Benim İşim Bitti Diyor Tanrı: Sustuğumuz Yerler
Söyleşi

Benim İşim Bitti Diyor Tanrı: Sustuğumuz Yerler

Şahide Çömez

Gamze Efe ilk kitabı Yine de Bir Şansımız Olmalı’ dan yaklaşık üç buçuk yıl sonra ikinci kitabı Sustuğum Yerden ile yeniden okuyucularının karşısına çıktı. Hepimizin bildiği bir şey var ki o da bugünlerde edebiyat ortamımız oldukça hareketli. Çok fazla kitap yayımlanıyor; bizler de bu vesile ile pek çok yeni yazarla tanışıyoruz ve yeni heyecanlara ortak oluyoruz. Bu durum yazın dünyası için iyi mi kötü mü oluyor sanıyorum bunu zaman gösterecek. Ama ben hareketin olduğu yerde bereket olduğuna inanlardanım. Bu inancın da motivasyonu ile bugün Sevgili Gamze ile ikinci kitabını, yası, hesaplaşmayı ve tabii ki Rene’yi konuştuk. Biz konuşurken çok keyif aldık diliyoruz ki sizler de okurken en az bizim kadar keyif alırsınız.

 

Sorularıma geçmeden önce sizlere Gamze Efe’yi biraz daha yakından tanıtmak istiyorum. Yazarımız 1986 Ankara doğumlu. Hukuk fakültesinden mezun oldu, bilişim hukuku alanında yüksek lisansını tamamladı. Öyküleri Notos, Kitap-lık, Sözcükler, Oggito, Ecinniler, Bulanık gibi dergilerde yayımlandı. Beş yıl boyunca edebiyat haberde köşe yazarlığı yaptı. 2020 yılında Karşıyaka Belediyesi Homeros Edebiyat Ödülleri kapsamında düzenlenen Tarık Dursun K. Hikâye Yarışması’nda Ray Tıkırtıları isimli öyküsü ile üçüncülük ödülüne değer görüldü. İlk öykü kitabı olan Yine de Bir Şansımız Olmalı, Sabahattin Kudret Aksal Yazın Ödülü kapsamında dikkate değer bulundu ve 78. Yunus Nadi Öykü Ödülü ile yazarlığı taçlandırıldı.

 

Gamze, sana tüm Karnaval Dergi okuyucuları adına merhaba diyerek başlamak istiyorum.

Sustuğum Yerden dumanı üstünde bir ikinci kitap. İkinci kitaplar sanıyorum biraz daha didikleniyor okuyucu tarafından. Hele ilk kitap Yine de Bir Şansımız Olmalı gibi çıtayı yükseğe çıkarmışsa. Sen de böyle düşünmüş olmalısın ki ikisi arasında uzun sayılacak bir zaman aralığı var. Bu zamanı nasıl değerlendirdiğini merak ediyorum ve biraz demlenmek fikri mi, yeni telaşlar mı ya da hayat koşturmacası mı bu süreyi uzattı? Neler söylemek istersin?

İkinci kitaplar gerçekten biraz daha fazla mercek altında oluyor; bunu yazarken de yayımlanırken de çok hissettim. İlk kitapla gelen 78. Yunus Nadi Ödülü, ardından hem okurdan hem eleştirmenlerden gelen ilgi, sevgi ve beklenti bir yandan insanı çok besliyor ama bir yandan da omuzlarına görünmez bir yük bırakıyor. Ben bu yükle acele ederek değil, durarak, susarak ve bekleyerek baş etmek istedim. O üç buçuk yıl benim için bir “bekleme” değil, daha çok bir “içeride olma” zamanıydı. Hayat çok hızlı aktı; kayıplar, kırılmalar, yeni başlangıçlar, yoğun bir çalışma temposu, René Yazı Evi’nin büyümesi, öğrencilerim, atölyeler… Hepsi iç içe geçti. Ama bütün bunların arasında yazı hep oradaydı. Bazen defterin bir köşesinde, bazen telefonda bir not olarak, bazen de sadece zihnimde dönüp duran cümleler halinde. Demlenmek diyebiliriz belki ama bu bilinçli bir geri çekilme değildi. Daha çok hayatın beni bir süre yazının dışına çağırmasıydı. Yazmadan yaşadım, yaşadıkça yazdım. Bazı metinler hemen olgunlaştı, bazıları yıllarca bekledi. Bazı hikâyeleri defalarca yazıp sildim çünkü bu kitapta daha dürüst, daha çıplak, daha az saklanan bir sesle konuşmak istedim. Sustuğum Yerden biraz da bu yüzden ortaya çıktı. Sustukça birikenlerin, ertelenenlerin, bastırılanların kitabı oldu. O zaman aralığı olmasaydı, bu metinlerin bu hâle gelmesi mümkün olmazdı. O süre bana hem cesaret verdi hem de sabır öğretti. İkinci kitabın, insanın kendisiyle yeniden tanıştığı bir eşik olduğunu düşünüyorum. Ben de o eşiği ağır ağır geçtim.

