“Sevmiyorum arnavut kaldırımlı sokakları.Ayrıca Türkiye burası, Arnavutluk’ta mıyız, bu nasıl isim? Gitti ca’nım ayakkabım!” İdil kendi kendine söylene söylene yürüyordu Akaretler’de. Daha doğrusu topuğunun biri kırılmış ayakkabılarıyla yürümeye çalışıyordu. Bir yandan yetişmesi gereken toplantıyı, diğer yandan çok severek aldığı ve henüz daha bir, iki kez giydiği kırmızı ayakkabısını düşünüyordu. Bir diğer yandan da şık görüntüsünün altına doğru indikçe komikleşen görüntüsünü düşünmemeye çalışıyordu. Ayakkabı düşmanı gibi gördüğü kaldırım taşlarına içinden saydıra saydıra yokuşu tırmanırken gergindi. Evet ayakkabı düşmanıydı bu ‘arnavut kaldırımı’ isimli canavar. Çünkü senede birkaç kez muhakkak bir topuğunu yerdi. Topuk yemek ve zor duruma düşen kadınları izleyip kıs kıs gülmek en sevdiği iş olmalıydı bu canavarın. Herkes üzerine basıp geçtiği için hissettiği eziklik duygusuyla alabildiklerinden kendince intikam alıyordu işte. “Hadi bırak artık taşlarla kavga etmeyi!” diyerek dikkatini toplamaya çalıştı İdil. Sek sek atlayan çocuklar gibi görünüyor olmalıydı ya da belki de bir bacağında fiziksel sorunu olan bir kadını andırıyordu. Belki onu görenler: “Zavallı genç kadın, halbuki ne kadar da hoş görünümlü, yazık, bacağı sakat.” diye fikir yürütüyorlardı. İşin aslını bilmeden yorum yapmaya bayılırdı bu millet zaten. Bu düşünceler içerisinde kaybolsa da yolunu kaybetmeden ulaştı toplantısı olan ajansa. Aylardır kapılarını aşındırmıştı. Gide gele hafızasına işlemişti adresleri, gözleri kapalı olsa yine de bulurdu. Bu uzun uğraşlardan sonra bir sunum yapma şansını elde etmişti sonunda. “Giden bir ayakkabı olsun. İşi alırsam alacağım prim ile daha güzelini alırım.” diye kendini motive ederek üç katlı taş binanın sokakla birleşen giriş kapısının önünde durdu. Derin bir nefes aldı. Sekerek yokuş tırmanmaktan ayakları acıyordu. Fakat giriş kapısında kamera vardı. Zile yukarıdan basan kız, halinden o kadar bezmiş oluyordu ki her gelişinde, büyük ihtimalle kameraya bakmıyordu bile. Baksa bile sadece kim olduğuna göz ucuyla bakıyor ve bir an önce zili susturmak için düğmeye basıyordu. Fakat yine de İdil işini şansa bırakmak istemedi. “Ne olur, ne olmaz! Bakarsın patronların da gözünün kameraya değeceği tutar”. Yüzündeki ağlamaklı ifadeyi hızlıca bir gülümsemeyle değiştirdi. Zile basmasıyla kapının açılması bir oldu. “Onca dakika kapının önünde dikilirken yukarıdan beni mi izliyorlardı yoksa?” Daha fazla oyalanmadan kendi ağırlığının çok katındaki demir yığını eski kapıyı tüm gücüyle iterek yüksek tavanlı girişe attı kendini. Girişte bulunan altın varaklı boy aynası karşıladı onu. Ajansın en eski çalışanı bu ayna olabilirdi. Karşılama personeli gibi yıllarca hep o kapının tam karşısında dikilmekten altın kaplamaları soyulmaya başlamıştı. Ne çok çalışan değişmişti kim bilir? Ama bu ayna hep orada durmuş gibiydi. Görkemli varak işlemeleri, gelen ziyaretçilerin üzerinde etkileyici bir mekân izlenimi vermeye çalışıyordu. Bunu, yaptığı işten dolayı biliyordu İdil. Ne de olsa kaç yıldır reklam ve pazarlama alanında çalışıyordu. Firma imajlarını, müşteri ya da iş ortaklarını etkileme yöntemlerini, detaylara saklanmış gizli mesajları okumayı öğrenmişti. “Yemezler canım, reklam vermeyin de görün, bu zenginlik imajınız işe yarar mı?” Aynada saçını, eteğini hızlıca düzeltti ve makyajına bir göz atıp merdivenlere doğru yürüdü. Bu şaşaalı binanın asansörü yoktu. Belki yapı mimarisi uygun değildi ya da binanın mimarı da en az bu ajans sahipleri kadar burnu havada ve onlara ulaşmak isteyenlere “Bu kolay olmayacak, azıcık terle, zorlan bakalım.” diyecek kadar egoluydu, kim bilir……………
