Deniz Eldam, öykülerindeki dingin ama derinden akan sesle, karanlığa alışan gözler gibi yavaş yavaş açılan bir dünyaya davet ediyor okuru. İlk kitabı Bunu Kimseye Anlatma ile kadınların içsel direnişini görünür kılan ve onların pencerelerinden görünen dünyayı bize sunan yazar, yeni kitabı Gözlerin Karanlığa Alışınca’da bu kez bilinmeyene, gölgelerin arasındaki kıpırtıya, insanın kendi iç odasına yöneliyor.
Onunla hem bu yeni kitabın dünyasını hem de yazarlığının derin damarlarını konuştuk.
1. ‘‘Gözlerin Karanlığa Alışınca’’ bir yön bulma denemesi gibi. Sizin için karanlık neyi temsil ediyor? Bir saklanma alanı mı, yoksa bir yüzleşme mekânı mı?
Karanlık benim için bir başlangıç noktası. Bir eşik. Kör eden değil, yavaşlatan bir alan. Görmek, her zaman aydınlıkta gerçekleşmez, tersine, bazı şeyler yalnızca karanlıkta belirir.
Saklanmak ve yüzleşmek arasındaki ayrım da bu yüzden kesin değil. Kimi zaman insan kendini sakladığını sanırken asıl yüzleşme orada başlar. Karanlık, bize dış dünyanın değil, iç dünyanın şekillerini gösterir, korkuyu, suskunluğu, bekleyişi.
Bu öykülerdeki karanlık, sadece ışığın azaldığı bir zaman değil. Bir iç mekân. Bir nabız. Yavaşlatan, ama aynı zamanda duyuların yüzeyini genişleten bir alan. Belki de insan en çok karanlıkta nereye ait olduğunu keşfeder. Ve bilinmeyene güvenmek herkes için zor.
Karanlıkta yön aramak, bazen hiçbir şeyin yol göstermediği bir anda kendi iç pusulanla baş başa kalmak. O pusulayı kullanmayı öğrenmek için önce karanlıkta kalmak gerekir.
2.Kitapta gerçeklik ile rüya arasında ince bir salınım var. Bu iki alanın sınırını nasıl kurdunuz?
Sınır koymadım, daha çok akışa bıraktım. Rüya da gerçek kadar bedensel, gerçek de bazen rüya kadar ele avuca gelmeyen bir şey. Benim için önemli olan, okurun bu geçişlerde kaybolmaması değil, kaybolurken kendi yön hissini bulması. O belirsizlik, bilinçle bilinçaltı arasındaki ince çizgi, öykülerin doğal zemini.
3.Kitaptaki öykülerin çoğunun geçtiği mekânlar hem tanıdık hem tuhaf. Mekân mı karaktere göre şekilleniyor, yoksa karakter mi mekâna?
Benim için her şey önce karakterle başlar. Henüz karakterin adı bile yokken, bir ses, bir bakış, bir iç gerilim belirir. Mekân ondan sonra kurulur. Karakter nereye dokunursa, mekân orada şekil almaya başlar.
Bu yüzden öykülerdeki mekânlar tanıdık oldukları kadar tuhaf da. Çünkü dış dünyanın değil, karakterin iç dünyasının yankılarıyla oluşurlar. Karakter bir odaya girer girmez oda değişir. Bir sokağa bakar, sokak bükülür. Onun içsel ritmi, mekânın dokusuna sızar.
Yani mekân, karakterin taşıdığı karanlığın, tedirginliğin, merakın ve tuhaflığın dışarıdaki karşılığıdır. İçeride ne varsa dışarıya yansır. Bu yüzden mekân hep biraz tekinsizdir çünkü karakter de öyledir.
4.Öykülerinizdeki sadelik aslında yoğun bir duygusal yük taşıyor. Diliniz oldukça yalın fakat onun sarsıcı bir güce de var. Bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Benim için sadeleştirmek, eksiltmek değil, arıtmak demek. Cümleleri fazlalıklardan kurtardıkça duygu daha çıplak, daha saf bir hâle gelir. Dili sadeleştirmek, metni zayıflatmak değil, onun esas titreşimini daha duyulur kılmak.
Duyguyu doğrudan anlatmakla, duygunun kendisini ortaya çıkarmak arasında büyük bir fark var. Ben ikincisini seçiyorum. Söylenen kadar söylenmeyen de önemli. Hatta kimi zaman daha da belirleyici.