 

Bu söyleşi fikri bende ilk oluştuğundan beri sana şu soruyu sormayı çok istediğimi fark ettim: Sustuğum Yerden bir susma hâlinden mi doğdu yoksa artık susamamaktan mı?

Aslında ikisinden de doğdu. Hem çok uzun süre sustuğum yerlerden hem de artık susamayacağımı fark ettiğim bir eşikten. Hayatta bazı şeyler var; onları konuşamıyorsun, yazamıyorsun, anlatamıyorsun. Çünkü erken geliyorlar, ağır geliyorlar, insanın sözcüklerini elinden alıyorlar. Ben uzun süre bazı duyguların, bazı kayıpların, hayatta olup da kaybettiklerimin, bazı kırılmaların karşısında sessiz kaldım. Bilinçli bir susma değildi bu; daha çok hayatta kalma biçimiydi. İnsan bazen konuşursa dağılacağını hissediyor. O yüzden susuyor. Sustuğum Yerden’in ilk cümleleri tam da böyle bir yerden çıktı. İçimde biriken ama dile gelmeyen şeylerin, kendine yol aradığı bir zamandan. Yazmaya başladığımda fark ettim ki aslında ben çoktan konuşmaya hazırmışım; sadece doğru zamanı bekliyormuşum. Bir noktadan sonra susmak korumuyor insanı, tam tersine ağırlaştırıyor. İçeride biriken her şey başka yerlerden sızmaya başlıyor; bedenden, ilişkilerden, uykulardan, hayattan… Ben de bir yerde artık susarak devam edemeyeceğimi hissettim. Yazmak, benim için o eşiği geçmenin yolu oldu.

 

Bu kitap, sustuğum zamanların kaydı olduğu kadar, “artık konuşuyorum” deme cesareti de. Hem geçmişteki sessizliklerime bir bakış hem de bugünkü sesime sahip çıkma çabası. O yüzden Sustuğum Yerden, susmanın içinden doğdu ama susmamayı seçtiğim bir yerde tamamlandı.

 

İlk öyküye de adını veren ‘‘Benim İşim Bitti Diyor Tanrı’’ cümlesi, öykü boyunca kulağımda çınladı dersem sanırım abartmış olmam. Bu ifade beni çok etkiledi. Bazı satırlarda bu sözü, bir ilahi geri çekilişe yorarken bazı satırlarda da insanın yalnız bırakılması gibi okudum. Bunu bir de senden dinlemek farz oldu. Tanrı, benim işim bitti diyorken bize ne demek istiyor Gamze?

“Benim işim bitti diyor Tanrı” cümlesi, yazarken benim de içimde uzun süre yankılandı. O cümle bir anda çıkmadı ortaya. Uzun bir suskunluğun, bir çaresizliğin, bir “neden ben?” hâlinin içinden süzüldü. Ben bu cümleyi ilk kurduğumda, aslında Tanrı’yla konuşmuyordum; kendimle konuşuyordum. İnsan bazı anlarda kendini öyle yalnız hissediyor ki, sanki sadece insanlar değil, hayat, kader, hatta inandığı şeyler bile ondan çekilmiş gibi geliyor. Bir tür terk edilmişlik duygusu bu. O yüzden evet, senin okuduğun gibi, bu cümlede hem bir ilahi geri çekilme var hem de çok insani bir yalnız bırakılma duygusu.