Bir es verdi Hümeyra, zorunlu bir es. Çünkü yazı burada kesilmişti. Zaten bugün olan her şey tuhaf değil miydi? Önce bir yıl boyunca çok çalıştığı o lanet sınavı, iyi geçtiğini düşünmesine rağmen kazanamadığını öğrenmiş, sonra kendini bu deniz kenarına atmıştı. Kayaların üzerine oturmuş, kendi ruhu dalga dalga kabarırken, durgunluğuyla tezat oluşturan denizi izlemeye başlamıştı. Kendini bu sonuç yüzünden hayallerinden o kadar uzak hissediyordu ki normalde sigara içmemesine rağmen art arda bir sürüsünü yakıp söndürmüştü. Bu sigara özentiliği onu günün en bomba tuhaflığına götürmüştü. Tam yeni bir sigara daha yakacakken çakmağını düşürmüş, kendine “sevgi dolu” yakıştırmalar yaparken kayaların dibinde şeffaf, ağzı bir mantarla kapanmış, içinde kargacık burgacık yazılar görünen, deniz tuzundan içindeki çok da anlaşılamayan bir şişe görmüştü. Başka bir zaman olsa belki asla eğilip onu, o sıkıştığı yerden almazdı. Fakat o gün tuhaf bir gündü. Ve işte en bomba tuhaflıkla da şişenin ağzını açıp içinden çıkan bu yazıyı okuduğunda yaşamış oldu. Anlamadı yazının amacını, neden şişenin içine konulduğunu, buraya ne zaman ve neden geldiğini. Ve neden bu tuhaf günde, onun ayaklarının altına saklandığını…Bu düşünceler içerisinde artık kalkmaya karar verdi. “Eve dönsem iyi olur, evdekilere de bu “harika” haberi vermeliyim, değil mi? Sınavı nasıl kazanamadığımı bilsinler, bilsinler de biraz da onlar boğsun beni. Sigara dumanı az geldi.” Yavaşça oturduğu yerden doğruldu. Oturmaktan da içinde dolaşan nikotinden de sersemlemişti. Elindeki kağıdı da buruşturup atacaktı. Saçma sapan bir yazıydı alt tarafı. “Her şeye bir anlam yüklemeye gerek yok. ” diye düşünürken kağıdın arka,boş yüzünde,en sona iliştirilmiş bir not fark etti. “Bu roman,beni hayata bağlayacak son çare. Hiçbir konuda olmadığım gibi yazma işinde de iyi değilim sanırım. Ama ahhh umut, ah o yaşama olan platonik aşkım…Yine de bir işaret,son bir işaret bekleyecek kadar şansım olsun isterdim. Bu yüzden kendimi denize atmak yerine bu şişeyi atmaya karar verdim. Son bir şans için…Olur da bir bulan, okuyan ve daha da iyisi, yazımın devamının gelmesi için beni kandıracak biri çıkarsa diye kumar oynadım hayatla. Bugün günlerden 20 Ekim 2018. İki yıl sonra tam da bugün, o şişeyi attığım gibi kendimi atacağım denizin serin sularına. O tarihe kadar 12345 olan numarama ulaşan olmazsa…
Hümeyra’nın kalbi bir kuş gibi çarpıyordu o an. Düşünceleri donmuş gibiydi. Şaka mı, gerçek mi, anlam veremediği bu satırlar karşısında ne yapacağını bilemez halde eli telefonuna gitti. Neydi bu tuhaf günün tarihi? Bugün günlerden neydi? 18 Ekim 2020. Derin bir oh çekti sayılar takvimde belirince. “İki günüm var…. Peki bu telefon numarası gerçek mi?”
