Ziyad Haddâş’dan Dört Kısa Öykü
Öykü

Ziyad Haddâş’dan Dört Kısa Öykü

İyi Aydınlatılmış Bahçe

 

Ramallah’ta, Er-Râfideyn süpermarketinden çıkıyordum. Kahve, ıslak mendil ve iki kutu ton balığı konservesi almıştım. İsrail işgal güçlerinden bir devriye, El Rafidayn kavşağında park etmişti. Etrafta bir ben vardım, gece yarısına da az kalmıştı. Devriye aracı arsızca kornaya bastı. Duymazdan geldim ve evime doğru tutturduğum yolumdan şaşmadım. Ama bir asker camı indirip bağırdı, “Buraya gel, maymun.”

 

Onu duymazdan geldim.

 

“Gel buraya, yoksa vururum seni!” diye bağırdı.

 

Aklım yarım kalmış bir fikirle meşgul, ona doğru gittim: Ana karakterimin babasını, oğlunun eşcinsel olduğundan haberdar etsem mi?

 

Askerin yanına giderken, göze çarpan bir binanın bahçesinde saklanan Filistinli polis memurunu fark ettim. Bahçe iyi aydınlatılmıştı ve tuhaf hareketler yapan o tüfekli polis memurunu görmesi kolaydı, ben de kendi kendime dedim ki, bu sahneyi romana ekleyeceğim: iyi aydınlatılmış bir bahçe ve endişeli, silahlı ve panik içinde bir polis memuru. Polis memuru bahçeye yürüyerek girer ama çıkmasına izin yoktur.

 

Beni askerin tokadı karşıladı: güçlü, gevşek ve yamuk bir tokat. Ama onu hissetmedim bile. Canımı yakmadı, belki bu engelli yaratıklara, şu sözde İşgal askerlerine karşı muazzam bir ironi duygusu ve şiddetli bir kayıtsızlıkla takviye gördüğüm için ya da belki zihnim, beni günlerce çılgına çeviren, romanımın eksik kalan olaylarıyla meşgul olduğu için, “Sana gelmeni söylediğimde bunu hızlı yapsan iyi olur.”

 

Son tokadımı kırk yıl önce yemiştim, babamdan. Bakkaldan bir karton yumurta alma talebini reddetmiştim. Bunu eksiksiz hatırlıyorum. Babamın eli, salonda, misafirlerin önünde, yüzüme inmişti. Ondan kaçtım, kapıyı arkamdan kapatıp ruhumu bir ağlama anaforuna teslim ettim.

 

“Evine git, maymun.”

 

Askerden uzaklaştım ve eve doğru yürüdüm, fakat içimden bir ses, göze çarpan binanın önündeki iyi aydınlatılmış bahçeyi geçerken, o Filistinli polis memuruna bakmamı söyledi. Onun bana bakan yüzünü yakaladım. Panikledim ve olduğum yerde donakaldım.

 

“Öğretmenim, özür dilerim, hiçbir şey yapamadım. Beni affedin.”

 

Züheyr, hâlâ çocuklara yaratıcı yazarlık dersi verdiğim okul olan Mahmud Derviş Yaratıcılık Kulübü’ndeki öğrencilerim arasında en güzel, en nazik ve en zeki olanıydı.

 

Aziz Nesin, Samira Azzam, Gassan Kanafani, Raşid Hüseyin ve Mahmud Derviş’in kitaplarını bulmak için hem kendini hem de okulun kütüphanesini yiyip bitiren o kısa boylu, sarışın çocuk büyümüştü. Şimdi artık heybetli bir binanın önündeki iyi aydınlatılmış bahçenin etrafında, gizemli biçimde sinsi sinsi dolanan bir polis olmuştu.

 

Züheyr’le konuşamadım. Birden yanağıma giden elimi fark ettim.

 

İşgal askerinin tokadının acısı nihayet çıkmıştı.

Sevgili Abdurrahman

 

Öğretim yılı başladığından beri bir gülme grevindeyim. Güldüğümde yüzüm acıyor.

 

Nöroloğa gittim ama o da durumuma fiziksel bir açıklama bulamadı. Ancak Abdurrahman’ın hikâyesini öğrenince başını salladı ve “Şimdi anlıyorum,” dedi. “Sen, aşırı empati sendromu denilen bir illetten mustaripsin.”

