaki inip-inmeme kavgası arasında, bir soluklanmaya çıktım. Tırnaklarıyla tabureyi gıcırdattığını duyabiliyordum.

 

Bir soluk aldım. Nefesimi verirken; şehri her geçen gün, daha titrek görmeye başladığımı fark ettim. Arada, göz ucuyla; arkama bakıyordum. Tüm şehir, bütün evlerinde soba yakılıymış misali bir sis bulutunun arkasına saklanmıştı. Elimi uzatsam, dağıtacaktım. Parmağımı daldırsam, titreyen elleri; huzura kavuşacaktı.

 

Şehir, kocaman bir burun çekermiş misali; önümden gürültülü bir araç geçti. Saatime baktım. Yaşamak, insanın çok vaktini alıyor. Bistrolara çök, şehrin efsanelerini dinle derken; birkaç gün önce, işe gittiğim saatlerde; başka bir aracın işe gidişine şahit olmuştum. “Bir ay…”, dedim tekrardan. “Cebimde bir ay yetecek para var, muhtemelen bir ay sonra iş bulmakta da zorlanmam.”. Eve doğru, yola koyuldum. Şehir; benim ardımdan, araçlarda olduğu gibi burnunu değil, resmen içini çekmişti. Birileri kepenklerini açıyordu.

 

***

 

İki gündür evden çıkmadım. Buzdolabını, işi bıraktığım gün doldurmuştum. Kasıklarımdaki ince sızıyı duyumsadığım ânda, kapağına yöneldim. Kapağın iç tarafına yumurta konur, su konur; yine de arandım, durdum. Raflara elimi attım; bir margarin paketi gibi büzüşene dek, bütün paketleri sıktım. Hiçbiri, işimi görmeyecekti.

 

Maymunların, yüzünde de kıl çıkanları böyle; buzdolabındaki margarini bulamazlar fakat metrelerce ötedeki bayrağın Pakistan bayrağı olduğunu anlayabilirler. Yardıma ihtiyaç duyduğum fikri aklıma gelmeye başladı. Tez vakitte kovdum. Mutfak tezgahına yürüdüm. Bir aylık paramın içinden, birkaç elbise söylemiştim.

 

Paketleri sırayla açmaya başladım. İçlerinden o ân giymek istediğim bir tanesini üstüme geçirdim. Etiketlerini sökmeye yeltendim… Yeltendim lakin nafile! Elim, sırtıma uzanmıyor; parmaklarım, etiketle buluşmuyordu. Yardıma ihtiyaç duyduğum fikri, yeniden aklıma düştü. Bu defa o kadar hızlı kovamadım.

 

Gitmesini beklediğiniz misafiri kışkışlamanın en iyi yolu, ilgiyi onun üzerinden çekmektir. Karyolanın üstüne uzandım. Komodinin üstündeki kumandayı aldım. “… konusunda yardıma mı ihtiyacınız var?”, sesiyle açıldı alet. “Telefonun öbür ucunda bekleyen kızlarımız; ‘o konu’ dahil, yardımınıza koşmaya hazır!”. “Ve de nazır…”, diye tamamladım. Eşoğleşek Musa! Tutturmuştun, o şifreli kanalları da açalım; diye… “Erkek adamsın abi, ihtiyacın olur. Akşamları, makşamları?”. Oysa benim niyetim; arada bir, derbi falan izlemekti!

 

Ciğerlerimi kusarmışcasına öksürürken, ellerimin çakmaklara yapıştığı gibi; şimdi de numarayı tuşlamaya çalışıyorlardı. Kendimi yatıştırmayı denedim. Yardıma ihtiyacı olan ben değil, bedenimdi! Bu geceliğine, onunla ayrışabilirdik. Upuzun bir “işletmenin adı ve misyonu” seansından sonra nihayet gerçek bir insanla konuşabildim: “Kızlarımızdan hangisi ile görüşmek istersiniz?”.

 

-Elleri en becerikli olan hangisi?

-Beyefendi, yüz-yüze görüşmeler ceza kanununa aykırı. Biz etik kurallar çerçevesinde şekillendirdiğimiz vizyonumuzl-

-Tamam… Tamam! Ellerini kullanmasını istediğimden değil. Yalnızca güzel eller beni tahrik ediyor.

