Sonsuz gökyüzü uzanıyor gözlerimin önünde. Geçmiş yıllardan birindeyiz. Yazlık evimizin balkonundayım. On üç yaşlarında olmalıyım. Karşıda Akdeniz. Saat gece on suları. Yıldızlar pırıl pırıl. Hava nemli ama berrak. Naylon sandalyelerden birine oturmuş, ayaklarımı da balkonun demirlerine uzatmışım. Mutluyum. Kaygısızım o an için. Uzaklardan, belki de ta Toroslar’ın tepelerinden mis gibi rayihalar geliyor hafif esen rüzgarla. İçeride annem, babamla oturmuş konuşuyor. Çay içiyorlar. Çaylarını her yudumlayışlarından sonra, bardaklarını cam bardak altlıklarına bırakırlarken ki camın cama değme sesi geliyor kulağıma. Kardeşim televizyon izliyor kısık sesle. Oturdukları odanın sarı ışığı balkona düşüyor.
Yıldızları izliyorum. Onları gizemli buluyorum. Tıpkı aşk gibi. Aşk da gizemli geliyor bana. Okulda o yıl âşık olduğum çocuğu düşünüyorum. Yüreğim çarpıyor.
Bu deniz kasabasını seviyorum. Bu evi de seviyorum. Denizi de. Sabahları erkenden kardeşimle denize girmeye gidiyoruz. Sadece havlularımızı alıyoruz yanımıza. Kumsal eve çok yakın. Havlu ve terliklerimizi kumların üzerine bırakıp suya giriyoruz. Kıyıda kimsecikler olmuyor o yıllarda. Kasabanın nüfusu henüz artmamış. Emekliler var daha çok. Zakkumların, Kıbrıs akasyalarının, kauçukların, incir ağaçlarının, limon ve turunçların gölgelerine sığınmış olan çoğu tek katlı evlerinde oturuyorlar.
Su, eğer o gün dalga yoksa, son derece berrak oluyor. Mis gibi deniz kokuyor kıyı. Güneş yükselinceye kadar suda kalıyoruz. Yanaklarımız çilleniyor güneşten.
Balkonu bir uzay aracıymış gibi düşlüyorum. Oturduğum sandalyenin arkalığına başımı yaslayıp gözlerimi gece göğüne dikiyorum. Gökyüzü dışındaki her şeyi görmezden geliyorum. Böylece tek başıma uzayda süzüldüğümü varsayıyorum. Artık dilediğim yere gidebilirim. Ay’a, Jüpiter’e, Satürn’e… Samanyolu’ndan çıkabilirim. Yıldızlara kadar kimse tutamaz beni. Özgürlüğü duyumsuyorum. Zihnen özgür olmak gibisi yok. Evimizin korunaklı balkonunda otururken düşünce olarak istediğim yerde bulunabilirim. Bu, en güvenli özgürlükmüş gibi geliyor bana. Kendimi sıcak ailemin güvencesine almışken gökyüzünde dolaşıyorum. Yıldızlara yaklaştıkça onların ne kadar sessiz olduklarını keşfediyorum. Hiç ses çıkarmıyorlar. İçlerine kapanmışlar. Gizemli görünmelerinin nedeni bu olsa gerek. Ser veriyor, sır vermiyorlar bu meraklı uzay gezginine.
Derken yavaşça gözlerim kapanıyor. Ağustos böcekleri ısrarla aynı şarkıyı söylerken, müşfik Akdeniz gecesinde uykuya dalıyorum. Ne kadar uyudum bilmiyorum. Annemin yumuşak sesiyle gözlerimi açıyorum. “Annecim, haydi kalk da yerine yat.” diyor. Sesi öyle güzel ki… Gençken tiyatro oyuncusu olmayı arzularmış. Annesi izin vermemiş. İçinde kalmış hevesi. Öğretmen olmuş. O anlamlı, spiker sesiyle her zaman çok düzgün konuşuyor. Hep ölçülü davranıyor. Yaşamı ışıkların kendi üzerinde olduğu bir tiyatro sahnesi gibi görüyor. Böyle düşünmek belki de onu mutlu ediyor. Hiçbir zaman yapamayacağını bildiği oyunculuk mesleğini yaşamının ta içine taşıyor.
