“Beni çöz Miss Marple
İçimden çıkmak istiyorum artık”
Hatalı Teşbihler, Didem MADAK
“Beni çöz Miss Marple
İçimden çıkmak istiyorum artık”
Hatalı Teşbihler, Didem MADAK
“Kadının köklerine ilişkin, anımsanması gereken şey öncelikle o köklerin cennette oluşudur. Erkek çölün tozundan biçimlendirilmişken, kadın cennetin çiçekleriyle kalın yapraklı bitkilerinin altında doğmuştur. Birçok kişilik özelliğinin altında bu yatar.” Michel Tournier, Erkek ile Kadın [1] adlı deneme yazısında cennetin yerlilerinin kadınlar olduğunu söylerken benzer biçimde Çalı Horozu [2] adlı kitabında yer alan Adem Ailesi adlı öyküsünde bu yorumunu incelikli bir mizahi bir kurguyla tekrar aktarır: “Cennet’ten kovulma olayı Adem’e ve Havva’ya aynı şeyi düşündürmüyordu. Adem yabancısı olmadığı şeyler arasındaydı. Çöl dersen, orada doğmuştu. Toprak dersen, gövdesinin kalıbı ondan yontulmuştu. Üstelik Yehova onu her türlü kadınsal öğeden arıtmıştı. Böylece bir antilop gibi hafif ve toynak kadar sert ayakları üzerinde bir deve gibi yorulmak nedir bilmeden yürüyordu. Ya Havva! Zavallı Havva ana. Cennet’in nemli ve vıcık vıcık toprağından yapılan ve hurma dallarının kıpır kıpır gölgesinde mutlu bir uyku çekmekten başka bir şey düşünmeyen bu kadın ne kadar üzgündü. Soluk soluğa yürüyen Adem’in peşi sıra, güneşten kavlamış sarışın teni ve kayaların parçaladığı körpe ayaklarıyla inleyerek sürükleniyordu.” Yeryüzünde tarih boyunca kadınların bu kadar acı çekmesi, baskı, şiddet, hor görülmeleri, yok sayılmaları belki de Tournier’in anlattığı gibi cennetin gerçek sürgünlerinin kadınlar olmasından olabilir mi?
Kadınların cennetten sürgün edilmeleri bir mit, inanmak göreceli, tartışılabilir ama yeryüzünde erkek egemenliğinin hep arzu edip de bir türlü tam olarak ulaşamadığı ‘eril cennet’ düşünün kadınların cehennemi olduğu tartışılmaz. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri dünyanın birçok yerinde ağırlıklı olarak da ataerkil yapının baskın olduğu topraklarda şiddetini arttırarak sürdürüyor. Sokak ortasında işlenen cinayetleri insanlar bir seyirci gibi izliyor. Medyanın türlü kanallarında artık sadece istatistik bir veriye dönüşen ölümler sıradanlaşmış bir olay gibi sunuluyor ya da sanki durumun kendisi yeterince üzücü değilmiş gibi acılar köpürtülüyor. Bu köpürmeyle birlikte bir süre sonra haberin kendisi görünmez hale geliyor, acı, haber yapılmaktan çok sömürülüyor. Oysa hakikat nerede başlıyor, nerede bitiyor? Öldürülenin en temel hakkı yaşam hakkı elinden alınırken aynı zamanda geride kalan insanlar, ana, baba, çocuklar, en çok da çocuklar. Onların yaşamı, yaşam hakkı ne kadar korunuyor? Derine inmek gerek, nedenlere ulaşmak. Medya değil belki ama edebiyat bunu başarıyor. Yaşamın yüzleşmekten korktuğumuz yönüyle karşılaşmamızı sağlıyor, insanın, yaşamın gerçekliğine iniyor. Gücü de burada. İnsanla, yaşamla ilgili hakikate en iyi ulaşabildiğimiz yollardan biri o. İşte kadınlara düşman bir memlekette bir kadın olarak yaşamanın zorluğunu, sadece üçüncü sayfa haberinden alıntılanmış bir hikâye olmaktan çıkaran, onların bastırılmış arzularını, sessiz çöküşlerini, bir kadının iç sesinden şiirsel bir dille anlatan, edebi üretimiyle eyleme çıkan bir roman, tam da söz edilen gerçekliği bizlere sunuyor. Sibel K. Türker’in bu yıl Duygu Asena Roman Ödülü’ne de değer görülen “Cennete Gibiyim” [3] adlı romanı.