 

Gazzeli öğrencim Abdurrahman, okuluma ilk geldiğinde bana bir cümle söyledi; ondan sonra ben gülemeyen birine dönüştüm: “Öğretmenim, güldüğüm zaman yüzüm acıyor.”

 

Abdurrahman bir dördüncü sınıf çocuğuydu. Okul bahçesinde sıkıntı içinde amaçsızca dolaşırken, onu tesadüfen fark ettim. Bir köşede, tek başına oturuyordu, yarısı yanmış yüzü ve etrafında olup biten hiçbir şeye inanmayan gözleriyle.

 

“Öğretmenim, İsrail uçakları sokağımızı bombaladığında arkadaşım Muhammed’le, oynuyordum. Muhammed öldü, benim yüzüm yandı.”

 

Abdurrahman bana kendi savaş öyküsünü yüz kereden fazla anlattı, çocuklara özgü iç tüketen bir gelişigüzellikle. Öyküsündeki üç ayrıntı zihnime daimi olarak kazındı: Yüzünün yarısını yiyip bitiren yangın, bombardıman altında ölen arkadaşı Muhammed ve hemşirelerin şefkati.

 

“Öğretmenim, kendi savaş öykümü yazmama yardım et. Senin öyküler yazdığını söylüyorlar, benim de yazarlığım iyidir. Beni bir dene. Ne dersin, Öğretmenim — kitabın adını Ben, Muhammed ve Savaş koyalım mı?”

 

Abdurrahman resim de çiziyordu. Gazze’de çok sayıda çizim yapmış, onları mahallesinin duvarlarına asmıştı. Bir gün ondan çizmesini istedim. Yaratılarından tankların uğultusu, acı içindeki çocukların çığlıkları fışkırıyordu. Okul müdürü ve bazı öğretmenler bir heves görmeye geldiler. Yeteneğinden afallamış halde onu bağırlarına bastılar.

 

“Her ay Hadassah’ta bana senin elin uzunluğunda bir iğne yapıyorlar, Öğretmenim, yanıklar azalsın diye, iki ay sonra da estetik ameliyat olacağım. Yüzüm eski haline dönecek, Öğretmenim. Tekrar gülmeye başlayacağım, sana da gülüşümü dinleteceğim; Gazze ve Batı Şeria benim kahkahamı duyacak. Öğretmenim, burnunun ucundaki şu kırmızı şey ne, yanık mı o?”

 

Kütüphanede, Abdurrahman müziğin ritmine göre dans ederken, bir eliyle görünmez bir gitarı çalıyor, diğeriyle korku içinde yüzünü yokluyordu. Dünyada olup bitene hâlâ inanmayan gözlerle. Soru sorma dolayısıyla sınıfı yönetme otoritesini elimden alarak birden öğrencilere sordu: “Bilin bakalım, bu dansımın ardındaki öykü ne?”

 

Öğrenciler birçok hayali öykü yumurtladılar, ben de öyle yaptım. Ama Abdurrahman bizden umduğunu bulamadı; öfkeyle bağırdı: “Bu, Muhammed’le benim bir zamanlar çalıp durduğumuz gitarın öyküsü! Hiçbiriniz benimle Muhammed’in öyküsünü bilmiyorsunuz. Bir zamanlar bize yurt dışından çok sarışın bir adamın hediye ettiği o gitarı çalıp dururduk. Bu aynı zamanda o uçağın ateşiyle yanan yüzümün öyküsü. Siz nereden bileceksiniz.”

 

Artık öğrencilerim sınıfta gülmüyordu. Onlara, “Gülmek Abdurrahman’ın yüzünü acıtıyor,” dedim. “Onun acısına ortak olmak için, yüzündeki yaralar iyi olana kadar gülmeyi askıya alacağız.” Derinden etkilenen öğrencilerim bu fikre katıldılar; sonra alınlarını kırıştırıp, şaka yapmayı bıraktılar. Ve eğer biri unutur da espri yaparsa, öğrenciler hemen o suçluya doğru koşup onun ağzını kapatıyorlardı. Bana gelince, ben de artık komik hareketler yapmayı ve lahanayı çok seven ve bir fare onu korkuttuğu için bir keresinde kendi üzerine işeyen koca Khamis gibi uydurma karakterlerin öykülerini okumayı bırakmıştım.

