UĞULTULU TEPELER
Yazılar

UĞULTULU TEPELER

Nazire K. Gürsel

Tutku ile yıkım arasındaki sınırı silen Uğultulu Tepeler, iki yüzyıldır her çağın kendi Heathcliff’ini yaratıyor. Peki biz artık aşkı mı okuyoruz yoksa yalnızca estetikleştirilmiş bir travmayı mı izliyoruz?

On üç yaşıma yeni girdiğim bir ara tatilde okudum Emily Brontë’nin ilk ve tek kitabını. O zamanlar İstanbul’a kar daha sık ve daha yoğun yağardı. Şehrin günlerce beyaz bir sessizliğe büründüğü o tatilde, evimizin kitaplığında uzun zamandır gözüme kestirdiğim Dünya Klasikleri dizisinden karton kapaklı bir kitabı raftan çektim: Rüzgârlı Bayır.

 

Bugün Uğultulu Tepeler adıyla bildiğimiz romanın evimizdeki çevirisi Rüzgârlı Bayırdı. Elimden bırakamadığım bu kitapla o karlı tatili sarsıcı duygular içinde geçirdim. Olaylar zamanla zihnimde silikleşse de karakterleri hiç unutmadım; daha doğrusu onlar beni hiç yalnız bırakmadı. Yaşamımın ilerleyen dönemlerinde bir yandan tutkuyu öğreten rehberler oldular, bir yandan da beni marazi olandan korudular.

 

Teşekkürler Emily…

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında yayımlandığından beri Emily Brontë’nin tutkulu aşk ve acımasız intikam öyküsü hem her kuşaktan hayranları büyülemiş hem de eleştirmenleri şaşkına çevirmiştir. “Ellis Bell” imzasıyla yayımlanan Uğultulu Tepeler 1847’de ilk kez okurla buluştuğunda eleştiriler belki de o güne dek görülmemiş ölçüde ikiye bölünmüştü. Kimileri eserdeki “vahşi aşkı” ve “acımasız zalimliği” dehşetle karşıladı; kimileri ise kitabın gücünü, zekâsını ve gerçekçi tasvirlerini takdir etti. Bugün için İngiliz edebiyatının kurucu metinlerinden kabul edilse de o dönem Britanya halkının geneli için roman edebi bir eser olmaktan ziyade tuhaf, anlaşılmaz bir kitaptı.

 

Gotik edebiyatın popüler olduğu on dokuzuncu yüzyıl ortalarında bile, katı Viktorya ahlakının hüküm sürdüğü bir çağda bu romanın şoke edici bulunması şaşırtıcı sayılmaz elbette. İnsanlar daha en başından bu kitapla ne yapacaklarını bilemediler çünkü açık bir ahlaki yönü yoktu. Yazarın ne anlattığı bir türlü tam olarak çözülemiyordu. Kim haklıydı, kim suçluydu belli değildi. O güne dek yazarlar çoğunlukla okura ya açıkça ders verir ya da en azından veriyormuş gibi yapardı. Özellikle edebiyat sahnesinde kendilerine henüz yer açmaya çalışan kadın yazarlar, kadın kahramanlar üzerinden bu yöntemi bir tür güvenli strateji olarak kullanırdı. Oysa Emily Brontë öğretmeyi reddediyordu. Okurun görmek istediği romantik bir trajediydi; Brontë ise insan doğasının neredeyse jeolojik şiddetini yazmıştı. Bugünden bakınca, bu bilinçli tercihin edebiyat tarihinde gerçek bir kırılma yarattığını açıkça görebiliyoruz.

 

Yorkshire kırlarının vahşi doğasında geçen bu iki aile hikâyesi zamanla türünü tanımlayan bir klasiğe dönüştü. Yine de roman bugün bile aynı soruyu sordurmayı sürdürüyor: Bu kitap neden hâlâ bu kadar huzursuz edici?

 

Bir aşk hikâyesi mi gerçekten?