Roman, Temenni adlı genç bir kadının şiddetle çevrelenmiş yaşamında var kalma çabasının hikayesi. Temenni, özellikle yoksul birçok kadının yaşadığı çaresizlik sarmalının içindeki karakterlerden biri olarak çıkıyor okuyucunun karşısına. Romandaki karakterlerin yoksul sınıftan seçilmesinin toplumdaki genel yoksulluğun patriyarka ile iç içe geçip kadınlara şiddet olarak dönmesiyle yakından bağlantılısı var. Temenni daha çocuk sayılabilecek yaştayken onun ve küçük erkek kardeşinin gözlerinin önünde babası annesini katlediyor. Bu cinayetten sonra babası hapse giriyor. Kardeşi babaannelerine gönderiliyor. Temenni ise teyze evine sığınıyor. Sığınıyor demek mi gerekir yoksa sığıntı mı? Hizmetçi hatta besleme gibi bu evde Temenni. Üstelik bir katilin taşımadığı suçluluk duygusunu o ve öldürülen annesi taşıyor sanki. Yasını paylaşabileceği kimsenin olmadığı bu evde ve hayatta yapayalnız.
On dört yaşında girdiği teyze evinde bir süre yaşıyor. Liseyi bitirdiğinde de eve üç beş kuruş para getirsin diye işe girmesine izin veriliyor. Ancak yoksul denebilecek bu evde para erkeğin kendi iktidarını pekiştirme aracı olduğundan Temenni’nin eline geçen paranın çoğu teyze evinde kalıyor. İlk işi ansiklopedi satmak, zamanla seviyor bu işi çünkü ansiklopedileri okumak oradaki bilgilere sığınmak ona var edemediği bir yuva hissi veriyor, onu ısıtıyor. Ancak zamanla varlığı kaldığı bu evde yük gibi görülmeye başlıyor. Oysa herkesin yükünü taşıyan o. Tüm hayatının hamalı.” Bir hamal bir gün de küfesi boş olsun, sırtı dik bacakları hafif olsun istemez mi? Bir hamalın hayalidir bir güncük yüksüzlük. Ben de hayattan böyle bir gün dilerdim ara sıra. Aklıma dilemek geldiğinde dilediğim tek şeydi bu.” İstenmediğini anladığı bu evden bir süre sonra kurtulup mütevazi bir eve taşınıyor. Yaşadığı çaresizliğe rağmen yaşama direnci Temenni’nin güçlü yanı. İş değiştirip bir turizm seyahat firmasında çalışmaya başlıyor bir süre sonra da oraya müşteri olarak gelen kendisinden yaşça oldukça büyük bir adamla tanışıp evleniyor. Kendisini hiç sevmeyen bu adamla on yıl evli kalıyor üstelik onu hiç benimsemeyen, huzursuz bir kayınvalideyle de aynı evi paylaşarak. Bir gün kocası kalp krizinden ölene kadar da evliliği sürüyor. Kocası, kötü biri sayılmaz ona fiziksel şiddet uygulamıyor ama sevilmeme cehenneminde sevgisizlik en büyük şiddetlerden biri değil mi? Peki Temenni neden tam teyze evinden kurtulmuşken sevmediği bir adamla evleniyor? Nedeni korku. Her an hapishaneden çıkabilecek babasına karşı, kendisini kocasının koruyabileceği düşüncesiyle evleniyor onunla. Babası annesini öldürdüğünde polise haber veren oydu, bu nedenle babasının onu da öldürebileceğini düşünüyor. “Gülseher yanı başımda kalbini delen bir kurşunla öldürüldükten sonra sırtından itilmişçesine kocama kaçtım. Ardıma bakmadan hem de. Bir erkeğin gölgesinde büyümeyen cılız bir bitki gibi yaşamak isteyerek kaçtım.” Bir erkeğin şiddetinden kaçıp başka bir erkeğe sığınmanın çaresizliğini derinden yaşıyor.


Korku, duyguların en güçlüsü. Yaşamın her anına tedirginlik sindiğinde nasıl yaşanır? Nehirden su içmeye çalışan ceylanın gözündeki timsah korkusu gibi hep tetikte yaşam arzusu ne kadar yerine getirilebilir? Yaşamı anlamlandırabilmek yerine hayatta kalma korkusu. Temenni’nin tüm ilişkilerini belirleyen duygu bu. Çevresinde yer alan erkekler yaşamı şiddet kullanarak, parçalayarak biçimlendirmeye çalışırken, yaşamı yok ederken ve bu sevgisizliği kadınların üzerine yıkarak var olurlarken yaşam ne kadar içselleştirilebilir? Kendi annesinin ölümü, teyzesinin oğlunun ablasına ahlak polisliği yapmaya kalkışıp gözünün birini neredeyse kör etmesi, iş yerindeki arkadaşı Güleser’in eski kocası tarafından herkesin gözü önünde vurularak öldürülmesi. Bu sarmalın içinde o, korkuya bulanmış şekilde yaşıyor, içine saplanıp kalan korku, yaşamı daraltan, kapatan, azaltan korku. Tüm bu yıllar boyunca ne annesinin öldürülme travması ne de babasının hapishaneden çıkıp onu da öldürebileceği korkusu kötü bir kokunun sinmesi gibi üzerinden hiç çıkmıyor.