 

Bir tarafıyla bırakıldım demek, bir tarafıyla da artık tek başımayım, olgusunu kabullenmek. Ama benim için asıl mesele şu: Tanrı’nın “işinin bitmesi” bir yok sayma değil. Daha çok, insanı kendi hayatının sorumluluğuyla baş başa bırakması. O ana kadar hep bir yerden tutunduğumuz, yaslandığımız, bizi kolladığına inandığımız bir şey vardır. Sonra bir gün fark ederiz ki artık tutunacak bir yer yok. Ve o boşlukta kalırız. İşte o boşluk çok acıtır. Ama aynı zamanda insanı büyüten yer de orasıdır çünkü orada artık kendi sesinle konuşmaya, kendi yolunu çizmeye başlarsın.

 

Bu cümlede biraz isyan var, biraz sitem var, biraz korku var. Ama aynı zamanda gizli bir güç de var. “Madem yalnızım, o zaman kendimle devam edeceğim” diyen bir ses. Ben bu sözü, bir karakterin sitemi olarak değil, insanın hayata söylediği bir cümle gibi düşündüm hep. Hayata, kadere, zamana, kayba, yalnızlığa.

 

Ve belki de en çok şunu söylüyor: Bazı acılar öyle kişisel ki, kimse senin yerine taşıyamıyor. Orada Tanrı bile geri çekilmiş gibi hissediliyor. Ama insan, tam da orada kendi içindeki dayanma gücüyle tanışıyor.

 

‘‘Bitmeyen Oyunlarımız’’ öyküsünün de beni ilk öykü kadar etkilediğini söylemek isterim.  Her ikisi de gerçek hayatından izler taşıyor. Ama etkilenme nedenim sadece bu değil.  Öykü, çocukluk oyunlarının aslında birer kaçış değil, hayatın karanlığına karşı kurulan savunma mekanizmaları olduğunu anlatan; kardeşlik, suçluluk ve erken büyüme üzerine güçlü bir metin. En etkileyici tarafı da şu: Oyun bitmiyor, sadece roller değişiyor. Senin hayatında roller ne zaman değişti ve yazıyor olmanın buna bir etkisi oldu mu? 

“Bitmeyen Oyunlarımız” benim için yazması en zor metinlerden biriydi. Çünkü insan çocukluğuna kalemle geri döndüğünde, sandığından çok daha fazla şeyle karşılaşıyor. Sadece anılarla değil; utançla, suçlulukla, yarım kalmışlıklarla, “keşke”lerle de.

 

Çocukken oyun dediğimiz şey gerçekten bir eğlence değil çoğu zaman. Hayata karşı kurduğumuz ilk savunma hattı. Evde, sokakta, okulda baş edemediğimiz ne varsa, oyunun içine saklıyoruz. Korkularımızı, kıskançlıklarımızı, yalnızlığımızı, hatta sevgimizi bile. O yüzden o öyküdeki oyunlar benim için bir kaçış değil, hayatta kalma biçimi. Küçükken elimizde başka araç yoktu çünkü. Benim hayatımda roller erken değişti. Bazı şeyleri anlamam, taşımam, susmam gereken yaşlar, yaşıtlarımdan daha erkendi. Bir noktadan sonra “çocuk” rolü kendiliğinden düştü omzumdan. Yerine “idare eden”, “toparlayan”, “dayanan” biri geldi. Ama insan büyüdüğünü fark etmiyor aslında. Geriye dönüp baktığında anlıyor. “Burada ben artık çocuk değilmişim” dediğin anlar sonradan belirginleşiyor. Yazmak bu değişimi benim için görünür kıldı çünkü yazarken insan sadece hikâye anlatmıyor; kendi geçmişini de yeniden okuyor. Ben birçok rol değişimini yazarken fark ettim. Bazı cümleleri yazarken “Demek o gün ben burada yalnızmışım,” ya da “burada aslında çok korkmuşum,” dediğim oldu.

 

Yazmak bana şunu öğretti: Oyun hiç bitmiyor gerçekten. Sadece oyuncaklar değişiyor, sahneler değişiyor, roller değişiyor. Çocukken saklambaç oynuyorduk, büyüyünce duygularımızdan saklanıyoruz. O zaman susarak korunuyorduk, şimdi meşgul olarak. Ama bir fark var: Yazmak benim için oyunu bilinçli oynamanın yolu. Kaçmak için değil, anlamak için. Saklanmak için değil, yüzleşmek için. Belki de bu yüzden hâlâ yazıyorum. Çünkü insan bazı oyunları ancak yazarak bitirebiliyor.