Açıkçası romanın karmaşıklığının tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Kurgunun doğrusal olmayan yapısı, iç içe geçen anlatıcıları ve kurgu ilerledikçe tekrar eden karakter isimleri ilk anda hem baş döndürücü hem de okuru bilinçli biçimde huzursuz eden bir etki yaratır. Okur bir aşk hikâyesi okuduğunu sanırken kısa süre içinde kendini kuşaklar boyunca süren bir yıkım anlatısının içinde bulur. Aşağıda ayrıntılı olarak değineceğimiz film uyarlamaları genellikle eseri “tüm zamanların en büyük aşk hikâyesi” olarak sunar; oysa Uğultulu Tepeler aslında tüm zamanların en büyük intikam anlatılarından biridir.

 

Roman aslında bir hikâye içinde hikâyedir. Otuz yıla yayılan olaylar Bay Lockwood ile hizmetçi Nelly Dean’in anlatımıyla aktarılır ve ikisi de bütünüyle güvenilir değildir. Meraklı dış göz olan Lockwood geçmişi ortaya çıkaran bir araçtır ancak daha pasif konumdadır; hafızası kusursuz görünen Nelly ise anlatıyı yönlendirir, müdahale eder ve karakterlere karşı duygusal olarak taraf tutar.

 

Catherine ile Heathcliff’in arasındaki “şey” kadın erkek ilişkisi bağlamında romantiktir, fakat asla huzurlu bir ilişki değildir. Romandaki “Ruhlarımız her neyden yapılmışsa, onunki ve benimki aynıdır” cümlesi; sonsuza dek birlikte olmak ya da bugünün moda deyişiyle “ruh eşi” olmak gibi bir uyumu anlatmaz. İyi bir okur burada iki karakter arasındaki derin yakınlıktan çok, ortaklaşa ilerleyen bir yıkım sürecini fark eder. Zaten Heathcliff kısa sürede romantik kahraman olmaktan çıkar; acı çeken ve acı dağıtan bir anti-kahramana dönüşür. İyi eğitimli Catherine ise kaprisli, kindar ve bu anlamda trajik bir karakterdir. Birlikte yarattıkları bağ kuşaklar boyunca süren bir istismar döngüsü üretir.

 

Yıkımın kuşaklara devri

Romanın ikinci yarısı bu yüzden kritiktir. Catherine’in ölümünden sonra Heathcliff’in intikamı sistematik bir yıkıma dönüşür: Evlilikleri manipüle eder, çocukları kontrol eder, mülklere el koyar. Ama Emily Brontë bir türlü onu cezalandırmaz. Yanıtlar değil sorular bırakır: Aşk nedir? Evlilik nedir? Şiddetin sınırı var mıdır?

 

Pek çok uyarlama romanın ikinci yarısını atlar. Çünkü artık romantizm değil, psikolojik şiddet, hatta dehşet ön plandadır. Bu nedenle popüler kültürün etkisi ile romanı görkemli bir aşk anlatısı zannedenler kitabı okumaya başladıklarında çoğu kez sarsılırlar.

 

Oysa kitap tamamen karanlık da değildir. İçinde keskin bir mizah vardır: dedikoducu hizmetçiler, şımarık çocuklar ve kendini fazla ciddiye alan Lockwood neredeyse Jane Austen karakteri gibi durur. Bu yüzden roman aynı anda hem trajedi hem de hicivdir.

 

Emily Brontë’nin başarısını göremeden kitabın basımından sadece bir yıl sonra 30 yaşında ölmüş olması beni her zaman kederlendirmiştir. Ama bıraktığı eser hâlâ aynı etkiyi yaratıyor; okuru büyülüyor ve rahatsız ediyor.

