Tango Severler Derneği Yeniköy Şubesi

Tango Severler Derneği Yeniköy Şubesi
Öykü

Kader ağlarını örmüştü. Daha gün doğmadan değil ama büyük ihtimalle bizimle aynı saatlerde çıkmıştı yola. Bana kalırsa böyle başlamıştı her şey. Ama söylediğim gibi, bana kalırsa… Kime kalır bu ihale, pardon hikâye; orasını bilmem. Neyse, devam edeyim ben. Hatta durun, biraz daha ileriye gideyim. Herkes aslında birbirinin de kaderi değil midir bir bakıma bir gölge misali? Ben de işte o yüzden hep kaldırırım bütün gölgeleri. Çünkü bilirim, onların da kanar dizleri. Anlayacağınız dostlar; biz karadan, o denizden gidiyorduk Avusturya Başkonsolosluğuna, rüzgârı da alıp arkamıza…

 

Yeniköy sahile de gelmiştik artık. Hem de kaderden önce. Bana kalırsa tabii, bu da yine aramızda. Sandalyelerimiz, her zaman olduğu gibi zaten Ömer Hoca’nın arabasında. Yanımızda ise gelmeden yaklaşık bir saat önce yapılmış, daha buharı üzerinde tüten —Ömer Hoca’nın tabiri ile “aile ekonomisini sarsan”— İlknur Hoca’nın o enfes organik ıspanaklı böreği… Eksiklerimiz vardı tabii; o yanımızda olmasa da hep ama hep aklımızda olan, Pera Palas Oteli’nde garsonların her daim el üstünde taşıdıkları o şahane şaraplar. Öncesinde, unuttum tabi en önemlisi boş bir park yeri bulmak.

 

Park yeri bulmak gerçekten başlı başına bir iş. Havanın güzel olmasını fırsat bilen herkes gelmişti Yeniköy’e. Derken bir ara, arabadaki herkes gözünü bir dakika ayırmadan park yeri ararken ve arkamızda başı sonu belli olmayan bir konvoy oluşmuşken, Ömer Hoca karar vermişti Mustafa Kemal olmaya. Sonra dile gelip o etkileyici ses tonuyla, denizden geçen gemilere bakıp: “Geldikleri gibi giderler!” demişti. Bir bakmıştık, gerçekten de gitmişlerdi. Sonra beklemeye koyulduk bir arabanın çıkmasını. Hemen girmiştik boşalan yere; arkamızdan söylenen, kulağımızı çınlatan nice şairane küfre paralel tabii…

 

Sandalyelerimizi almış ve yürümeye başlamıştık sahilde. Ömer hoca ilk iş Levent abiyi aramıştı. Bir de ne görelim! Levent abi bizi görmüş, karşıdan el sallıyordu. Yani Levent abi Yeniköy’e kaderden ve bizden önce gelmişti. Masayı da kurmaya başlamıştı çoktan. “Tam ben de sizi arayacaktım,” dedi Levent abi. Sonra sarılmalar, selamlaşmalar… Gören de uzun süredir görüşmediğimizi zanneder. Daha dün gece Cankurtaran’daki Armada Otel’de sabahlara kadar beraber dans etmemişiz gibi…

 

Masaya baktığımızda gözlerimize inanamadık. Her şey muazzam bir özenle ve düzenle yerleştirilmiş; adeta kraliyet ailesini aratmayan bir masa var önümüzde. Tam bir Rönesans tablosu… Siyah dolgun üzümler, şık kesimli enfes peynirler, gümüş çatal ve bıçaklar… Peçetesine kadar düşünmüş, her şeyi hazırlamıştı Levent abi. Şairin dediği gibi, “Masa da masaymış” denilen türden. Şiir gibi yani. O an dedim ki yerden göğe mavilikti zaman; kaybedeni olmayan…

 

Ben ise o ara Ömer Hoca’ya karşıya geçeceğimi söyleyip yürümeye başladım. Tabi böreklere dikkat etmelerini tembihleyerek. Bunu duyan başta Levent abi olmak üzere herkes gülmeye başladı masada. Hem yürüyor hem gülüyordum. Yolun hemen karşısında bulunan markete geldim. Reyondan iki şişe kırmızı şarap alıp kasadaki sıraya geçtim. Sonra ekibin yanına dönmek için yürümeye başladım.