 

Öykülerinin birçoğunda anne, kardeş ve elbette ki baba figürleri odakta. Bu okuyucunun aklına hem yaşanmamışlıkları hem de yarım kalan mutlulukları getiriyor. Yazarken sende etkili olan hangisiydi ve ‘‘aile’’ senin için neyi temsil ediyor?

Aile, benim için hiçbir zaman tek sözcüklük, tek anlamlı bir yer olmadı. Ne sadece “güven”di, ne sadece “sığınak”, ne de sadece “yük”. Hepsiydi. Aynı anda. Hepimiz gibi aslında. Öykülerimde anne, baba, kardeş figürlerinin bu kadar merkezde olmasının nedeni biraz da bu karmaşıklık. Aile, insanın dünyayla kurduğu ilk ilişki biçimi. Sevilmeyi, susmayı, katlanmayı, itiraz etmeyi, vazgeçmeyi ilk orada öğreniyoruz. Sonraki bütün ilişkilerimizin altyapısı orada kuruluyor. Yazarken beni daha çok etkileyen şey çevremde de gözlemlediğim o yaşanmamışlıklardı. Olmayan cümleler, kurulmamış sofralar, söylenememiş “özür dilerim”ler, “seni seviyorum”lar. Bazen bir anın yaşanmamış olması, yaşanmış bir acıdan daha ağır geliyor insana. Çünkü onun hayalini hep taşıyorsun. Tabii yarım kalan mutluluklar da var. Tam olabilecekken bir ölümle yarım kalmış anlar. Biraz daha konuşsak, biraz daha sarılsak, biraz daha beklesek belki başka türlü olabilecek şeyler… Onların ihtimali insanın içinde uzun süre kalıyor.

 

Kendi ailem için değil ama genel bağlamda aile kavramı benim için en çok şunu temsil ediyor: İnsan en çok sevdiği yerde en çok yaralanabiliyor. Çünkü beklentin var. Çünkü orada güçlü olmak zorunda değilsin sanıyorsun. Ama çoğu zaman tam tersi oluyor; en güçlü olmak zorunda kaldığın yer aile oluyor. Benim metinlerimde aileler hep biraz eksik, biraz kırık, biraz suskun. Çünkü gerçek hayatta da çoğumuzun ailesi öyle. Kusursuz aileler fotoğraflarda var. Hayatta değil. Yazmak bana aile kavramına başka bir yerden bakma imkânı verdi. Sadece kızgınlıkla ya da sadece özlemle değil; anlayarak, mesafe koyarak, bazen affederek, bazen affedemeyerek. Hepsiyle. O yüzden öykülerimde aile, geçmişin yükü olduğu kadar, bugünün aynası da. Nereden geldiğimizi gösteren bir harita gibi. Kırık yerleriyle, eksikleriyle, ama yine de bizi biz yapan bir harita.

 

Bu kitaptan konuşurken yastan konuşmamak çok mümkün görünmüyor ne yazık ki. Seni tanıyanlar babana olan düşkünlüğünü çok iyi bilir. Kitabın başındaki ithaftan da anlıyoruz ki Gamze için yazmak derinlerde bir yerde babadan takdir alma duygusu ile beslenen bir edim. Biraz da yazma yolculuğuna ailenin ve elbette ki babanın katkısından bahsedelim, ne dersin?

Yas dediğimiz şey sadece bir kaybın ardından gelen acı değil; insanın içindeki bir yerin sessizleşmesi, başka bir yere dönüşmesi. Babam… Evet, beni tanıyan herkes aramızdaki bağı bilir. Benim için sadece bir baba değildi; ilk dinleyicim, ilk okurum, bazen sert ama en sahici eleştirmenim. Yazdıklarımı hem ona hem anneme okumak, bir tür sınav gibiydi ama aynı zamanda en güvenli alandı. Çoğu zaman annem o eşsiz dehasıyla ne demek istediğimi anlardı, babamsa bu kadar düşünmemin bana zarar vereceğinden korkar, yazdığım duygulardan uzaklaşmamı isterdi.