-Ödemeyi hat faturanıza yansıtacağız. Bu numarayı aramanın ücretine ek olarak… Onaylıyor musunuz?

-Ya hattım kontörlüyse?

-…

-Değil tabii ama!

-…

 

Bir cüce boyu süren sessizlikten sonra, bir kadın sesi duyabildim: “Merhaba tatlım, bu gece sana nasıl yardımcı olabilirim?”. Plan yapmaya çalışıyordum, sessizlik sırası bendeydi. Hesabımda ne kadar kaldığını anımsamayı denedim. Yetebilirdi sanırım: “Gömleğimin etiketini kesemiyorum, bir de margarini bulamadım ancak gömlek etiketi hallolursa margarini erteleyebilirim.” dedim. Ses, ilk cümlesinden daha iş görüşmesinde hissettirir bir tona bürünmüştü: “Bilgilendirilmiş olmanız lazım, yüz-yüze görüşemiyoruz fakat…”. “Fakat!”, dedim; “Ne kadar ödüyorlar sana?”. “(Şu) kadar, lakin…”. “Tamam. Ben (bu kadar) teklif ediyorum. Bu gecelik işverenin benim. Etiket keseceksin?”. “Etiket keseceğim…”, dedi; “Adres?”.

 

Yüz karası sohbet hatları… Ofisleri, şehrin kim bilir hangi ucundaydı? Bir taksi homurdatarak, kısa sürede gelmesini umdum. Yaşamak, insanın çok vaktini alıyordu. Bir ayın sonunda güçlük çekmeden yeni bir iş bulabilecek kadar kalifiyeydim ve banka hesabımda paralar, cirit atıyordu. Pekâlâ, birkaç kilometrelik bir taksi parasını da ödeyebilirdim…

 

***

 

Dün geceyi hâlâ aklım almıyor… Eteğinin sol tarafında, yırtmaçtan gayri bir defo vardı kadının. Adeta bir ısırık izi! Şehrin ısırıkları?.. “Yolda gelirken… Şu sıçanlar! Taksiden indiğim ânda; içlerinden biri, tek sırayı bozmadan; eteğime yapıştı. Ardından; hiç yerini şaşırmadan, yürümeye koyuldu… İnanabiliyor musun?”. İnanamamıştım. Macerayı reddediyordum. O boydaki eteği ısırmaya, hangi sıçan uzanabilirdi? Tavşan mıydı bunlar? Tavşan boyunda sıçanlar mı, yoksa sıçan görünümde tavşanlar mıydılar?

 

Yaşamak, insanın çok vaktini alıyordu. Şimdiden üç gündür işsizdim bile! Üstelik yeni bir iş bulmak için kılımı kıpırdatmamış; paramı gömlek etiketlerimi kestirmek adına, çarçur ediyordum. İyi olmuştu yine de, margarin derdinden kurtulmuştum. İnsan; orasına margarin sürecek kadar alçaldığında, kendisinden nefret ediyor…

 

İğrenç sıçanlar hakkında birkaç bilgi daha almam gerektiğini düşündüm. Bistro’ya dönecektim. Bistro’ya dönecek ve o cücenin yakasına yapışacaktım. Aksi takdirde, aynı mesafeden birbirimize bakamayacaktık. Gözlerimin hizasından tuttuğum gibi, soracaktım: “Nereye ölmeye gidiyor bu sıçanlar? Kimler, amaçları ne; kimin için çalışıyorlar, benimle ne ilgileri var?”. Şehir; her soluğunda, nasıl da benimle ilişkili bir nefes vermeyi başarabiliyordu?

 

***

 

Hergelenin biri, Beyoğlu tabelalarının isimlerini değiştirmiş: Sıçancuma, Sıçandere, Sıçanlı, Sıçanköy, Sıçantaş, Sıçanpaşa, Sıçanhane, Sıçanbaşı… Kim bilir hangi birine, ölmeye gidiyorlardı bunların? Bu yeni tabelalarla, bistroyu bulmam epey zor oldu. Yine de yağmur yemiş asfaltlar misali, kayar adımlarla, bir tabure çekebildim.

