Yazar Seyfettin Araç ile son kitabı “Zamanı Tanrı Yaşar’ ve roman evreni üzerine konuştuk
Şiiri bir hobi
olarak gördüğünüzü, romancılığı ise bir sanat, mühendislik, mimari ve savaş alanı olarak tanımlıyorsunuz. Bu metaforlar, romancılığın sizin için ne denli karmaşık ve çok katmanlı bir uğraş olduğunu gösteriyor. Bu zorluklar sizi korkutmak yerine daha mı çok motive ediyor?
Şiiri salt hobi olarak değil yazı sanatının pırlantası, mücevheri olarak da görüyorum. Fakat evet romancılık başka bir alem, başka bir şey; mimarlık, mühendislik ve elbette bir tür savaş alanı benim için. Bir roman yazmaya, yaratmaya çalıştığım zamanlar hayattan kopuyor, kendimi sadece o romanın içine bırakıyorum. Şiir öyle değil; şiirde kulağınıza Tanrı fısıldar, Tanrının fısıldadıklarını da şairler yazar. Yine tekrarlıyorum, romancılık başka bir meziyet, herkesten ve her şeyden önce kendi benliğine, kendi bilgeliğine, kendi bildiklerine karşı bir meydan okuma. Yaratmaya çalıştığın her karakter sana başka bir galaksiden sesleniyor gibi hissedersin. Her hikâyede gövde kendi kendini bir kurt gibi kemirir, bitirir ve yazar yorulur, kendine küser. İşte tam da burada ben korkmak ve çekinmek yerine üzerine üzerine giderim olgunun. O romanı ya yazarım ya da yazarım ve en iyi en muhteşem haliyle okuyucuya sunarım çünkü tarihe bırakacağım bir iz bir imza olacaktır o, bilirim.
Romanınızın adını oluşturan “Zamanı Tanrı Yaşar” beyiti, kader ve insanın varoluşsal durumu üzerine derin bir düşünce barındırıyor. Kaderci olmamanıza rağmen bu güçlü ifadeyi seçmenizin özel bir nedeni var mı? Bu başlık, romanın temel felsefesini nasıl yansıtıyor?
Romanın ismini en eski Türk yazıtlarından, beyitlerinden birinden aldım. Kaderci bir insan olmadığımı biliyor ve bu roman genelinde insanın varoluşsal durumu üzerine uzun kavgalara girdiğimi hatırlıyorum. Bu isim, romanın ilk sayfasından son sayfasına kadar okuyucuya bir gerçeği hatırlatsın, yüzüne vursun, kendine getirsin diye verildi. ‘Zamanı Tanrı Yaşar, biz insanoğlu ölmek için yaratıldık’ beyitinin bu romanın ana felsefesi olması isteğimle başladı sanırım. Nedense isimleri belirlerken bu romana yakışacağını düşündüğüm, kefareti ve çaresizliği en iyi anlatan söz olduğunu hissettiğim ‘Zamanı Tanrı Yaşar’ beyiti romanın ana omurgası kıvamına büründü. Her karakter bir şekilde çaresizliği okuyucuya anlattı, içinden çıkılmaz durumu tane tane anlattı. Bir isim romanın tüm felsefesini bir kelimede bazan da bir cümlede anlatmak zorunda çünkü ve ben de bu kurala en uygun, hissiyata en yakın olanını seçtim. Romana bir kıyafet giydirir gibi giydirdim.
Altı roman kahramanını altı farklı anlatıcıyla aktarma biçiminiz, okuyucuya çoklu bir perspektif sunuyor. Bu anlatım tarzını seçmenizin temel amacı neydi? Farklı sesler aracılığıyla romanın temalarını daha zengin bir şekilde mi işlemeyi hedeflediniz? Bu tercih, okuyucunun romanla kurduğu ilişkiyi nasıl etkiliyor?
Tek bir amacım yoktu açıkçası. Çok amacım, çok hayalim, çok isteğim vardı ve bu uğurda tüm riskleri, zorlukları aşarak bir eser yaratma hevesim bu eseri ortaya koymama yardımcı oldu. Altı roman kahramanı, altı farklı anlatıcı ve her anlatıcıda mekân değişikliği beni hayli zorladı; dil, üslup, tarz, hayat, bakış açısı farklılığı en çok uğraştığım, zorlandığım, çabaladığım detaylar oldu. Benim her eserde olduğu gibi bu eserimde de bir idealim vardı; bu coğrafyada daha önce yapılamayanı yapmak, yazılamayanı yazmak idi. Kimselerin yaratamadığı türlerdeki en farklı romanları bir Seyfettin Araç klasiği olarak insanlara sunmak. Dün de hedefim buydu, bugün de bu, yarın da sadece bu olacak. Çünkü yeni türlerin ilk yazarı ve yaratıcısı olmak beni tarihte farklı bir yere koyacak buna inanıyorum. Dil ve üslup zenginliği, yazarlık kabiliyeti, yaratım farklılığı işte tüm bunları okuyucu kendi seçerek bana bir yer verecektir bu konuda okuyucunun kararına sonsuz saygılıyım ama yenilik ve tür konusunda ilk olmak gibi hayallerim hep olacak. Seçtiğim bu tercihle yani yarattığım bu tür yenilikle okuyucunun romanla kurduğu ilişkiyi farklılaştırmak, derinleştirmek arzusundayım ve şu ana kadar aldığım tepkilerle bunu başardığımı söyleyebilirim.
“Hikâyesi olan her şey güzeldir” cümlesiyle başlayan roman, acının bile bir güzelliği olabileceği fikrini taşıyor. Mikail’in acı dolu hikâyesi üzerinden bu güzelliği nasıl tanımlıyorsunuz? Acı, insan ruhunu olgunlaştıran kaçınılmaz bir deneyim midir?
Acı, insan ruhunu olgunlaştıran kaçınılmaz bir deneyim midirdeğil midir buna izin verirseniz okuyucu romanı okuduktan ve onca acının içinde nefes almaya çalıştıktan sonra kendi karar versin. Benim bu düşünceye verebileceğim yegâne cevap; bazı acılar insan ruhunu kemirir evet fakat o insana vicdan, merhamet, özlem, rüya gibi ayrıcalıklar da katar. Mikail o insanlardan biri, ruhunda tonla acı ile yaşarken kalbinde merhamet ve vicdan ile özlediği, rüyasına daldığı hayallerle yaşıyor, daha doğrusu yaşamaya çalışıyor. Acı insanı gerçek bir insan yapar. Acıyla tanışmadan, kayıplar yaşamadan büyüyen, olgunlaşan bir insan olabilir mi? Yağmur, dolu, kar yemeden büyüyen bir ağaç, bir meyve var mı? Gövdesinin en değerli kısmı toprağa, çamura batmadan çiçek açan bir fidan var mı? Hele ki roman kahramanları anlatacaksanız o karakterlerin acı ile imtihanları okuyucu için en muazzam deneyim de sayılmaz mı? Ruhunun çocukluğundan dem vuran insanların hepsine bakın henüz acıyla tesadüf etmemiş hayatlardır, inanın bana.