 

Elbette babamın “olmuş” demesi, benim için bir ödüldü. Belki de yazının ilk kıvılcımı orada yandı. Ama zamanla şunu fark ettim: Yazmak sadece takdir almak için sürdürülebilir bir şey değil. İnsan bir yerden sonra kendi sesine dayanmak zorunda. Babamın varlığı yazımı besledi, ama yokluğu yazma eylemimi derinleştirdi diyebilirim. Bu cümle biraz ağır ama doğru.

 

Onun kaybı, yazıyla kurduğum ilişkiyi de değiştirdi. Artık yazarken ona göstereceğim bir metin yok. Ama tuhaf bir şekilde, yazarken hâlâ onunla konuşuyorum. Sanki içimde bir yerde oturuyor ve sessizce dinliyor. Belki de artık takdir aramıyorum; tanıklık arıyorum ve bu kitapta bir sahicilik varsa, bunda babamın izi var.

 

Yazmaya çalışan biri olarak -iyi ya da kötü- okuduğum tüm kitaplardan kendime dersler çıkarıyorum. Bazı ifadelerin altını çizip notlar alıyorum. Sustuğum Yerden’i okurken dikkatimi en çok çeken şey metaforların çok belirgin olduğu fakat bağırmadığı. Metnin içine sessizce yerleşmiş gibiler ama etkileri çok güçlü. Bunu yapmak kolay değil. Yazarken önce hikâye mi geliyor yoka imge mi?

Yazmaya hiçbir zaman “şimdi bir metafor kuracağım” diyerek başlamıyorum. Hatta bunu bilinçli olarak yapmamaya çalışıyorum çünkü metafor niyetle kurulduğunda çoğu zaman metnin üstüne çıkıyor, kendini göstermek istiyor, bağırıyor. Oysa benim sevdiğim metinler, okurla fısıltıyla konuşan metinler.

 

Bende genelde önce bir hâl geliyor. Bir duygu, bir atmosfer, bir sıkışma, bir eksiklik hissi. Sonra o hâlin etrafında yavaş yavaş bir hikâye oluşuyor. Karakter, mekân, zaman… Hepsi o duygunun etrafında toplanıyor. İmge ise çoğu zaman en son, kendiliğinden beliriyor. Yazarken zihnimde genellikle çok somut sahneler olur. Bir pencere, bir mutfak masası, bir koridor, bir ses, bir ışık, bir koku. O sahnelerin içinde dolaşırken sözcükler birden başka anlamlar kazanmaya başlar. İşte metaforlar genelde orada doğuyor. Ben kurmuyorum, onlar metnin içinden çıkıyor. Belki de bunun nedeni şu: Hayata da metaforlarla bakıyorum. Bir duyguyu doğrudan yaşamak yerine, onu bir görüntüyle, bir nesneyle, bir sahneyle ilişkilendiriyorum. Yazı da o bakışın devamı gibi.

 

Önce imgeyle başlayıp sonra hikâye kuran yazarlar da var; ben daha çok hikâyenin içinden imgeyi bulanlardanım. Metni yazarken değil, çoğu zaman yazdıktan sonra fark ediyorum bazı metaforları. Bir de şu var: Ben okuru yormak istemiyorum. Okurun metnin içinde rahatça yürümesini, takılmadan, tökezlemeden ilerlemesini istiyorum. Metafor onun ayağına dolanmamalı; yol arkadaşı olmalı. O yüzden sanırım önce hikâye geliyor. Ama hikâyenin kalbi atmaya başladığında, imge kendine bir yer buluyor. Sessizce, usulca, fark ettirmeden. Belki de yazının en sevdiğim hâli gösteriş yapmadan derinleştiği an.

 

Biraz da Rene’den bahsedelim. Bu arada onlar iki kardeş oldu yazı evi ve kitabevi olarak. Öncelikle Ankara’da yaşayan tüm edebiyatseverler adına teşekkür etmeliyim sana bu güzel oluşumlar için.  Çünkü öyle güzel iki şey sundun ki bizlere hem yazar hem okuyucu olarak ruhumuzu doyurabildiğimiz mekânlara kavuştuk sayende. Edebiyatı biraz daha günlük hayatımıza katabildik. Özellikle yazı evi odağında konuşursak bu fikir nasıl doğdu, amaçlarına ulaşabildin mi ve yakın dönem planlarının arasında neler var?

