İyi Aydınlatılmış Bahçe
Ramallah’ta, Er-Râfideyn süpermarketinden çıkıyordum. Kahve, ıslak mendil ve iki kutu ton balığı konservesi almıştım. İsrail işgal güçlerinden bir devriye, El Rafidayn kavşağında park etmişti. Etrafta bir ben vardım, gece yarısına da az kalmıştı. Devriye aracı arsızca kornaya bastı. Duymazdan geldim ve evime doğru tutturduğum yolumdan şaşmadım. Ama bir asker camı indirip bağırdı, “Buraya gel, maymun.”
Onu duymazdan geldim.
“Gel buraya, yoksa vururum seni!” diye bağırdı.
Aklım yarım kalmış bir fikirle meşgul, ona doğru gittim: Ana karakterimin babasını, oğlunun eşcinsel olduğundan haberdar etsem mi?
Askerin yanına giderken, göze çarpan bir binanın bahçesinde saklanan Filistinli polis memurunu fark ettim. Bahçe iyi aydınlatılmıştı ve tuhaf hareketler yapan o tüfekli polis memurunu görmesi kolaydı, ben de kendi kendime dedim ki, bu sahneyi romana ekleyeceğim: iyi aydınlatılmış bir bahçe ve endişeli, silahlı ve panik içinde bir polis memuru. Polis memuru bahçeye yürüyerek girer ama çıkmasına izin yoktur.
Beni askerin tokadı karşıladı: güçlü, gevşek ve yamuk bir tokat. Ama onu hissetmedim bile. Canımı yakmadı, belki bu engelli yaratıklara, şu sözde İşgal askerlerine karşı muazzam bir ironi duygusu ve şiddetli bir kayıtsızlıkla takviye gördüğüm için ya da belki zihnim, beni günlerce çılgına çeviren, romanımın eksik kalan olaylarıyla meşgul olduğu için, “Sana gelmeni söylediğimde bunu hızlı yapsan iyi olur.”
Son tokadımı kırk yıl önce yemiştim, babamdan. Bakkaldan bir karton yumurta alma talebini reddetmiştim. Bunu eksiksiz hatırlıyorum. Babamın eli, salonda, misafirlerin önünde, yüzüme inmişti. Ondan kaçtım, kapıyı arkamdan kapatıp ruhumu bir ağlama anaforuna teslim ettim.
“Evine git, maymun.”
Askerden uzaklaştım ve eve doğru yürüdüm, fakat içimden bir ses, göze çarpan binanın önündeki iyi aydınlatılmış bahçeyi geçerken, o Filistinli polis memuruna bakmamı söyledi. Onun bana bakan yüzünü yakaladım. Panikledim ve olduğum yerde donakaldım.
“Öğretmenim, özür dilerim, hiçbir şey yapamadım. Beni affedin.”
Züheyr, hâlâ çocuklara yaratıcı yazarlık dersi verdiğim okul olan Mahmud Derviş Yaratıcılık Kulübü’ndeki öğrencilerim arasında en güzel, en nazik ve en zeki olanıydı.
Aziz Nesin, Samira Azzam, Gassan Kanafani, Raşid Hüseyin ve Mahmud Derviş’in kitaplarını bulmak için hem kendini hem de okulun kütüphanesini yiyip bitiren o kısa boylu, sarışın çocuk büyümüştü. Şimdi artık heybetli bir binanın önündeki iyi aydınlatılmış bahçenin etrafında, gizemli biçimde sinsi sinsi dolanan bir polis olmuştu.
Züheyr’le konuşamadım. Birden yanağıma giden elimi fark ettim.
İşgal askerinin tokadının acısı nihayet çıkmıştı.