Onu kırmıyorum. Uyuşmuş bacaklarımı balkonun demirlerinden güçlükle çekiyorum. Ayağa kalktığımda yüzlerce iğnenin üzerinde yürüyorum sanki. Balkondan içeri giriyorum. Uykum kaçmış. Gidip babamın yanına, kırmızı kanepeye oturuyorum. Başımı omzuna bırakıyorum.
Beni gören kardeşim televizyonu kapatıp yanımıza geliyor. Dördümüz bir aradayken sohbet güzel olur, biliyor. Annem dikişini eline alıp koltuğa oturuyor. Kardeşime havlu elbise dikiyor. Üzerinde mutlu bir gelin resmi olan teneke dikiş kutusunu açıp içinden yeşil mezurayı alıyor. Kutudan bayatlamış sabun kokusu ile karışık kumaş kokusu yayılıyor odaya.
“Yıldızları diyorum,” diyorum babama. “Demin düşündüm de, yaydıkları ışık bize kaç yılda ulaşıyor kim bilir. O zaman biz onlara baktığımızda onların geçmişteki halini görmüş olmuyor muyuz?” Duvara bakarak düşünüyor. Sonra başını sallıyor. “Evet,” diyor, “ilginç.” Mantıkçı, materyalist bir adam babam. Zamanında çok okumuş, çok düşünmüş. Felsefe, sosyoloji, tarih, edebiyat biliyor. Her gün gazetesini baştan sona mutlaka okuyor. İyi de bir hatip. Anlattığı dinlenir. Zeki, esprili. Özü sözü bir. Ne sözünü kulaktan ne de gözünü budaktan sakınıyor. “Her şeyi öğrenin” diyor kardeşimle bana, “bir gün lâzım olur.”
Zengin bir kitaplığımız var. Dilediğimizi alıp okuyoruz kardeşimle. Ben en çok kanepeye uzanıp bir şeyler yerken okumayı seviyorum. Albert Camus, Erdal Öz, Bertrand Russell, Hermann Hesse, Panait Istrati, Aziz Nesin okuyorum. Babam iyi yetişmemizi istiyor. Büyüyünce kendi kendimize yetelim istiyor. Güçlü olalım, çalışkan olalım, becerikli olalım, doğru bildiğimizi yapalım, diye uğraşı veriyor. Kendisi de hep doğru bildiğini yapıyor.
Anneme bakıyorum babamın omzundan. Pembe havlu kumaşa eliyle teğel atıyor. Elbiselerimizi, eteklerimizi, şortlarımızı o dikiyor. Örgü de örüyor. Annemi ne zaman görsem çalışıyor. Hem dışarıda hem de evde. Çamaşır makinası bozulduğu için çamaşırlarımızı elde yıkıyor. Evi kendisi temizliyor. Bulaşık, yemek, dikiş derken oturacak vakti kalmıyor. Eğer oturabilirse, o zaman da öğrencilerinin yazılılarını okuyor, notları not defterine geçiriyor.
Babamla annem yokluk içinde evlenmişler. Çok çalışmışlar, çok özveride bulunmuşlar bugünlere gelebilmek için. Dört kişilik ailemiz ortaya çıkarken daima el elelermiş. Hep aynı yöne doğru bakmışlar. Doğruluktan ödün vermeden aynı yolda yürümüşler.
Doğru olmayı öğreniyorum onlardan. Yalan söylememeyi, hak yememeyi. Azla yetiniyoruz hep beraber. Eşit paylaşıyoruz. Yakınmıyoruz, suçlamıyoruz, yargılamıyoruz. Demokrat, komün bir ömür sürüyoruz.
“Yıldızlarda yaşam var mıdır ki baba?”
“Çocuğum, koca evrende bir toz tanesinin üzerinde yaşayan küçücük canlılarız. Kendimizi gereğinden fazla önemsiyoruz. Elbette yaşam olabilir başka dünyalarda da. Neden yalnız olalım ki?”