René benim için hiçbir zaman sadece bir mekân olmadı. Bir dükkân açma fikrinden, bir girişimcilik hayalinden doğmadı. Daha çok bir ihtiyaçtan çıktı. Kendi ihtiyacımın içinden. Yıllarca yazarken, okurken, üretirken şunu hissettim: Bizim bir araya gelebileceğimiz, gerçekten konuşabileceğimiz, susabileceğimiz, düşünebileceğimiz alanlar çok az.

 

Edebiyat çoğu zaman ya çok akademik bir yere sıkışıyor ya da sadece “etkinlik” başlığı altında yüzeyde kalıyor. Ben ikisinin arasında, daha samimi, daha insani, daha yaşayan bir alan hayal ettim. René fikri önce zihnimde bir masa olarak vardı. Etrafında insanlar oturuyor, çay içiyor, kitap konuşuyor, yazıyor, susuyor, tartışıyor… Sonra o masa büyüdü, bir mekâna dönüştü. Yazı evi oldu. Şimdi Tunalı Hilmi’de Aynalı Çarşı’da yerini alan kitabeviyle birlikte iki iyi kardeş olma yolundalar. Biri üretimin evi, biri belleğin ve dolaşmanın evi gibi.

 

Başlarken tek bir amacım vardı: İnsanların kendini eksik hissetmeden girebileceği bir edebiyat alanı yaratmak. “Ben yeterince okumadım”, “Ben iyi yazmıyorum”, “Ben buraya ait miyim?” diye düşünmeden kapıdan içeri girebilecekleri bir yer. Bence en büyük başarı buysa, evet, buna ulaştık. René’ye gelen insanların gözünde bunu görüyorum. Rahatlığı, ait olma hissini, “burada ben olabilirim” duygusunu.

 

Tabii ki zorlandığım çok zaman oldu. Yorulduğum, vazgeçmeyi düşündüğüm, “Neden bu kadar yük alıyorum?” dediğim anlar. Ama sonra bir öğrencinin yazdığı bir metin, aldığı bir ödül, bir katılımcının attığı bir mesaj, birinin, “Burada yeniden yazmaya başladım,” demesi her şeyi sıfırlıyor.

 

Yakın dönem planlarımda René’yi daha da derinleştirmek var. Daha uzun soluklu programlar, disiplinlerarası çalışmalar, edebiyatla sinemayı, felsefeyi, psikolojiyi daha çok buluşturmak. Yazı kampları, inziva programları, şehir dışı atölyeler… Biraz daha yavaş, biraz daha nitelikli işler yapmak istiyorum. Aynı zamanda kitabevini de yaşayan bir mekâna dönüştürmek niyetindeyim. Sadece kitap satılan değil; sohbet edilen, imza günlerinin ötesinde gerçek temasların kurulduğu bir yer.

 

Belki en önemlisi şu: René benim için bir “başardım” hikâyesi değil. Bir “devam ediyorum” hikâyesi. Hâlâ öğreniyorum, hâlâ yanılıyorum, hâlâ yeniden kuruyorum. Ama şunu biliyorum, orası benim hayata karşı kurduğum en sahici cümlelerden biri: “Biz buradayız. Yazıyoruz. Okuyoruz. Düşünüyoruz. Vazgeçmiyoruz.”

 

Eğer insanlar orada ruhunun doyduğunu hissediyorsa, bundan daha büyük bir karşılık düşünemem.

 

Karnaval Dergi adına ve kendi adıma çok teşekkür ediyorum Gamze sana.

Ben teşekkür ederim. Bu soruların her biri, kitabın içindeki başka bir kapıyı araladı benim için. Sustuğum Yerden’i konuşurken aslında sadece metinleri değil, o metinlerin arkasındaki suskunlukları, kayıpları, büyümeleri ve yeniden başlama cesaretini de konuştuk. Bu alanı açtığınız için gerçekten minnettarım.

 

Karnaval Dergi’ye de ayrıca teşekkür ederim; edebiyatı yalnızca tüketilen bir şey değil, üzerine düşünülüp konuşulan, yaşayan bir alan olarak gördüğü için. Böyle söyleşiler hem yazarı hem okuru çoğaltıyor. Umarım bu kitabım da okuyan herkesin kendi sustuğu yere bir ışık tutar. Çünkü bazen en çok konuşan yer, tam da sustuğumuz yer oluyor.

 

Sevgimle.