 

Sinema: Tutkunun büyük perdeye taşınması

Emily Brontë’nin 1847’de yayımlanan bu tuhaf, sert ve huzursuz romanı yalnızca edebiyatı değil, sinemayı ve televizyonu da iki yüzyıldır rahat bırakmıyor. Her kuşak Heathcliff’i yeniden icat ediyor, Catherine’i yeniden yargılıyor ve Yorkshire rüzgârını yeniden estirmeye çalışıyor. Roman bugüne kadar yaklaşık dokuz kez beyaz perdeye uyarlandı. İlginç olan, bu filmlerin çoğunun kitabı birebir anlatmaması; aksine kendi döneminin duygusal dilini Heathcliff’e giydirmesidir.

 

Emily Brontë’nin romanı uzun süre “sinemaya uyarlanamaz” kabul edilmişti; çünkü hikâye alışıldık bir aşk anlatısından çok daha karanlık, acımasız ve ahlâken huzursuz ediciydi. Tam da bu yüzden 1939 tarihli Wuthering Heights uyarlaması yalnızca bir edebiyat filmi değil, aynı zamanda Hollywood’un romanı nasıl yeniden yazdığının en parlak örneklerinden biri sayılır.

 

Filmin yönetmeni William Wyler, Brontë’nin metnini bütünüyle perdeye taşımayı bilinçli biçimde reddeder. Romanın ikinci kuşağını — Catherine ile Heathcliff’in çocuklarının hikâyesini — tamamen çıkarır ve anlatıyı saf bir trajik aşka indirger. Böylece romanın vahşiliği törpülenir; onun yerine gotik, puslu ve kaderci bir romantizm geçer. Wyler’in amacı sadakat değil, duygusal yoğunluktur. Bu duygunun merkezinde Heathcliff vardır ve onu oynayan Laurence Olivier, karakteri edebiyattaki acımasız, neredeyse şeytani figürden çıkarıp aristokrat bir romantik kahramana dönüştürür. Romanın Heathcliff’i sevilesi değildir; Olivier’nin Heathcliff’i ise sevilmek için yaratılmış gibidir. Catherine’i canlandıran Merle Oberon kırılganlık ile kapris arasında gidip gelen bir yorum getirir: çocukluk vahşiliğini değil, bastırılmış arzuyu oynar. Edgar Linton rolündeki David Niven bu yüzden yalnızca bir rakip değil, uygarlığın temsilcisi olur; film üç karakteri bir ahlâk çatışmasına değil, iki yaşam biçimi arasındaki seçime dönüştürür.

Görsel dünya bu romantikleştirmeyi tamamlar. Görüntü yönetmeni Gregg Toland’ın sis, rüzgâr ve ışık kullanımı filmi neredeyse gerçeküstü bir mekâna taşır: Yorkshire kırları doğa değil kader gibidir. Karakterler bir manzaranın içinde yaşamaz, manzara adeta onların ruh hâline dönüşür. Bu noktada sinema tarihinde yenilikçi ışık kullanımı ile çığır açan görüntü yönetmeni Gregg Toland’ın hakkını bir kez daha teslim etmek gerekir. Toland’ın ilk kez bu filmde ortaya koyduğu estetik, birkaç yıl sonra Citizen Kane’de devrim yaratacak ustalığa erişecektir.

 

Film 1939’un olağanüstü rekabetçi Oscar sezonunda — aynı yıl Gone With the Wind ve The Wizard of Oz gösterimdedir — tam on iki dalda aday olur ve siyah-beyaz görüntü yönetimi ödülünü kazanır. En iyi film ve en iyi erkek oyuncu dahil pek çok büyük ödülü kaybetse de prestij başarısı elde eder; yaklaşık 1.8 milyon dolarlık bütçesine karşılık 4 milyona yaklaşan hasılatıyla dönemine göre güçlü bir gişe performansı gösterir. Ancak asıl başarısı ticari değil kültüreldir: Film yeniden gösterimlerle klasikleşir ve romanın popüler algısını kalıcı biçimde değiştirir.