 

Sahilden geçerken mutlaka bir balıkçının yanına uğrar, hâl hatır sorar, kovalarına bakarım. Yanına yaklaştığım balıkçının oltası da öyle bir eğilmişti ki nerdeyse kırılacak. Gelen büyük bir balık olmalıydı. Kaçan balık gibi… Herkes toplanmıştı adamın etrafına. Bir kişi de kepçeyi hazır ediyordu. Merakla bekliyorduk denizden ne çıkacağını. Sonunda balık girmişti kepçeye. Kocaman bir çipura.

 

Balıkçı, eline aldığı balığı sıkıca kavrayıp hareketsiz hale getirdi ve iğneyi dudağından çıkarmaya çalıştı. Çıkarırken bir baktım, balığın ağzı kanamış ve dudağından kovaya kan damlamıştı. O ara yüz yüze gelmiştim balıkla. Gözleri bana bir şeyler anlatmak ister gibiydi. Balıkçı iğneyi çıkarıp diğerlerinin yanına attı balığı.  O sırada telefon çaldı, arayan Ayça’ydı. Kapadım telefonu, yürümeye başladım hemen. Yürürken de bir laf attım denizin masmavi gözlerine bakıp.

 

“Kıyılardan önce davrandım, çekildim derinlere / Dudağımı denizlere bağışladım, gözler kan içinde.”  Karar vermiştim, yeni şiirimin ismi Çipura olacaktı.

 

Ekibin yanına döndüm. Ayça her zamanki gibi, “Neredesin ya, nerede kaldın?” Ben de, “Biraz sıra vardı, o yüzden geç kaldım,” dedim. Baktım, Levent abi başlamış çoktan. Bizim İspanyol Ayça ile kadeh tokuşturuyorlardı. Ayça da lojistikçi ya; Boğaz’dan geçen gemilere, özellikle de kendi şirketinin gemilerine daha bir coşkuyla, hatta bir saygı duruşu misali ayağa kalkarak kadeh kaldırıyordu. Sonra da oturuyordu sandalyesine. Ben de tabii hemen bir kadeh doldurup denize attığım, ileride ise yazacağım Çipura şiirimin ilk dizelerini onlara okuyacaktım.

 

Saat bayağı ilerlemişti ama keyfimize de diyecek yoktu. Gelen geçen masaya bakıyordu. Aklıma bir an, çalıştığım havuzdaki üyemiz Edmond geldi. Ailece üye olmuşlardı havuza. Kartını vermişti. Ömer Hoca’ya gösterip “Ne yapayım hocam sence?” dedim. “Ara,” dedi. Telefon çalıyordu. Edmond’un Türkçesi iyiydi. Baktım, açtı. Konsolosluğun tam karşı çaprazında olduğumuzu söyledim. Yaklaşık beş dakika sonra Konsolos Edmond yanımızdaydı. Gerçekten şaka gibiydi! Saat akşam 21.00 olmuş, tek telefonla konsolos masamıza gelmişti. Çok nazik ve iyi bir adamdı. Adam gelmişti gelmesine de yanında beş şişe de şarap getirmişti. Ömer Hoca ile ben birbirimize bakıyorduk. Ömer Hoca kısık sesle, biraz da yüzünü ekşitip “Sadece beş tane mi?” demişti. Biz gülmemek için zor tutuyorduk kendimizi.

 

Gecenin hangi yarısındaydık bilemiyorduk artık. Öylesine güzel bir geceydi ki Edmond dâhil kimse bitmesin istiyordu. Zaten konsolosluğun son katında oturduğunu söylemişti; evi oradaydı yani, konsoloslukta. Mesela “Geç oldu, bizim evde devam edelim,” deseydi soluğu Avusturya Başkonsolosluğu’nda alabilirdik. Sonunda biraz da gülerek “Yolum uzun, gitmem gerekiyor,” deyince masadaki herkes gülmeye başlamıştı.

 

Konsolos masamızdan ayrıldı. Kader de o ara ağlarını toplamış dönüyordu. Üzgün bir hali vardı. Bunu gören Levent abi, baktım kader’i masaya davet etti. İlk kadehten sonra hemen dökülmüş, tüm planlarını anlatmıştı. O da “Yoruldum, yeter artık,” diyordu. O an Levent abi, “İşte bütün oyunlarını bozduk kaderin,” dedi.  Sonra birkaç kadehten sonra kaderin de keyfi yerine geldi. Kader yüzümüze gülmeye başlamıştı yani. Ama hatırlıyorum, ara ara sesini yükseltip “Coğrafya kader değildirrrrr! ” diye bağırıyordu.