Elindeki vazoyu içindeki çiçeklerle birlikte öfkeyle fırlatıp attı. Kırılan dökülen vazo değildi aslında, ortalığa ölü sonbahar yaprakları gibi biçare şekilde saçılan çiçekler de değildi savrulan zaten. Kırılan umutlar, sönmüş hayaller, boşa gitmiş olması muhtemel emekler odanın ortasında hüküm sürüyordu. Yalnızca bu duygular değildi ortalığı kasıp kavuran, bir de cevabını bildiği ama görmezden geldiği yığınla soru evin duvarlarından kaş göz edip dalga geçer gibiydi onunla. Soru ne olursa olsun, “Bilmiyorum işte ya da bilmek istemiyorumdu” cevabı. Ne kimsenin üzerine varmak istiyordu ne de kimsenin üzerine gelmesini. Rahat bıraksındı herkes onu. Gitgide görünmez olmak istiyordu sanki. Epeyce de kilo vermişti aslında. “Acaba biraz daha kilo versem görünmez olur muyum?” diye dalga geçti kendi kendisiyle aynada. Sonra aynadaki aksine dokundu, ne kadar da soğuktu, ölüm gibi tıpkı. Bize yansıyan görüntümüz sıcacıktı oysa, ona dokunmadığımız sürece yani. İnsanın kendine dokunması bu kadar zor muydu ya da bu soğukluk, bu ulaşılması imkansız hal aslında bize öğretilen miydi? Yanlış öğretilen ya da. Bu soruyu da es geçti. Kimdik biz sahi? Öğrendiklerimizle bize öğretilenlerin toplamı mı, yoksa biz öğrenelim diye bize dayatılan o asla öğrenemediklerimiz mi? “Boş ver ya” dedi kendi kendine. Yine o his geldi içine birden; yok olma hissi. Bu his arada bir yoklardı onu. Hatta bazen “acaba şu anda var mıyım?” diye elini yüzünü kontrol ettiği bile olmuştu. Yani nasıl bir histi bu? Tarif etmeye çalışsa, günün alışılagelmiş tabiriyle şöyle tarif ederdi sanırım; “Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor.” Yok işte! Yeniden düşünmeye başladı varlıkla yokluk üzerine. Bu sefer içini bir ürperti sardı, biraz da panikle aynaya tekrar baktı. Bir de ne göremeseydi aynada? Kendini! Kocaman bir hiçle baş başa olduğunu fark etti bir anda. Demek ki olmuştu sonunda olacak olan, öldürmüşlerdi sonunda onu da. Ne fark ederdi; belki kırılan vazonun camları saplanmıştı şah damarına da öyle ölmüştü, belki de kendi kendine öylece sessizce ölmeyi seçmişti ama elinde değildi ki ölmek ya da ölmemek. Bu da öğretilen bir şeydi belki. Zaten hepimiz tasımızı tarağımızı toplayıp gitmeyecek miydik şu alemden, şu ya da bu şekilde? O da öyle o anda gitmeyi seçmişti işte. Kırılan vazonun dağılan parçaları arasında kalan bir yaşam, savrulmuş çiçeklerle kucaklaşmış ve hiçliği sarmalamıştı. Evet yoktu artık. Aradığımız kişiye ulaşılamıyordu gerçekten de. En iyi öğretilen şeyi bellemişti nihayet. Gitmeyi…
Adı: Kadın Seçkisi
- 11 Haziran 2026