 

Bugün birçok okurun Heathcliff’i bir tutku kahramanı olarak hatırlamasının nedeni Brontë’den çok bu filmdir. 1939 uyarlaması, Uğultulu Tepeler’i gotik bir intikam anlatısından kaderci bir aşk efsanesine dönüştürmüş; edebiyat tarihindeki en vahşi ilişkilerden birini sinema tarihinin en romantiklerinden biri haline getirmiştir. Bu yüzden film yalnızca bir uyarlama değil, romanın hafızasını yeniden yazan bir yorum olarak yaşar.

 

Televizyon: Romanın gerçek evi

Aslında Uğultulu Tepeler sinemadan çok televizyona aittir desek yanlış olmaz. Çünkü roman kısa bir aşk hikâyesi değil, nesiller boyunca süren bir ruhsal miras anlatısıdır. Bu yüzden TV uyarlamaları filmlere göre aslına daha sadıktır. 80’lerde TRT’de yayınlanan BBC yapımı uyarlamayı hayal meyal hatırlıyorum. Keşke bir yerlerde önüme çıksa da bugünkü aklımla yeniden izlesem diye bekliyorum.

 

2009’da çekilen tv uyarlaması ise kitabın karanlık psikolojisini en doğrudan hissettiren versiyonlardan biri sayılır. Televizyonun zamanı genişletme imkânı, romanın anlatı yapısına sinemadan daha yakındır kuşkusuz.

 

1939 filminden sonra Uğultulu Tepeler sinemacıların ve özellikle televizyonun vazgeçemediği metinlerden biri oldu; ama hiçbir uyarlama aynı yolu izlemedi. Neredeyse her dönem romanı kendi ruhuna göre yeniden yorumladı. 1954’te Luis Buñuel’in Meksika’da çektiği versiyon (Abismos de pasión) hikâyeyi İngiliz kırlarından çıkarıp tutku ve saplantının daha ilkel, daha bedensel olduğu bir dünyaya taşır. Bu film romantik değil neredeyse hastalıklı bir aşk anlatır; karakterler kaderden çok içgüdüyle hareket eder. Brontë’ye ruh olarak en yakın uyarlamalardan sayılır.

 

1970 yapımı Robert Fuest filmi ise dönemin gotik modasına uyar; daha dekoratif, daha melodramatik ve yıldız oyuncuların cazibesine yaslanan bir yapımdır. Romanın sertliği korunmaz, daha çok trajik bir aşk hikâyesi olarak ele alınır. Özellikle aktör Timothy Dalton’un Heathcliff’i vahşi bir ruhtan çok melankolik bir âşık olarak yorumlanmıştır.

 

Televizyon özellikle İngiltere’de romana tekrar tekrar döner. 1960’lar ve 70’lerde BBC uyarlamaları metne en sadık olanlar kabul edilir; iki kuşaklı yapıyı koruyarak romanın aslında bir aşk hikâyesi değil, miras ve karakter döngüsü anlatısı olduğunu gösterirler. Türkiye’de 80’lerde TRT’de yayımlanan versiyon da işte günümüzde büyük ölçüde modası geçmiş olan BBC geleneğinin parçasıydı.

 

1992’de Peter Kosminsky’nin filmi (Ralph Fiennes – Juliette Binoche) uzun süre en doğru modern uyarlama sayıldı. İlk kez hem anne hem kız Catherine’i aynı oyuncu oynadı ve ikinci kuşak hikâyesi sinemaya geri döndü. Atmosfer romantik ama karanlıktır; Heathcliff yeniden tehlikeli bir figür haline geldi.

 

2011’de Andrea Arnold ise bambaşka bir şey yaptı ve neredeyse belgesel gerçekçiliğinde, çamurlu ve sert bir doğa filmi çekti. Bu filmde diyalog az, beden ve tabiat çoktur. Heathcliff ilk kez açık biçimde dışlanmış bir yabancı olarak hissedilir. Romanın sınıfsal ve fiziksel şiddeti en çıplak haliyle burada görünür.

 

Emerald Fennel’ın Filmine Gelince..