 

“Öğretmenim, telefonunu verir misin? Muhammed’in annesini aramak istiyorum. Sesimi duymayı çok sever. Gazze’de anneme hep, ‘Abdurrahman konuşsun benimle.’ der. Öğretmenim, sen bizi güldürdüğünde ben gülmüyorum diye bana kızma. İsteyerek olmuyor. Gülmeyi çok seviyorum ama yüzüm yandığı için gülerken çok acıyor. Çok sızlamaya başlıyor. Öğretmenim, ah Öğretmenim, bana telefonunu ver. Galiba cimrisin biraz. Öğretmenim, hâlâ burnunun ucundaki şu kırmızı şey hakkında bana cevap vermedin. Eski bir yanık sanki o?”

Kış

 

Birazdan başlayacak ilk dersimde, öğrencilerimle birlikte Kışı konuk alacağız. Onu ilk sıraya oturtacağız. Üşümesin diye yanına bir ısıtıcı koyacağız. Devlet okullarında ısıtıcı yoktur. Kutlama niyetine tavana renkli balonlar asacak, şarkılar, mumlar ve gülücükler patlatacağız. Yaza – o uyuşukluk, yangın ve solucan mevsimine – önünde lanet okuyacağız. Ona “Yağsın yağmur, ah dünya. Yağsın yağmur” şarkısını söyleyeceğiz; belki dans da ederiz onu eğlendirmek için. Ve zil çalmadan önce, hep birlikte çevresinde toplanıp ondan küçük, basit bir iyilik isteyeceğiz.

 

Kış diyecek ki: “Elbette, verin bana siparişlerinizi; siz de bu sabah benim gönlümü hoş ettiniz.”

 

Gazze göğüne daha çok sis, ah Kış, daha çok sis.

 

Savaş pilotuna daha çok karmaşa, daha çok körlük. Dönsün üssüne çaresizlik içinde.

Ağaçlar

 

“Siz siz değilsiniz. Siz kız öğrenciler değilsiniz. Siz dördüncü sınıf öğrencisi kılığına girmiş iki kuşsunuz. Hadi itiraf edin. Kanatlarınızı nerede saklıyorsunuz, okul çantalarında, değil mi?”

 

İsimlerini bilmediğim o iki kız öğrenci, yanımdan geçerlerken, sözlerimdeki gariplik ve büyüselliğe şaşırarak kahkahalar attılar. Yüzüme karşı katıla katıla güldüler, küçük ellerini çırparak uçarcasına okula doğru ilerlediler. Ben de kendimi bir kanat çırpma ve kahkaha tanrısı gibi hissederek kendi okuluma yöneldim.

 

Kanat çırpma ve gülüşlerle geçen yıllardan sonra, o iki kılık değiştirmiş kuş büyümüştü. O kanatlar uzamış ve önlerinde uzanan ufuk genişleyip daha fazla korkuyla donatılmıştı – gelgelelim benim kendi sözlerim hâlâ bir çocuğun sözleriydi.

 

O iki kuş artık gülmüyor; gülüşleri, dehşet içinde ve soğuk hırıltılara dönüşmüş. Okul yolu da anne ve öğretmenlerin tembihlerini yerine getiren bir yol olup çıkmış. Ellerini çırpmaz oldular; o eller, şimdi birer tahta cetvele döndü.

 

Ama benim o garip sözlerim, çocuk kahkahalarını ve el çırpmalarını arayarak, aç biilaç yollarda gezen bir sokak çocuğu olarak kaldı: sahip çıkacak yeni bir ailenin peşinde.

 

Yarın okuluma komşu zeytinlikteki o iki ağacın önünden geçeceğim ve onlara şöyle diyeceğim: “Siz siz değilsiniz. Siz zeytinlikte ağaç kılığına girmiş korku dolu iki kadının ıslak kahkahasısınız.”

 

Ben de isterdim ağaçlardan bir ailem olsun.

 

 

 

 

Ziyad Haddâş 1964 yılında Kudüs’te doğdu, Jalazone Mülteci Kampı’nda yaşıyor. Kökeni, Yafa bölgesinde yer alan ve yıkılmış olan Beyt Nabala köyüne uzanıyor. Öyküler yazıyor ve devlet okullarında yaratıcı yazarlık öğretmeni olarak çalışıyor. On iki kısa öykü kitabı bulunuyor. 2005 yılında yayımlanan Garsonun Hatası adlı yapıtıyla Devlet Onur Ödülü’ne layık görüldü.

 

Çeviren: Ceyil Özmen