 

Etrafıma bakındım. Cüce, bu akşam gelmemişti. Barmene, ahvalini sormadan evvel; insanlara biraz kulak asmaya karar verdim. Kahrolası sıçan söylentisi, şehrin her tarafını sarmıştı; illaki birileri daha, konuşuyor olmalıydı. Ellerim titremeden bardağıma uzandım. O esnada beklediğim balık, oltaya takılmış gibiydi:

 

-Anlamıyorsun, bu ayrılığın seninle bir ilgisi yok…

-Neyle var o hâlde?

-Caddelerde sıçanlar cirit atarken; her gece, her gece; seninle buluşmaya çıkamam. Anlıyor musun?

-Sadece buluşunca mı adına ilişki deniyor bunun?

-Ya neye ilişki deniyor?

-…

-Dünyanın senin etrafında döndüğünü sanıyorsun, oysa ben de buraya gelirken sıçanlara basmamaya çalıştım; hiç şikâyet ettiğimi duydun mu?

 

Kahrolasın İstanbul şehri! Sıçanlı yüzünü, bir tek bana mı göstermiyordun? Geçen seneki domuz gribi haberlerinden beri, gördüğüm en hızlı yayılan naneydi bu: sıçanlar… Üstelik, ne sıkıcı bir konuşmaydı o öyle? Dünya ne salt berduşun, ne de kız arkadaşının etrafında dönüyor olmalıydı. Kitap, her birimize gelmemiş miydi? Hepimiz kendi kitabımızın Musa’sı, Davut’u; İsa’sı ve Muhammed’i değil miydik? Şu misyoner heriflerin ücretsiz İncil’leri, kafamı karıştırıyordu…

 

Barmen’e döndüm: “Baksana…”, dedim; “Buraya gelirken, Sıçanlı’da; hiç şunlardan dağıtan tipler gördün mü?”. Çantamdan çıkardığım ciltsiz İncil’i, tezgâha bıraktım. “Yok…”, dedi; “Sıçandan başka görülecek şey kalmamış şehirde, sittiğimin cücesi beddua etmiş olmalı!”.

 

“Olsun!”, dedim; “Sen yine de şunu dinle, benimle alâkası olduğunu düşünüyorum: Biraz okudum da bugün, bir hikâye anlatıyor. Bir adamın iki oğlu var hikâyede. Biri, babasından miras payını isteyip yabancı bir ülkeye sittir olup gidiyor (benim gibi). Orada parasını fahişelerle, zevk-ü sefâ ile çarçur ediyor (benim gibi). Parasız kaldığında ise eve dönüyor ve babası, oğlunu coşkuyla karşılıyor.

 

Ya ben, nasıl karşılanacağım?

 

Her neyse; besili danalar kestiriyor, giydiriyor onu. Herifin ikinci oğlu, baba parasını orospularla yemeyen, ‘Ben yıllarca senin tarlanda çalıştım, sözünden çıkmadım. Benim için bir oğlak bile kesmedin!’, diye sitem ediyor. Bunak da çıkıp diyor ki: ‘Benim bu oğlum ölmüştü, dirildi. Kaybolmuştu, bulundu. Sen hep yanımdaydın…’”.

 

Sustuğumda; Barmen’in çoktan çekip, gitmiş olduğunu fark ettim. Bu adamla hiç birkaç cümleden fazla konuşamayacak mıydım? Bardağıma işaret ederek, geri çağırdım.

“Ee?”, dedi; “Her şeyin seninle alâkalı olduğunu düşündüren ne?”. “Anlattım ya geçen gün…”, diye söze girdim; “Bir aylık işten çıkış paramı sağa-sola döküyorum. Sonum böyle olmasın diye bir mesaj mıydı bu kitapta, bu kıssayı bulmam?”. Barmen; bardağımı yenilerken, “Allah’ın da işi gücü yok, sana mesaj verecek; öyle mi? Önce şu sıçan sorununu çözsün!”, dedi.