Kendi evinde annesinin cinayetine tanıklık, teyze evinde emek sömürüsü, dışarıda kadın cinayetleri ve onu kuşatan sevgisizlik Temenni’nin yaşamının özeti. Sürekli bir keder hali, bir burukluk hissi. “Kederi tanımla, deseler tanımlayamaz; bir kuyudan içeri düşmek gibi, derdim. Kuyu da kendi içine düşerdi aynı anda. Sonu gelmezdi bu düşüşün.” Temenni yaşamında acının yarattığı boşluğu bazen bir yere saplanıp çıkmayan burguya, bazen tahtakurdunun tahtayı kemirme sesi gibi tekdüze çıldırtan bir sese bazen de yok olma isteğiyle küçücük kalıp ayağın altına yapışan bir sakıza yapışma isteğiyle özdeşleştiriyor. “Herkes üstüme basıp ezebilirdi beni”. “Çiğnenip atılmış bir sakıza yapışacaktım belki de” Bu senaryodaki en iyi taraf babamın beni asla bulamayacak olmasıydı.” Görünmez olmak istiyor Temenni yaşadığı ölüm korkusuyla görünmez böylece az da olsa bir huzuru yaşayacağına inanarak.
Korku güçlü evet ama yaşama arzusu korkudan da güçlü. Erkekler gibi yıkıma değil kadınlar gibi yaşama dönük olduğundan olsa gerek Temenni için de öyle. Her ne kadar korku sarmalı onu kuşatmış olsa da arka fonda ince motifler halinde örülmüş bir yaşam arzusu sürekli eşlik ediyor ona. Ansiklopedilerde okuduğu bilgilere duyduğu arzu, kendi bedenini keşfetme arzusu, kocası öldükten sonra çalıştığı çocuk kütüphanesindeki iş arkadaşı Levent’e olan aşkı. Onun yaşam direncinin örnekleri. Özellikle aşk onu en çok güçlendiren duygu. Oysa önceleri aşktan korkuyor uzak duruyordu. Ona göre ölümle bir arada olan bir duyguydu aşk. Bütün cinayetler aşk adına işleniyordu. Babasının annesini, öldürme sebebi de. Şimdi ise aşk dönüştürüyor yaşamını yeniden atmak istediği tohumlar gibi. “Peki aşk yalnız kalbi değil, ayakları da mı büyütüyordu? Ellerime bakıyordum uzun uzun. Kalemi tutuyordum, sayfaları çeviriyordum. Ellerim kendi halindeydi ama kavrama arzusuyla dolmuştu. Çocuk başlarını avuçluyordum, kırmızı elmaları, top top açmış çiçekleri.” Aşkla güçlenen arzusu gün geçtikçe daha da büyük bir arzuya, yaşama kucak açma arzusuna dönüşüyor. Romanın sonunda hapisten yeni çıkmış babasını, onun yakınlığını hiçbir zaman kabul etmeyen erkek kardeşiyle birlikte gördüğünde artık babasından korkmadığını hissediyor, korkunun yerine sadece çökmüş, yıkılmış bir yüz görüyor orada. Bu karşılaşmayla artık korkularından sıyrıldığını ve yeni hayat için ayağa kalkması gerektiğini fark ediyor. “Ellerimi birbirine sürterek çırptım, tozlu bez çırpmışım gibi. Gerisin geriye dönüp kalan hayatımın bu ilk gününde dışarıya kavruk, davetkar kokular saçan bir kahveciye girdim.”
Sibel K. Türker, Penguen Kitabevi’nin düzenlediği ödül törenindeki konuşmasında, “yazarken “içim çok acıdı”, diyor, devam edemeyeceğimi düşündüm.” Okurda da böyle bir duygu yaratıyor roman. Acıtıyor ama devam etmeye de teşvik ediyor. Acı ve sevinç, korku ve direnç bir sarmal oluşturmuş romanda aynı hayat gibi. Yazar konuşmasının sonunu da romanın kahramanın adıyla özdeşlik kurarak güzel bir ‘temenni’ ile bitiriyor. “Hayatın ve yazının ışığı hiç sönmesin.” Ne güzel bir dilek! O zaman onun bu dileğine yaşamı inatla arzulayan tüm kadınların sesi, şen kahkahaları bir de Didem Madak’ın şu iki anlamlı dizesi eşlik etsin.
“Bir gece kalkıp bütün ışıkları yakacağım Füsun
Şiirime ışıktan bir nokta koyacağım.“ [4]
KAYNAKÇA:
[1] Michel Tournier, Düşüncelerin Aynası, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2017
[2] Michel Tournier, Çalı Horozu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1994
[3] Sibel K. Türker, Cennette Gibiyim, İthaki Yayınları, İstanbul, 2024
[4] Didem Madak, Pulbiber Mahallesi, Metis Yayınları, İstanbul, 2007