Annem elindeki dikişi bırakıp bize meyve getiriyor. Elmaları soyup bizim için dilimliyor. Kardeşimle elmaları yerken düşünüyorum. “Acaba büyüyünce ne olacağım? Beni gelecekte neler bekliyor?” Gençliğin verdiği umut ve heyecanla güzel şeyler umuyorum gelecekten. İleride her şey çok güzel olacak sanıyorum. Büyümek istiyorum bir an önce. O güne kadar düşlediğim ama sahip olamadığım her şey gelecekteki bir zamanda duruyormuş da beni bekliyormuş gibi geliyor.
“Keşke geleceği bilebilseydik. Öyle bir yıldız olsa ki, oradan buraya bakınca ileriyi görebilsek.”
Durup babama bakıyorum. Onun bu konu hakkındaki düşüncesini öğrenmek istiyorum. Ona çok güveniyorum.
Babam önce uzunca düşünüyor. Ardından yavaş yavaş, tane tane konuşuyor:
“Hayat okulu zor çocuğum. Belki de geleceği bilmeden yaşamak daha iyidir. İçinde bulunduğumuz günün tadını çıkarmak.”
Babam bir filozof. O bir öğretmen, o bir devrimci, o bir şair, o bir müzisyen. O benim gözümde dev bir adam. Güçlü, analitik, taktiksel bir zekâsı var. Babam benim kahramanım.
Annem fazla konuşmuyor. Daha çok dinliyor, düşünüyor, hissediyor. Annem bir duygu kadını. Önsezileri güçlü. “Şaman annem” diye takılıyorum bazen ona. Rüyaları çıkıyor. Pek çok şeyi önceden hissediyor. Güzel, canlı, enerjik bir yapısı var. Annem, gölgesinde oynadığım altın çiçekli, mis kokulu bir mimoza.
Kardeşim son elma dilimini ağzına atıyor. İkiz gibiyiz. Aramızda yirmi ay var. Sapsarı saçlı, yemyeşil gözlü. O da denizi seviyor. En sevdiği renk mavi. Bana bakıyor. Ona gülümsüyorum. Birbirimizin aklından geçenleri tahmin edebiliyoruz. Birlikte çokça vakit geçirdiğimizden olmalı. Bazen onun varlığından kendi varlığımı ayırt edemediğimi hissettiğim oluyor. “Hangimiz kim?” diye soruyorum içimden. Sanki zihnen, görünmez bir bağla bağlıyız birbirimize.
Saat ilerliyor. Gece yarısına yaklaşıyor. Rüzgâr duruyor. Geride Ağustos böceklerinin bitmeyen melodileriyle denizden gelen dalga sesleri kalıyor. Sakin, kimsesiz sokakları aydınlatan yaşlı sokak lambalarının sarı ışıkları, çöp tenekesinden atlayan bir kedinin üzerine düşüyor. Ardından otların arasından süzülen bir kertenkeleye. Bir köpek koşuyor deniz kıyısına doğru. Bazı evlerin ışıkları sönüyor. Bir baykuş ötüyor çatıların birinden. Kasaba ıssızlığa teslim oluyor.
Annem kanepeleri açıyor. Kardeşimle yataklarımızı hazırlıyor. Çiçek desenli basmadan diktiği yastık kılıflarını yastıklara geçiriyor. Çarşafları seriyor. Kardeşime üzerine örtmesi için beyaz pikeyi, bana da anneannemin artık kumaşlardan diktiği ulamayı veriyor.
Işığı kapatınca “İyi geceler.” diyor kardeşim. “Duanı et.” diyorum ben de. Fatihalarımızı okuyoruz sessizce. Gözlerimizi kapatıyoruz. Koyulaşan karanlığı içimize çekiyoruz.
Düşümde yıldızlarla dolu bir trene bindiğimi görüyorum. Tren geceyi ağır ağır katedip aydınlığa doğru yol alırken içerideki yıldızlar birer birer soluyor. Geriye kalan son yıldız, solup gitmeden önce kulağıma, adına yaşam denen zorlu yolun inişler ve çıkışlarla dolu olduğunu, iyiyi de kötüyü de aynı anda barındırdığını, üzerime düşeninse durmaksızın yoluma devam etmek olduğunu fısıldıyor.