 

Yaşamak, insanın çok vaktini alıyor. Bistro taburelerinde pinekliyoruz. Allah’tan mesajlar alıyoruz. Oysa ben artık mesaj almak değil, mesaj yazmak istiyorum! Çıplak bir yağmurluk gibi bistrodan dışarı fırladım. Şehir, sabah gözüyle çadırı kurmuş bir erkeğin işeme merasimi misali; yağmurunu, üzerimize döküyordu. Yanlış yere yağıyorsun, diye düşündüm. Hep yanlış! Bu sokaklarda yeterince ahmak var, başka yerlere düşmeliydi bu ahmakıslatanlar!

 

***

 

Sıçanları aramam gerektiğine kanaat getirdim. Saatin gece yarısını vurmasıyla, işsizliğimin dördüncü gününe girmiştim. Bir ayımı maceralar yaşama yolunda para harcayarak geçirmeyi düşünüyordum; oysa tek yaptığım, anlamsız bir söylentinin peşinden koşmaktı. Onu hayatımdan çıkardığımda; belki bisikletle Edirne’den, Selanik’e geçerdim. Yirmi altı gün, bu iş için yeter de artardı bile!

 

Nereye ölmeye giderdi bu sıçanlar? Ya ben; ölmeye gidecek olsam, nereye giderdim? Herhalde bir köprüaltına çekerdim kendimi. Ancak, iş bu ya; sıçanlar neden benim ölmek için tercih edeceğim yeri, kendilerine seçsin ki? Yine de denemekten zarar gelmezdi. Üstelik köprüaltları, bu saatlerde epey canlı olurdu.

 

Cadde, kılcal bir damar misali, çıkmaz sokaklara kıvrılıyordu. Kahrolasın İstanbul şehri, bu sokakların ne zaman bizi de ölümden gayri bir yere götürecek? Bir köprü altına vardığımda, beklediğimden farklı bir sahneyle karşılaştım. Koklaşan iki liseli değil; işini margarin kullanmadan gören bir bunak, sol elini duvara yaslamış, sağ elini çalıştırıyordu.

 

Pis moruk; geriye taranmış kıvırcık saçları, köstebek yuvalarınca gözenekli suratı, bir yüzden çok; mabadında çıkmışlar misali fırlamış sakalları, cigaradan kıstığı, cam haysiyetli gözleri ile; duvara halleniyordu. Ölmek üzere yola çıkmış, bir grup sıçandan daha ilgi çekici olduğu kesindi; fakat daha az tiksinç olduğunu söyleyemeyeceğim. Üstelik, margarin kullanmaması!.. Kahrolasın İstanbul şehri, kahrolasın İstanbul berduşu. Elini, bir vajina gibi kullanmak istiyorsan; ıslatacaksın be adam!

 

İçimden bir ses, aynı numarayı tuşlamamı söylüyordu. Kupkuru ellerin, cansız seslerini duymaktansa; bu moruğa bir iyilik yapmak istiyordum. Lakin, her istediğimizi de yapmamalıyız ya, kahramanlığın lüzumu olmadığına kanaat getirdim. Üstelik; ben ne pezevenktim, ne de Afrodit. Köprü altlarında sevda pazarlığı yapamazdım.

 

“Bana bak!”, dedim; “Ben şimdi, şuraya kıvrılıp uyuyacağım. Eğer bana dokunacak olursan, bir daha kendine dokunacak bir elin olmaz…”. Suratıma bakmadan, “Evinde niye uyumuyorsun?”, diye sordu. “Sıçanlar…”, dedim; “Evlere gelmiyorlar, dışarıda bir yerlerdeler. Onları bekliyorum.”.

 

İşini bıraktı. Bitirip, bitirmediğini bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum. Uzaklaşırken, laf olsun diye; “Ne sıçanı ulan?”, dedi. Uzandığım yerden doğruldum. Sıçanları nasıl duymamış olabilirdi?

 

-Buraya gelirken hiç sıçan görmedin mi?

-Yok…

-Peki ya Sıçandere’den geçmedin mi?

-Bizim zamanımızda şakalar daha edepliydi.

 

Bir söz daha etmeden, uzaklaştı. Olsun. Köprü altındaydım, yalnızdım; şafağın sökmesine daha vardı ve muhakkak çözeceğim bir sıçan gizemim vardı. Yaşamak, insanın çok vaktini alıyordu. Acele etmeliydim.

 

***

Bir rüya gördüm.

Ama yolda düşüneceğim üstüne.