Bu yazıyı kaleme almak için romanın son Hollywood uyarlamasını izlemeyi beklemedim; doğrusu buna gerek de duymadım. Çünkü incelemenin odağı, hedefi ve amacı 2026 tarihli film değil. Muhtemelen Catherine rolündeki Margot Robbie’ye tahammül edemeyeceğimden filmi hiç izlemeyeceğim de.

 

1985 doğumlu kadın yönetmen Emerald Fennell önce oyuncu ve senarist olarak tanındı; keskin mizahı ve karanlık tonu, masum görünen dünyaların altındaki huzursuzluğu açığa çıkaran metinleriyle dikkat çekti. Yönetmen koltuğuna geçtiğinde de aynı yaklaşımı korudu: hikâyeyi gerçekçi kılmaktan çok, duygusal bir etki yaratmayı hedefliyor.
Bilgisayarın başına geçtiğimde elbette ki filmle ilgili çok sayıda okuma yapmıştım. Genel kanı şu ki Emerald Fennell’in yorumu romanı uyarlamaktan çok yeniden icat etmiş . Zaten Bronte’nin romanı da keşiflere de icatlara da açık bir metin. Yönetmen zaten tavrını saklamıyor; hatta film başlığına tırnak işareti koyarak kendi versiyonunu ürettiğini açıkça ilan etmiş bile diyebiliriz. Açıkçası o tırnak işaretini entelektüel anlamda son derece namuslu buldum.

 

BBC’ye göre filmde başrol oyuncularından Margot Robbie’nin Catherine’i vahşi ve bencil ama aynı zamanda vicdan sahibi; Jacob Elordi’nin Heathcliff’i ise yakışıklı ve kırılgan. Çocukluk bölümü korunuyor, ancak film kısa sürede stilize bir girdaba dönüşüyor: yağmur, rüzgâr, dokular, kostümler ve bedenler anlatının önüne geçiyor.

 

Bu tespitler beni şaşırtmıyor; çünkü Fennell sinemasının temel tercihi iç dünyadan çok yüzeydir. Karakterlerin ne hissettiğinden ziyade nasıl göründüğü önem kazanır. Beyaz perdede izleyenler, filmin bir anlatıdan çok bir vitrin gibi ilerlediği konusunda hemfikir. Moda çekimlerini andıran ışık kullanımı, 80’ler müzik klibi montajları ve 90’lar reklam estetiği öne çıkan unsurlar. Ancak bunların yönetmenin bilinçli tercihleri olduğunu, bir kısmının belirli dönemlere gönderme taşıdığını da not etmek gerekir. Buna rağmen, romanda damgasını vuran iki karakter arasındaki metafizik bağın burada bedensel arzuya indirgenmesi —ya da indirgenmiş görünmesi— filmin en çok eleştirilen yönlerinden biri.

 

Fennell sineması: pop melodram

Fennell’in sineması büyük, gösterişli ve doğrudan. Alt metinden çok yüzeye odaklandığı bilinen bir tercih. Bu nedenle filme verilen tepkiler uçlarda: kimine göre şaşırtıcı derecede boş, kimine göre büyüleyici.

 

Independent’a göre bu Uğultulu Tepeler iyi bir Brontë uyarlaması değil, fakat iyi bir çağdaş kültür belgesi. Romanın derinliğini kaybederken çağın görsel alışkanlıklarını yakalıyor. Ve şu tespit meseleyi özetliyor: Artık trajedileri bile estetik olarak deneyimlemek istiyoruz.

 

1848’de kitabı okutan bir eleştirmen şöyle yazmıştı: “Öyle bir eser ki başlayıp bitirmemek imkânsızdır; bitirdikten sonra hakkında hiçbir şey söylememek de.”

 

İnsan sevdiği kişiyi yok edebilir mi?
Her dönem bu soruya kendi yanıtını verdi:
Victoria çağı “günah” dedi.
20. yüzyıl “kader” dedi.
Modern çağ “travma” diyor.
Bu yüzden “Heathcliff ölmez. Sadece yeniden yorumlanır,” diyerek bitirelim.
En azından şimdilik…