Fazla sözcük duyguyu örter, onu biçimlendirir, ehlileştirir. Oysa ben duygunun üzerinde dolaşan o ilk, ham titreşimi seviyorum. Dil yalınlaştıkça, her kelime risk taşır. Çünkü saklanacak yer azalır. O boşlukta karakterin nefesini duyarım, ben duyarsam okur da duyar.
5.İlk kitabınız olan ‘‘Bunu Kimseye Anlatma’’da kadın karakterlerin var olma çabalarını dile getirmiştiniz. Bu kitapta ise bazen karıncalarla, bazen bir kadın çorabıyla ya da tedirgin edici sessizliklerle okuyucuyu tekinsiz bir dünyaya buyur ediyorsunuz. Bu öyküler tematik bir bütünün parçası olarak mı doğdu, yoksa kendiliğinden oluşan bir bağ mı söz konusu?
Bunu Kimseye Anlatma’yı yazmasaydım bu kitabı yazamazdım. O öykülerde şu soruların etrafında döndüm.
Bana benzemeyen kadınlar neye benzer? Benim anneme babama benzemeyen anne babalar neye benzer, tek çocukken kardeş kimdir? Bu kişiler neyi saklar, neyi görür, neyin içinden geçerler?
Onlar içimden çıkıp gittiklerinde başka bir alan açıldı. Kötülük nedir? Kötü kimdir? Karanlıklarda saklanan, kendini anlamaya çalışan başka varlıklar belirdi. Öyküler tematik bir planla kurulmadı ama “kötü kimdir”i bulmaya çalışırken aynı karanlıkta hareket eden şeyler birbirini buldu.
6.Öykülerinizde zamanı sık sık büküyorsunuz. Zaman sizin için bir tema mı, bir araç mı yoksa kendi başına bir karakter mi?
Öykülerimde zaman düz bir çizgi olarak ilerlemiyor haklısın. Daha çok bir yüzey gibi, karakterin dokunduğu yerde dalgalanan bir şey. Geçmiş, şu anın içinden konuştuğu için bir bilgi, bir yara, bir nesne, bir sessizlik olarak geri dönüyor. Zamanı kronolojik olarak değil duygusal çağrışımlar olarak kuruyorum, karakterin hissettikleri zamanın nasıl akacağını belirliyor, bazen sıkışıyor, bazen genişliyor.
7.Geleceğe baktığınızda yazın dünyasındaki hangi yenilikler ilginizi çekiyor ya da sizi korkutuyor?
Son zamanlarda insanlarda yapay zekâya dair büyük bir korku görüyorum. Bana ise bu korku, hesap makinesinden ya da fotoğraf makinesinden korkmak kadar abes geliyor. Yapay zekâ beni hem yazar olarak hem okur olarak heyecanlandırıyor. Çünkü onu tehdit olarak görmüyorum, işimi kolaylaştıracak bir araç olarak görüyorum.
Yazarın yaratıcı alanını değil, angaryasını devralabilecek bir araç. Düzenleme, toparlama, temizleme, teknikle uğraşma gibi sıkıcı işleri ona yaptırıyorum, hem de hiç suçluluk duymadan. Bir editöre dosya uzatırken duyabileceğim o utanç kırıntısını bile duymuyorum çünkü karşımdaki bir insan değil. Bu, beni rahatlatıyor.
Yaratıcı süreçte yapay zekâyı bir tehdit olarak görmüyorum çünkü matematik yaratıcılığın önünde duramaz. İyi edebiyatı algoritmalar tehdit edemez. Asıl tehdit, insanın aptallığıdır.
Ben yapay zekânın gelişmesiyle insan yaratımının değerinin artacağına inanıyorum. İnsan elinin, insan sesinin, kısacası insan yaratımının kıymeti yükselecek. Belki de uzun zamandır ilk kez.
Beni korkutan yapay zekâ değil, gerçek edebiyatla yapay zekâ edebiyatını ayırt edemeyecek kadar yüzeyselleşen insan.
Edebiyatı “okuma” yetisini yitiren, insan olmanın acı veren halini ve hatta insanlığın iğrençliğini seçemeyen, bunu duyumsayamayan bir okurluk hâli. Eğer bu noktaya gelirsek, o zaman evet, edebiyat da hafıza da hayal gücü de yapay zekâya kalır.