 

Caddelere doluşmuş bir insan kalabalığı. Çember çizmişler. Çeperini yarıp, içeri girdiğimde; ortada, doğuran bir kadın görüyorum. Fakat ne kadın! Yarabbim, şu Köprüaltı Moruğu, duvarlara yaslanırken böyle suretler hayal ediyor olmalıydı. Lakin o kasıklardan, nasıl öyle çirkin bir şey çıkabilmişti? Hayır; kıpkırmızı suratlı, pörtlek gözlü, kat kat yağ bağlamış bir et yığını değil; tüyleriyle, kuyruğuyla; tam bir sıçandı, rahminden fırlayan!

 

Dört kilo, dört yüz gram; devasa bir sıçan… Kalabalık; kadının üstünü örttüğü gibi, sıçanı göklere çıkarıyor! Bir o el dokunuyor, bir öbürü; bu tüylü yaratığa. Hacer-ül Esved taşına dokunur bir haşyetle, gözyaşları döküyorlar. Yaratık da onları, şırıltılı bir işeme merasimi ile selamlıyor. İdrarını yüzünde hissedememiş olanlar, feryatlar yakıyorlar. Feci bir uğultu.

 

Derken, “çıt” diye bir ses duyuluyor. Bütün tüyleri, kuyruğuna rağmen; narinliğinden ödün vermiyor bu yaratık. Çıt sesiyle, boynu geri düşüveriyor. Kalabalıktan birinin elinde; kırılmış boynu ile -büyük bir şansla- doğduğundan sonraki dakikalar içerisinde, can veriyor. Daha berbat bir uğultu… Adamın üstüne çullanmalar. Uyanmadan evvel; tek hatırladığım, adamın paçalarına kadar işediği oldu. Yaa; kimisi kalabalıklar üstüne işer, el üstünde gezer; kimisi pantolonuna damlatır, götünden kan alırlar efendi!

 

Yaşamak, insanın o kadar da vaktini almıyormuş anlaşılan. Linç de edilebiliyormuşsun. Bir habersiz kaza kadar yakınmış canımıza, sıçanl- pardon, ölüm! Kafam; uyandığımdan beri, hayli karışık. Tanrı da bu şehirde, bodrum kat bir dairede; oturmuş, kirayı ödeyemediği için; sıçanları bekliyor olabilir miydi? Sıçanların, kapı çalma huyu var mıydı?

 

Kaldırımda dikildim. Bir sağıma, bir soluma baktım. Kahrolasın İstanbul şehri ne bir yaya şehri ne bir trafik lamban olmaz mı? Bir adım ya attım ya atmadım; “çat” diye bir ses duydum. Bacaklarım bir sıçan yavrusu kadar narin değiller ya; benimkiler çıtlamamış, adeta çatlamışlardı!

 

Yere yığıldım. Yürümek, topukları kırılmış bir topuklu ayakkabının üstünde debelenmek gibi hissettirmişti. Bacaklarımdan, göğsüme yayılan; -kasıklarımla kesinlikle alâkasız- bir ağrı duyuyordum. Göğüs kafesimin kapısını bir serseri açmış da organlarımı dışarı buyur etmişçesine; içim, dışıma çıkıyordu. İçim, dışıma çıkıyordu; bir ân olsun dışımın farkına vardım.

 

Yerde uzanıyorum, bir yığın sıçan. Ölmek için, İstanbul’un sayısız trafiği sakat caddelerinden birini seçmişler; anlaşılan burasıydı, aradığım yer. Yolun bir tarafından; hâlâ tek sıra hâlinde, kendilerini bir un çuvalı misali ezecek araçları bekleyerek; yürüyorlardı. Belki de işlerinden kovulmuş, onlarca sıçan; iş bulamadıkları için ölmeye karar vermiş gibi, yere kor bir kızıl, serilmişlerdi.

 

Beş gündür ismen bildiğim, nihayet tanıştığım sıçanlar; gördüğüm son İstanbul manzarasına dönüşürken, “Yaşamak insanın çok vaktini alıyor, evet ancak ölmek de saniyesine denk düşüyormuş be kardeşim!”; diye düşündüm. Yaşamak, çok kısa sürüyordu.