Asıl tehdit yapay zekâ değil, her zaman cahilliktir.
8.Son olarak bu kitabı bitirdiğinizde sizde ne değişti?
İki kitap arasında dört yıl var. Değişenler oldu, değişmeyenler de. Ama şunu söyleyebilirim: İnsan dört yılda bambaşka biri olup çıkmıyor. O yüzden yazdıklarımda da hem dönüşen bir şeyler var, hem de yerinden kıpırdamayan, hâlâ orada duran bir şeyler.
Meseleniz öyle kolay değişmiyor. İnsan hayatı boyunca aynı meselelerin etrafında dönüp duruyor bence. Yörünge değişse bile merkez çoğu zaman aynı. Belki o meseleye baktığımız yerler değişiyor, verdiğimiz tepkiler, kullandığımız dil değişiyor. Ama büyüme, dönüşme bunlar sandığımız kadar hızlı değil. Yavaş. Sızarak. İçten içe.
Bambaşka bir şey yazmalıyım kaygısı bence insanı samimiyetsizliğe itiyor. Organik olmayan metinler oradan çıkıyor. Çünkü henüz başka biri olmadan başka biri gibi yazmak yalancılık. Ve okur bunu hemen anlar. Anlatılanın sahici olup olmadığını sezmekte üstüne yoktur.
Ben hâlâ aynı meselelerin etrafında dolaşıyorum. Belki biraz daha derinden, belki karanlığa daha yakın durarak. Ama aynı acının, aynı merakın içinden. Bu yüzden Gözlerin Karanlığa Alışınca’yı bitirince bende şu değişti diyemem onu üçüncü kitapta göreceğiz belki de .
Dil değişiyor, ritim değişiyor, yazma pratiği biraz daha çevikleşiyor. Ama kaynak? O hâlâ aynı yerden akıyor.
Son zamanlarda sohbetlerde çoğunluğun yapay zekayla ilgili korkularını dile getirdiğini görüyorum. Yapay zekadan korkmanın hesap makinesinden veya fotoğraf makinesinden korkmak kadar abes geliyor bana. Yapay zeka beni çok heyecanlandırıyor. Bir yazar olarak da okur olarak da. Yazar olarak bütün angaryaları ona yaptıracağım için işimi kolaylarştıracak bir hesap makinesi gibi görüyorum. Sıkıcı ve pis işlerimi yaptıracağım üstelik bunları yaptırırken hiç suçluluk duymayacağım ya da bir editöre dosyamı uzatırken utanmayacağım da. yZ nın yaratıcı süreçte bir tehdit olduğunu asla düşünmüyorum. Matematik asla yaratıcılığın önünde duramaz. Bence yazarlar olarak rahat olmalıyız illa korkacak birileri varsa bunlar bence editörler ve yayıncılar olmalı. Ayrıca Yz nın gelişmesiyle bence kesinlikle insan yaratımı bir şeyin değeri artacak. Her alanda. Beni asıl korkutan tabii ki yine insan. Gerçek edebiyatla yz edebiyatını birbirinden ayırt edemeyecek gerizekalılığa doğru hızla gitmesiyle bu işin de yz ya kalacağı kesin. İnsan olmanın ağırlığı taklit edilebilir bir şey değil ve bunu yz cahil insandan daha iyi biliyor. Asıl tehdit her zaman cahilliktir.
Akademik olarak da çok zararlı olduğu söyleniyor bu konudsa da yine tam tersini düşünüyorum. Çalıkuşu kitabı okuma ödevine yz ile oluşturulan özeti ödev olarak verdiğini ve yazılıya bu özeti okuyarak giridiği gibi örnekler veriliyor . iyi ya yz yokken de kimse çalıkuşunu okumuyordu. Şimdi hiç olmazsa özetini okuyor ve bu özete çalışıyor . ve çalıkuşu yerine canın istediği başka bir kitabı okuyor. Okuma alışkanlığı gerizekalı müfredat tarafından hadım edilemiyor. Ayrıca sınavdan sıfır yerine daha ortalama bir not alarak edebiyattan nefret etme durumu da ortadan kalkıyor. Kşmseye kötü hissettirerek iyi bir şey yaptıramazsınız.
